Grizu’ya İşçi Edebiyatı ödülü

GrizuANKARA (23.12.2011) - DİSK eski başkanlarından Abdullah Baştürk’ü anma çerçevesinde 21-22-23 Aralık’ta İstanbul ve Ankara’da gerçekleştirilen anma programlarıyla birlikte yine Abdullah Baştürk anısına ve bu yıl 9’uncusu düzenlenen Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı ödülleri sahiplerini buldu.

DİSK ve Genel-İş eski Genel Başkanı Abdullah Baştürk (29 Mayıs 1929 - 21 Aralık 1991) anısına, Baştürk ailesi ve DİSK/Genel-İş Sendikası’nın birlikte düzenlediği 9. Abdullah Baştürk İşçi Edebiyat Ödülleri şöyle: “Muzaffer Oruçoğlu ‘Grizu – İkinci Mükellefiyet’, İbrahim Dizman ‘Süleyman Çelebi - Emeğe Adanmış Yaşam’,  Süreyya Köle ‘Yakası Kürklü Yeşil Parka.”
Remzi İnanç, Özgen Seçkin, Vecihi Timuroğlu, Necati Tosuner, Tuncer Uçarol’un oluşturduğu seçici kurul eserlerin niçin ödüle layık görüldüklerini şu cümlelerle açıkladı:
“Grizu – İkinci Mükellefiyet”: 1940’lı yıllarda Zonguldak bölgesindeki kömür ocaklarında devlet zoruyla çalıştırılan insanları yeraltı karanlıkları ve bölge yaşantıları içinde çok çarpıcı, yalın, gerçekçi bir dille, sayısız yüz ve ruh betimlemeleri, ayrıntılı ve göz alıcı tümcelerle anlatabilen özgünlüğü için, “Süleyman Çelebi – Emeğe Adanmış Yaşam”: Çocuk işçilikten DİSK genel başkanlığına kadar yükselen emeğe adanmış bir yaşamöyküsünün, 1960’lardan bu yana süregelen emekçi sınıf hareketleri, gelişen sendikacılık ve politik gelişmelerle iç içe olarak, belge ve röportajlarla, başarılı bir dil ve kurguyla anlatıldığı, kitabın aynı zamanda bir sendika önderinin işçi tarihimize bakışını taşıdığı gerekçesiyle, “Yakası Kürklü Yeşil Parka”: Gecekondu mahallesindeki bir işçi ailesinin 1970’lerin zorlu yıllarındaki gündelik olaylara bakışı, devrimcilerin dünyasıyla kesişen yaşamları, okul öncesi bir kız çocuğun gözüyle anlatılırken, toplumsal çelişkilerimizin de yansıtılabildiği gerekçesiyle ödüle layık görüldü.
Muzaffer Oruçoğlu’nu vekaleten Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nden Çalışma İlişkileri alanında çalışmalar yürüten Prof. Dr. Gürhan Fişek eserin Türkiye işçi sınıfı açısından çok önemli bir kaynak olduğunu söyledi. Oruçoğlu’nun önemli bir sanatçı olduğunu fakat ülkemizde uzun yıllar hapis yattığını, sürgünler yaşadığını hatırlatan Fişek “Türkiye bir beyin gücü mezarı, zenginliğinin kıymetini biliyor” şeklinde konuştu. Fişek değerlendirmesinin ardından Oruçoğlu’nun gönderdiği mesajı okudu.
Muzaffer Oruçoğlu’nun gönderdiği mesajın tam metni şöyle:
“Türkiye’den Sevgili arkadaşlar, hepinizi en içten dileklerimle selamlıyorum. Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülü vesilesiyle, bana burada görüşlerimi sunma olanağını tanıyan,  Baştürk ailesine ve Disk/Genel –İş Sendikası’na teşekkür ediyorum.  Görüşlerimi sizlere okuma inceliğinde bulunan sevgili Gürhan Fisek Hoca’ya teşekkürlerimi, saygılarımı sunuyorum.
Grizu adlı romanı yazarken karşılaştığım güçlükler üzerinde durmak istiyorum biraz. Romanı yazmadan önce, madencilerin ve onları kuşatan şartların özellikle iç dünyasını, ruhsal durumunu anatmayı amaçlamıştım. Roman, madencinin ruhundaki fırtınayı özümlemeli, havzanın can alıcı çelişkilerini, gizli dünyasını estetize etmeli diye düşünüyordum. Havza, dil, tip, ilişki, ruh ve olay bakımından oldukça canlı ve zengindi. Bu canlı ve zengin alan, canlı ve zengin bir dille anlatılabilirdi ancak. Yeraltının ya da Hades’in karanlığını,  basıncını, rutubetini,  körnefesini, göçüğünü ve ateşnefesini kat kat işgal eden karınca çeşnisinin iç dünyalarını anlatmak için de böylesi bir dile ihtiyaç vardı.     Yaşamımın on üç yılını cezaevinde, 20 yılını da yurt dışında geçirmiş, dilin dinamik dünyasından ve kaynaklarından kopmuş birisi olarak, en büyük güçlüğü dilde çektim ve bu dili romanda yakalayabildim mi bilemiyorum.
Öte yandan, madenci değildim; madencinin iç dünyasını nasıl anlatacaktım? Avustralya’da ve Almanya’da kömür ocaklarına inmekle, Duisburg’daki yaşlı, Zonguldak’lı madencileri dinlemekle de madencinin ruhunu tanıyamazdım. Bu noktada, kendi ruhuma dayandım. General ya da tüccar olmadığı halde, generalin ve tüccarın iç dünyasını anlatan yazarları düşündüm. Hapislik hayatımda, bazı cezaevlerinin havasız, yarı -loş, rutubetli yeraltı hücrelerinde, tek başına kalmamın, kendi iç fırtınalarımı dinlememin ve kendimle hesaplaşmamın bende bıraktıklarına dayandım. Bir yeraltı hücresinin de, tıpkı bir maden ocağı gibi, insanı kendi iç gerçekliğine, sabır, metanet, dayanışma ve merhamet duygusuna doğru yolculuğa çıkarabileceğini düşündüm. Eski ve yeni madencilerin anılarını dikkatle inceledim. Roman, madencinin iç alemine ne ölçüde yaklaştı bilemiyorum.
Bir yazarın yaşamında en güzel şey, her eserinin yeni bir biçim ve dille ortaya çıkmasıdır. Bu, oldukça zor bir iştir. Kömür havzasının, insanı yeni bir biçime ve dile teşvik eden, zorlayan bir alan olmasına rağmen, grizu adlı romanlarla, yirminci yüzyıl Cumhuriyet dönemi romanının klasik biçimini aştığımı, yeni bir biçim yakaladığımı söyleyemem. Gerçeği yorumlamaktan veya bire bir yazmaktan rahatsız olduğum halde; sanat denilen şeyin de, gerçeği, felsefenin ve estetiğin ateşinde biçimlendirme ve bir üst seviyede yeniden yaratma  olayı olduğunu bildiğim halde; gerçeğin ayartıcı sesi, roman yazma sürecinde, sirenler gibi çekti beni; bu çekiş gücüyle, zaman zaman, uzun politik geçmişimin katı labirentlerine girdim ve biçim yaratma dehasından uzaklaştım. Bu benim yaratıcılığımın hazin yanıdır.
Grizu romanını yazarken, hayal dünyam, farklı tiplerin, karekterlerin bir alanı haline geldi. Bazı bölümleri, kavrama minvalini yitirmiş, kendi dışında gezinen bir kalemle yazınca, kendimi, sonsuzluğa karşı işleyen bir zaman diliminin içinde buldum ve ortaya, hiç ummadığım mizahi karekterler çıktı. Bu bölümler bana, mizah denilen şeyin, gerçeğin ruhuna ve büyüsüne, edebiyatın diğer alanlarından daha yakın olduğunu telkin etti.
Sevgili arkadaşlar, sanat, özünde, ahlaka karşı bir çıkıştır. Gerçek yaratıcıların Grizu’yu yazarken, en çok şiir ve felsefe okuduğumu belirtmeliyim. Düşüncenin, hayalin ve ahlakın sınırlarını zorlamanın, bunların dışına taşmanın başka bir yolu var mı bilemiyorum. Ben politikadan sanata, sanattan politikaya ve yeniden sanata geçmiş bir insanım. Politikanın habis yanından, yani ahlak sisteminden; kurallar, tasnifler, hiyerarşiler silsilesinden kurtulma çabam, benim edebi yaşamımın önemli bir çabasıdır. Öte yandan, politikanın devindirici ateşini, estetize ederek, edebiyata taşıma gibi bir şansa sahip olduğumu da belirtmeliyim. Yazdığım her romanın özüne, kendini okura zor hissettiren bir Promete ateşinin sinmesini ve bu ateşin, sonsuzluğa ve onun  ürkütücü, dipsiz kara deliğine, zorunluluğuna karşı bir bebek safiyetiyle gülümsemesini isterim.
Sonuç olarak arkadaşlar, bu romandan, yani bana, farklı stillerde madenci resimleri yaptıran, krizimi derinleştiren ve krizime, felsefi bir roman yazmayı fısıldayan,  Grizu’nun 4. Cilt’inden memnun olduğumu belirtmeliyim. Ben en çok bu romanın kahramanlarıyla iç içe geçtim. Bu romanın kahramanlarının bir bölümü, kendi gerçeklikleriyle resim dünyasında yerlerini aldılar ve çizimleri sırasında, sürrealist bir dünyaya doğru taşıdılar beni. Romancı kahramanlarını yaratır; kahramanları döner, romancıyı yaratır. Sevgilerimle.”

 
Share