| İsrail'e esir düşen, Arnon Kalesi'nden son sağ kurtulan Eyüp Yasin'le tarihi bir söyleşi |
|
Arnon Kalesi direnişinin sağ kalan son savaşçısı İsrail zindanlarının ve El Ansar Esir kampının Tanığı Türkiyeli devrimci Ahmet Eyüp Yasin’le söyleşi Adil Okay: Merhaba Eyüp. Seni çok aradım. Kitabın (12 eylül ve Filistin Günlüğü) ilk baskısında seninle söyleşi yapamadığım için üzülmüştüm. Ama sonunda ortak savaş arkadaşlarımız sayesinde buluşabildik. Elbette söyleşi yaptığım ve yapamadığım tüm arkadaşların bu kitapta geçmesi önemli. Ben her bölgeden, gruptan bir arkadaşla söyleşi yapmak isterdim ama bu tam olarak gerçekleşmedi. En son İsrail’e esir düşen arkadaşlardan bir tanık bulmak için çaba harcadım. Seni buldum. Tarihe not düşmek, bir dönemi aydınlatmak, tanıklık yapmak ve bizden sonraki kuşaklara miras bırakmak açısından. Seninle söyleşi yapamayınca kitap eksik kalmıştı Ahmet Eyüp Yasin: Haklısın. Keşke kitabın ilk baskısı öncesi haberleşseydik de katkı sunsaydım. A: Elbette diğer konu da senin şanlı Nebatiye-Arnon kalesi direnişine katılman. Kitapta adları geçen İmam Ateş ile Mustafa Çetiner’in yanı başında, İsrail askerleriyle göğüs göğse çatışmada ölmelerine tanık olman. Size yardıma gelen Kürt solundan dokuz arkadaşın kale girişinde çatışarak ölmeleri. Senin de yaralı yakalanman. Bunları yeniden anımsamak, anlatmak kolay değil biliyorum. Ama bu senin benim ödevim diye düşünüyorum. Bundan kaçamayız. Şimdi önce istersen neden Lübnan’a gittin ve ne zaman nasıl gittin gibi klasik bir soruyla başlayayım. E: Lübnan’a o dönemde herkesin yaptığı gibi kaçak gittim. Kullandığım güzergâh ve çıkış şeklim önemli değil. 12 Eylül öncesi her gün adliyede yazılarımdan dolayı duruşmalarım vardı. Sıkıyönetim mahkemelerinde tam beraat edecekken 12 Eylül askeri darbesi oldu ve mahkeme heyeti değiştirildi. Beraat edeceğim yazılarımdan 200 sene ceza istemiyle yeniden gıyabımda yargılanmaya başladım ve zorunlu olarak yurt dışına çıktım. Tabi dağlardan illegal olarak. 1981’in başlarıydı sanırım. A: Eski kuşaktan sayılırsın. Nasıl başladın örgütlü çalışmaya. E: Ben 1969 da ilk yürüyüşe katıldım. 70’lerin başında aktif siyasete atıldım. Diyarbakır Hani ilçesinde iki yıl öğretmenlik yaptıktan sonra 1976 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Metalürji Mühendisliğinde okumaya başladım. 76-80 arasında İstanbul’daki tüm siyasi etkinliklere katıldım. O dönemdeki siyasi liderlerinden sayılıyordum. Kavga gürültü işlerini sevmediğim için (ömrümde hiç kimseyle kavga etmedim –dövüşme anlamında) esas uğraşım ideolojik tartışmalar, siyasi yazılar ve örgütlenme işleri idi. A: Ve 12 Eylül faşist darbesinden sen de zarar gördün. Lübnan’a Filistin kamplarına geçtin. İlk kaldığın yer neresiydi. E: Lübnan’da ilk önce Beyrut’ta kaldım. Sabra’da El Fetih’in bir kampında ilk eğitimimi aldım. A: El Fetih’in hangi kanadındaydınız. Genel olarak El Fetih muhafazakâr sayılırdı. Tabii en güçlü örgüt de oydu. Kozmopolit bir yapısı vardı. Sağcılar ve solcular cephede birlikteydiler. E: El Fetih sol kanat önderlerinden Arafat’ın sağ kolu Abu İyad’la ilişkimiz iyiydi. Bunun yanı sıra Lübnan Komünist Partisi ve Filistin Komünist Partisiyle de ilişkimiz vardı. El Fetih'te bunu bilir karışmaz, tersine saygı duyardı. Kaldı ki El Fetih'te onlarla ittifak halindeydi. Daha sonra 1981'in sonlarına doğru Nebatiye kasabasına gittim ve birkaç ay eğitimden sonra yeniden Beyrut’a döndüm. Bu sırada yanımda Yasin Dursun, Dost Dostum, kitabında fotoğrafları olan Teğmen olan Ali (Cevat), Mustafa (Bedri), İmam (Seyit), Yaşar (Halil) yine senin kitabında adı geçen bu gün Paris’te yaşayan Hikmet (Mustafa) ve birçok arkadaş vardı. Kitapta mektuplarına yer verdiğin Kürt Hüseyin’le El Ansar esir kampından dönünce birlikte kaldım A: Kısa sürede birçok kamp dolaşmışsın. Çok fazla da insanla tanışmışsın. E: Çok fazla insan ne demek. Birazdan oraya geleceğiz sanırım. Ben El Ansar esir kampında 18 bin insanla beraber kaldım. 18 bin insanla birlikte isyan örgütledik. Oradan esir değiş tokuşunda Cezayir. Neyse oralara geleceğiz tabii. A: Evet, sınır yok. Sen anlattığın sürece ben soracağım. Bu tanıklık hem bizim yani 12 Eylül sürgünleri için hem Filistin mücadelesi açısından çok önemli. Beyrut’a döndünüz. Kısa bir süre sonra. E: Kısa sürede bayağı kamp dolaştık. Ay Sayf’ta da kalmıştık. Sonra yeniden Nebatiye. Bu kez arkadaşların tümü gelmedi Nebatiye'ye. Bir grup Beyrut’ta kaldı. Senin ziyaret ettiğin kampta. Hani ortak bir anma toplantısı yapmıştık. Ya Denizler ya Mahirler içindi toplantı. Sen örgütün adına bir konuşma yapmıştın. İşte orada. A: Evet hatırlıyorum. Biz üç kişi toplantı için sizin kampa gelmiştik. Sizden bir arkadaş, bizden de ben konuşma yapmıştım. İttifak görüşmelerimiz de vardı. Neyse siz yeniden geldiğiniz yere güneye gittiniz. Hatta İsrail sınırına. Birleşmiş Milletler barış gücü de vardı orada. Bizim kaldığımız bölgede sınırdı. Kana kasabası yakını. Sur şehrinin daha da güneyi. Orada da vardı BM barış gücü. Nebatiye’ye gidiş ve İsrail işgali E: 1982 başlarında sanırım şubat ayında yeniden Nebatiye’ye gittik. Nebatiye’de Litani nehrinin yakınlarına, İsrail sınırına konuşlandık. A: O nehirde yıkanıyordunuz büyük olasılıkla. E: Hayır. Tam sınırda olduğumuz için her an öldürülme riskimiz vardı. Dikkatli hareket etmek zorundaydık. Zaten nehrin iki yanı da mayınlarla doluydu. A: Peki kaleye, Arnon kalesine nasıl geçtiniz. Kimler vardı yanında. E: İmam Ateş (Seyit), Mustafa Çetiner (Bedri) ile beraber İsrail hududunda Selahaddin Eyyubi tarafından yaptırılmış olan Arnon kalesine gittik. Nebatiye kamp komutanı El Fetih’li bir Maocu idi. Tartışırdık. Zaten isimlerini kitapta yazdığın bu arkadaşlarla Lübnan’a gittiğimden beri beraberdik. Arnon kalesinde bizimle beraber El-Fetih gurubuna bağlı 30 gerilla vardı. Savaş tehlikesi olduğu için siper yapımı ve kalenin içinde tünel kazılması işiyle uğraştık. Bu arada Filistinliler ve diğer ülkelerden gelen gerillalar komuta kademesine bizi uygun gördüler. Savaş başladığı zaman tünel tam bitmemişti. İçerisine ağır silahlar yerleştirmeyi planlamıştık. A: Kaleyi nasıl koruyordunuz. Hangi örgütler vardı. E: Kale Güney Lübnan’daki askeri açıdan en stratejik yerlerden birisiydi. El Fetih üyeleri, değişik ülkelerden gönüllü olarak gelen gerillalar ve biz vardık. Kalenin bulunduğu dağın üzerinde kalenin bir kilometre falan uzağında İsrail’e bakan kısımda Demokratik Cephe’nin bir kampı vardı. PKK’liler de oradaydı. Bize yardıma gelirken çatışarak öldüler. A: Hatta o size desteğe gelirken öldürülen bu arkadaşlar daha önce Güney’de bizim kampın yanındaydılar. Ziyaretimize gelirlerdi. Bazılarının adlarını öğrendim. Peki, siz kalenin içerisinde miydiniz işgal boyunca. İşgal 6 Haziran'da başladı. Önce uçaklar. E: Evet, önce uçak saldırısı oldu. Kaledeki siperlerimizi ve diğer yerleri yoğun bir şekilde bombaladılar. Sonra top ateşi başladı. Top ateşi kesilince tanklar hücuma geçti. Biz 30 kişi hızla korunaklı siperlerimize geçip tank hücumunu durdurduk. Savaşta beş gün direndik. Bu süre içerisinde bir F16, 3 helikopter düşürdük. Onlarca tank tahrip ettik. Arnon kalesi İsrail’in savaşta en fazla kayıp verdiği yer oldu. Bizde kayıplar verdik. Son gün 5 kişi kaldık. İmam, Mustafa, ben, Yemenli ve Filistinli bir arkadaş. Tanklar etrafımız çevirdi. Özel paraşütçü birlikleri indirme yaptı ve siper savaşına başladık. Yaklaşık 45 dakika süren siper savaşında diğer arkadaşların hepsi öldü. Bende yaralı olarak siperden çıktım. İsrail askerlerinin arasına daldım ama beni yakalayamadılar. Kalenin dehlizlerinde iki güne yakın gizlendim ve daha sonra Barış gücüne sığındım. Yaralı olduğum için barış gücü askerleri telsizle helikopter istediler. Telsiz konuşmalarını İsrail ele geçirince kampın etrafını tanklarla sardılar ve öldürmeyeceklerine dair yazılı belge vererek beni teslim aldılar. A: Şimdi Eyüp bu betimleme çok yoğun ve ağır oldu. Bence okuyucu açısından ayrıntılar önemli. Ben de Lübnan’da Filistin kamplarında İsrail’e karşı savaştım. Okuduğun günlükte Filistinlilerle birlikte kamp hayatımıza, gündelik hayata dair ayrıntılar var. Kaldı ki ben bile 25 yıl sonra yeniden bulduğum günlüklerimi okurken şaşırdım. Zira orada anlatılan birçok olayı unutmuştum. Kışın nasıl ısındığımızı bile anımsamıyordum. Tüm tanıklıklar birleşince, unutulan noktalar ortaya çıkıyor. Örneğin İsrail işgalinde Beyrut savunmasına katılan F’la yaptığım söyleşide bana gaz sobasıyla ısındığımızı anımsattı. Hatta birçok şeyi unutan, unutmak isteyen, anımsayınca yeniden kâbusları başlayan birçok arkadaşımızla aynı sancıyı yaşayan F. sobanın üzerinde ‘Şems’ yazdığını bile hatırladı. Bir marka yani. Önemsiz bir ayrıntı sanki. Ama bu ayrıntıyı sadece o dönem o ülkede yaşayan bilir. Bu ayrıntılar öykünün gerçekliğini ortaya koyuyor diyordu bir okurum. Gerçekten senin için önemsiz bir ayrıntı okur için tarih için çok önemli olabilir. E: Haklısın Adil. Senin için de zor bir iş. Ben nasıl uzun yıllar bu konuda konuşmadıysam sen de aynı sancıyı yaşamışsındır. Üstelik şimdi sen sadece kendi yaşadığın travmayı, 12 Eylül ve İsrail Siyonizm’i zulmünü değil, tüm söyleşi yaptığın arkadaşların da kabuslarıyla yüzleşiyorsun. Ben bitireyim özet olarak sen ayrıntı sorarsın. Devam ederiz. Sonuç itibariyle Arnon kalesinden benden başka sağ kurtulan olmadı. Mustafa ve İmam vuruluyor A: Efsanevi Arnon direnişinin son kalan tanığısın yani. Otuz kişi kocaman bir kaleyi beş gün boyunca savunduğunuzu, size destek olmaya gelen içlerinde Kürt solundan 9 insanın da olduğu Demokratik Cephe’nin tüm savaşçılarının da kaleye çıkamadan aşağıda İsrail askerleriyle göğüs göğüse çatışmada öldürüldüğünü de okudum başka kaynaklardan. Hatta İsrail’e önemli kayıplar verdirdiklerini. Seninle beraber olan otuz savaşçı kalede mi öldü. Aşağıda kalenin girişinde mi. Veya şöyle sorayım bu 5 gün boyunca her gün birkaç yoldaşınızı mı kaybettiniz. E: Evet, her gün azaldık. Kimi arkadaşımız aşağıda kimi kalede hayatını kaybetti. A: Neden aşağı kalenin dışına çıkıyordunuz. E: Güvenlik nedeniyle. Savaşta gece ve gündüz taktiği, savunması farklı olur. Son gün aşırı yorgun olduğum için, beş gün boyunca hemen hiç uyumamıştım, ben kaleden aşağı inmedim. Bunu şöyle açıklayayım. Her sabah erkenden saat 04 civarında kaledeki herkes dağın altına açık alana iniyordu. Çünkü kale ve siperler sürekli uçak ve top ateşi altındaydı. Dediğim gibi son gün ben aşağı inmedim. Bombardıman altında bekledim. Saat 17 civarında uçak saldırıları ve top ateşi kesilince tank hücumu başladı. Aşağıdan sadece içlerinde İmam ve Mustafa’nın da bulunduğu dört kişi geri gelebildi. A: Dört kişi bir orduya karşı savaşmaya devam ettiniz yani. E: Evet. Tankları durdurmaya çalıştık. Durduramadık. Paraşüt birlikleri kalenin üzerine indirme yapmaya başlayınca siperlere geçtik. Ben ön siperde imamla beraberdim. Mustafa yanıma geldi ve İmam'la kaç gündür sohbet edemediklerini söyledi. Yer değiştirmemizi istedi. Ben arka sipere geçtim. İsrail askerleriyle çatışmaya başladık. Yemenli arkadaş gelip benden tank savar silahı istedi. Dikkatli ol diyerek verdim. Kendisini dockanın başına gönderdim. Çok yoğun bir çatışma yaşadık. Daha sonra anlattılar. Uzaktan bakanlar kale yanıyor diye görmüşler. Çatışma içerisinde dockanın sesinin kesildiğini hissettim. Oraya gittiğimde mermilerin bittiğini ve Yemenli arkadaşın öldüğünü gördüm. Bizimkilerin siperlerine gitmek üzereyken İsrail askerlerinin siperlerimizin üstünde olduğunu gördüm. Yukardan el bombaları atmaya başladılar. Mustafa’nın “ne oluyor” dediğini duydum ama o tarafa gidemedim. Siperlerin içerisinde askerler yukarda ben aşağıda koşmaya başladım. Arkam sıra el bombaları patlıyordu. Siperlerin sonuna gelince ateş ederek dışarı fırladım ama mermiyi de yedim. Silahım elimden fırladı. Yuvarlanarak askerlerin arasına daldım. Şaşırdılar. Fırlayıp tünelin içerisine girdim. Peşimden içeriye girmeye cesaret edemediler. A: Kaleden direnişten tek sen kaldın geriye. Bunu fark ettin tabii. Nasıl bir duyguydu. E: Evet. Zor. Anlatması zor. Neden ölmedim diye kendimi suçladığım bile oldu. Esir kampında iken Filistinli komutan arkadaşlarla sohbetimizde kale düştükten sonra o zaman İsrail başbakanı olan Begin ve savunma bakanı olan Şaron'un kaleye çıkarak orda direnenler için saygı duruşunda bulunduklarına dair söylentiler olduğunu söylediler. Doğru mu yalan mı bilmiyorum. FKÖ kalede ölenlerin anısına çok sonraları bir saldırı timi oluşturup kaleye göndermiş. O saldırıda sağ yakalanan tim komutanı da daha sonra El Ansar esir kampında yanıma geldi. A: Evet, ben de basından izlemiştim. İsrail’in kaledeki direniş karşısında şaşırdığını içeride yüzlerce Filistinlinin olduğunu sandığını ve paraşütçüleri oraya sevk ettiğini okumuştum. E: Evet Adil. Arnon kalesi 1982 savaşında İsrail’in en fazla zayiat verdiği yer oldu. Filistinliler açısından ise direnişin sembolü. Cesaretli kişiler için Arnon adamı deyimi kullanılmaya başlandı. İmam ve Mustafa’nın resimlerini hep yanımda taşıdım. A: İnsan öleceğini düşünmüyor değil mi tabii ilk zamanlar hariç. E: Düşünmüyor tabii. İşgal başladığında arkadaşlarla tartıştık son anda çaresiz kalırsak ne yaparız diye. Son ana kadar Filistinlilerle birlikte direnme ve kale düşerse BM barış gücüne sığınırız diye karar almıştık. Ben sonuçta oraya sığındım yaralı olarak ama İsrail tanklarla çevirdi BM karargâhını beni aldı. Ve tutsaklık başladı. A: Bak bu çok önemli burayı açalım biraz. Bir de işgal başlayınca birçok savaşçı askeri giysilerini çıkarmış ve sivil giyinmiş, yakalanırsak siviliz deriz belki kurtuluruz diye. Cüneyt Kafkas’ın anılarında da geçer bu. E: Hayır, biz hiç askeri elbisemizi çıkartmadık. Kaldı ki kentte halkın arasında değildik. Belki Beyrut'ta, Sur'da, Nebatiye'de Filistinliler halkın arasında kamufle olmak için bu yönteme başvurmuş olabilir. Ama biz zaten kalede kuşatılmıştık. A: Sen nasıl vuruldun. Nasıl yaralı kurtuldun o cehennemden oraya dönelim. Sonra da İsrail zindanları, İsrail’in savaş esirlerine nasıl işkence yaptığına değineceğiz. Bu konudaki tanıklığın tüm dünya için önemli. Sanırım sen hem İsrail içinde aylarca ışık görmeyen hücrelerde tek başına yattın sonra da meşhur 18 bin esirin olduğu, isyanlarla adını duyuran, tünel kazılıp firar edilen El Ansar esir kampında kaldın. Çok önemli bunlar. Biz söyleşiyi uzun tutalım tüm detayları anlatalım sonra eğer özetlemek kısaltmak gerekirse ben senin onayını alırım. Ama konuştuklarımız boşa gitmez. Senin biyografini de buradan hareketle ileride yazabiliriz. Sırayla gidelim. Vuruldun. İmam, Mustafa ve Yemenli direnişin beşinci gününde öldüler. Kale düştü. Sen yaralısın. Kale düşüyor sağ kalan yok E: Sanırım beşinci değil altıncı günde düştü kale. 18 Haziran olmalı. Ben son gün arkadaşlarla aşağı inmedim. Ama bombalamalar korkunç arttı. Kocaman kale sarsılıyordu deprem oluyor gibi. Kocaman taş kaya parçaları uçuşuyordu. Uzaktan bakanların anlattığına göre kale ateşten topa dönüşmüştü. Biz beşinci gün 10 kişi kalmıştık. Son gün aşağıdan dediğim gibi sadece 4 kişi gelebildi bir de ben sadece 5 kişiydik kaleyi savunan. Tank hücumunu durdurmak için ateş ediyoruz ama bizifin roketimiz bitti. Dokçalar ve keleşlerle ateş ediyoruz. Mermilerin tanklara çarpıp sektiğini görüyorduk. Yani ateşimiz artık etkili olmuyordu. A: Tanksavar roketleri bitti demek. E: Ya da kalenin başka bölgesinde kaldı. Bizde oralara ulaşamıyor siperlerden uzaklaşamıyoruz. O sırada yukarıdaki Yemenli bağırdı dikkat paraşütçüler diye. Yağmur gibi gökyüzü paraşütçü dolu. Bir yandan tanklar top atıyor göz gözü görmüyor. Biz aşağıdaki tanklarla uğraşırken arkamızdan paraşütçüler indi. Arkaya döndük. Siperler birbirine geçiş olan V biçiminde. Siperlerin üzeri 2 metre beton küçük bir pencere dışarı açılıyor. Tabii siperler onlarca. Biri yukarıda biri aşağıda. Her birimiz bir siperdeyiz. Kalenin altında da dışarı açılmayan bir tünel var. Yani bitmemiş bir tünel. Ama önemli bir sığınak. Siperleri en ucundayız. Sadece beş kişiyiz. Yemenli ağır makinelinin başında ben İmam’la beraberim. Mustafa yalnız aşağıdaki siperde. Mustafa geldi sürünerek. İmam’la sohbet edemedik yer değiştirelim dedi. Çok severlerdi birbirlerini. Olur dedim. Aşağı indim. Dediğim gibi paraşütçülerle göğüs göğüse çatışma başladı. Kum gibilerdi. El bombası kullanıyorlar. Tüm siperlerde bombalar patlıyor. Ortadaki doçkanın sesi kesildi. O tarafa koştum Yemenli vurulmuş. Kafamı kaldırdım siperin üzerinde İsrailli askerler. El bombaları yağmaya başladı. Koşuyorum siperden sipere bombalar patlıyor. Kurşunlar kulağımın dibinden geçiyor. Sağa sola saplanıyor. Siperler dolambaç gibi. Koşarak son sipere yöneldim. Siper bitti. Bombaları görüyorum ayağıma doğru geliyor patlayacak birden kendimi dışarı attım. İsrailli askerlerle göz göze geldik. Birkaç saniye şaşkınlık. Yuvarlandım aşağı doğru ayaklarına. Sanırım ortada kaldığımdan birbirlerini vurma riskinden ya da şaşkınlıktan o birkaç saniye ateş etmediler. Hızla kalktım tünele koştum. Kasığımdan bir mermi yedim düştüm, silahım da düştü. Son bir çabayla kendimi tünelin girişine attım. A: Tamam burada duralım biraz. Mola verelim. Çok sigara içiyorsun sanki. E: Evet, eskiden de çok içerdim. Biraz sonra sana sigaranın faydasını anlatacağım. Kalede günlerce yaralı aç susuz bekleyiş E: Bir kaç paket sigarayı parçalayıp, tütünü avucumda ezdim. Parçalanmış etleri birleştirip tütünü yaramın üzerine bastırdım. Parkenin içini yırtıp güzelce sardım. Yaktı ama bir süre sonra kan akışı durdu. Uzun süre tünelde bekledim. Tabii gece karanlık, uykusuzum, susuzum. Tıp tıp damlalar damlıyor tünelin üstünde. Ağzımı açıp bekliyorum bir damla ağzıma düşsün diye. Saatler geçti. Gece yarısı oldu. Silah sesleri kesildi. Benden başka sağ kalan yok diye düşünüyorum. Kapana kısılmış gibiyim. Buradan çıkmam gerekir diyorum kendi kendime. Birkaç kez tünelin girişine yaklaştım; başka çıkış yok. Girip yakalayacaklar, öldürecekler diye düşünüyorum. Tünelin ağzına yaklaşıp baktım İsrail askerleri dolaşıyorlar. Bubi tuzağı kuruyorlar herhalde, diye düşündüm. Tünelin girişi de labirent gibi. Bir süre bekledim. Nice zaman sonra askerler kayboldu. Ay ışığı aydınlatmış girişi. Girişte bir yatak görüyor şaşırıyorum. Belki kaçtığımı düşündüler, tünelin girişine yatak atıp oturdular ya da bir asker üzerinde uyuyor. Ne olduğunu anlayamıyorum. Defalarca tünelin ağzına gittim geldim. Elimde demir çubuk saldırayım mı, saldırmayayım mı diye defalarca fikir değiştirdim. Sanıyorum beş altı saat kararsız kaldıktan sonra demirle hızla yatağın üzerine fırladım. Darbe boş yatağa indi; kimse yok. Yatağın yanında açılmamış bir yoğurt kâsesi buldum. Kanlı çamurlu ellerimle onu çabucak yedim. Yatağa oturdum nasıl kurtulacağımı düşünmeye başladım. Bu arada güneşte doğdu. A: Korkunç bir gece geçirmişsin. Yaralısın. Bekliyorsun. Arkadaşların ölmüş. Zaman geçmiyor. Kararsızlık. Yalnızlık. Çaresizlik. E: Evet. Hepsi birden. Çevreyi dinliyor ve düşünüyorum. Tünelin girişi zeminden aşağıda, çukurca tabii. Öğleye doğru kafamı yavaşça tünelin kapısından çıkarıp etrafı kontrol ettim. Baktım kimse yok. Fırladım, kalenin iç kısmına doğru koştum, yukarı doğru. Ben koşarken bağrışlar geldi. Bombalamadan sonra her taraf toz, ayak izlerim görünüyor diye yerde bulduğum bir bez parçasını aldım, arka ayak izimi silerek yürüyorum. Kalenin üzerinden dışarıya açılan pencere çıkıntısına atladım. Karşı taraf İsrail. Beni görmeleri imkânsız, ancak burçlara çıkıp bakmaları gerekir. Saatlerce o uçuruma bakan pencere çıkışında kaldım. Alt taraf İsrail toprakları. İnersem İsrail topraklarını geçip geri Lübnan’a girmem gerekir. Nasıl inerim, aşağıdaki mayınları nasıl temizlerim, sonra nehiri geçip nasıl Nebatiye tarafına dönerim, diye düşünüyorum. Sonra Mustafa’nın dediği aklıma geldi; Birleşmiş Milletlere sığınma. O halde, aç susuz, uykusuz, yorgun aynı yerde akşamı ettim. A: Bir gün daha geçti o halde demek. Aç susuz uykusuz ve yaralı. E: Tünelin çıkışında bulup yediğim yoğurtla duruyorum kırk sekiz saattir. Yeniden akşam oldu, sonra yeniden gece. Tabii kale zifiri karanlık. Duvarı tutarak el yordamıyla, dikkatle yürümeye başladım. Bombaların açtığı deliklerden aşağı düşmekten korkuyorum. Korkunç bir sesle irkildim. Tuhaf bir yaratık sesi. Aşağıdan geliyordu. Çok sonraları aşağıda yüzlerce zehirli yılanın olduğunu öğrendim. Dayanamayıp çakmağımı çıkardım, manyetolu çakmak ses çıkaracak diye korkuyordum. Sonra aklıma sigaranın ışığından faydalanmak geldi. Bir kez çakıp bir sigara yaktım. Sigaranın aydınlığından faydalanıp kalenin üzerine çıktım. Bombalar kalenin yan tarafından bir bölümü yıkmış, aşağıda toprak enkaz var. Beş altı metre kadar yüksekten atladım. Tabii atlamaya karar verene kadar bir saat geçmişti. Üzerime taşlar düştü, doğruldum baktım bir şeyim yok. Bir çıkışa yaklaştım. Aşağı doğru meyil var. Bizim toplar tahrip edilmiş. Topların yanından aşağı nasıl ineceğim diye düşünüyorum. Aşağıda duvarda bir çıkıntı gördüm. Çıkıntıya ayağımı koyar, sonra tekrar atlarım, diye düşündüm. A: Peki sen İsrailli askerleri görebiliyor muydun? E: Tabii tabii. Nöbetçiler dolaşıyor bu arada. Tam ayın batıp güneşin çıkmasından önceki zamanı bekliyorum. Tam o beklediğim anda bir sis kapladı her tarafı. Basacağım yeri göremez oldum. Sarktım. Ellerimi bıraktım. Büyük bir gürültüyle düştüm. Makineli tüfekler sesin geldiği yeri taramaya başladı. Yere yapıştım. Kendimi yokladım; kırık yok, vurulmamışım. Barış gücüne sığınıyorum Barış Gücü karargâhına doğru sürünmeye başladım. Sis kayboldu, güneş çıktı. O açık alanda, taşların, otların arasında kımıldamadan tam on iki saat daha geçirdim. Nöbetçilerin neredeyse soluğunu duyuyorum. Yıllar kadar uzun gelen on iki saat bitti, tekrar akşam oldu. Tekrar karanlık çöktü. Birleşmiş Milletler'e doğru yaklaştım. Sürünerek tel örgüleri geçtim. Sanıyorum o iki yüz metreyi iki saatten fazla zamanda geçebildim. Barış gücü askerleriyle daha önceden tanışmıştım. Bir kulübeye girdim. Barış Gücü askerlerini arıyorum. Kimse yok. Bir çaydanlıkta su buldum, içtim. Sonra diğer kulübeye yöneldim. İçerde sohbet eden iki asker beni görünce korkudan yere düştüler. Sonra doğrulup silaha sarıldılar. Ellerimi kaldırdım. Daha sonra beni tanıdılar. Hemen su ve yiyecek getirdiler. Yaramı temizlediler. Ağrı kesici ve antibiyotik verdiler. “Seni helikopterle Kızılhaç’a yollarız. O da olmazsa Barış Gücü askeri kıyafetiyle buradan çıkarırız.”, deyip beni yatırdılar. İsrail savaş esiriyim Ne kadar zaman sonra bilemiyorum, beni telaşla uyandırdılar. Yüzleri bembeyaz olmuştu. Ne oldu, dedim. İsrail telsiz konuşmalarını dinlemiş. Beni de kamp komutanı sandıkları için karargâhın etrafını İsrail tankları çevirmiş. Beni istiyorlar. İsrail için önemli bir esirim. “Bombalayacağız ya da vereceksiniz” diyorlar. Merkezle görüştüler. Sonra İsrail’le anlaştılar. Öldürülmemem şartıyla beni vermek zorunda olduklarını bildirdiler. Birleşmiş Milletler ambulansıyla ve İsrail askerleriyle Sahra Hastanesi'ne götürüldüm. İsrail doktorları beni ameliyata aldılar. Ertesi gün “Seni buradan sevk edeceğiz”, dediler. Çırılçıplak ambulansla Nebatiye’nin içine doğru giderken birden ambulans u dönüşü yaptı. İsrail topraklarına girdik. Beni sedyeyle kapalı bir yere taşıdılar. İsrailli kadın askerler bir Türk tercümanla geldiler. Adam “Hastaneye gideceksin” deyip bana bir sigara verdi, ağzımı aradı. Su istedim, verdi. Elbise istedim, “Sonra”, dedi. “Şimdi gözlerini bağlayacaklar”, deyince “Zaten ayağa kalkamıyorum. Neden?” diye sordum. Adam cevap vermeden gözlerim bağlandı, başıma bir torba geçirildi. Birden beni sedyeden yere attılar. Şaşırdım. Ne oluyor demeye kalmadan ellerimi arkadan bağlamaya başladılar. Korkunç canım acıyor. Sonra ayaklarım bağlandı. Sonra mumya gibi tüm bedenimi sardılar. Ben bağırıyor, küfrediyorum. El ve ayaklarımdan tutup dışarı çıkardılar. Sallamaya başladılar. Uçurumdan aşağı atacaklar herhalde, dedim. Fırlatıp attılar. Sert bir demir zemine düştüm. Meğer cemsenin arkasına atmışlar. Arabanın arkasında oturan İsrailli askerler beni tekmelemeye başladılar. Sonra araba hareket etti. Yol boyunca üzerimde sigara söndürdüler, tekmelediler. Bayılmışım. Üç günüm kayıp. Bu üç günde ne oldu bilmiyorum. Kendime geldiğimde yine ellerim bağlı, kafamda bir torba, üstümde battaniye, yine çırılçıplak halde toprağın üzerindeyim. Açık alanda olduğum rüzgardan anlaşılıyor. Fısıltılar işitince su istedim. Cevap yok. Sonra yine bayıldım. Sonra bağrışlara uyandım. Her yanımın esirlerle dolu olduğunu anladım. Herkes su diye inliyor. Başıma birisi dokundu “biddek may” yanı su istiyor musun diye sordu. Başımla evet işareti verdim. Bu defalarca devam etti. Artık sorunca hayır demeye başladım. Sonra kaldırıp yürüttüler. Birkaç basamak çıktım bir yere oturttular. Motor sesiyle beraber hareket edince otobüse bindirildiğimi anladım. Birkaç saat gittikten sonra otobüs durdu. Dışarıdan bağrışmalar gelmeye başladı. Esirlerin otobüsten indirildiğini anladım. Başımdaki torbayı hafifçe yukarı kaldırdım. Otobüsten aşağı indirilen esirler iki tarafa dizilen askerler arasından dayak yiyerek geçiyorlar. Herkes elbiseli, bir ben anadan doğma çıplağım. Üzerimde sadece kanlı bir battaniye var. Beni kaldırdılar. Topallayarak yürüdüm. Otobüsten inişimde bana hiç kimse dokunmadı. Diğer esirlere dayak atan askerler geri çekildiler. Başımdaki torbayı çıkardılar. Bir esir kampındayız. Bir çeşme gördüm, su içtim. Yaram açılmış, kurtlanmaya başlamıştı. Çöpte bir pantolon buldum. Sevindim. Pantolonu giydim. Oranın bir dağıtım yeri olduğunu anladım. Tel örgüler arasında, orta yere masalar kurulmuş esirleri tek tek getiriyorlar. Önce dövüyorlar, sonra bir battaniyeyle metal bir tabak veriyorlar. Bir buçuk gün sonra sıra bana geldi. Halsizim. Gözlerim görmüyor. Beni aldılar sopalı askerlerin arasına. “Asker misin, sivil misin”dediler. “Askerim”, dedim. Meğer çoğunluk “sivilim”, diyormuş. Bir battaniyeyle bir tabak verdiler. Diğer masaya kayıt kuyruğuna soktular. ‘Adın ne, nerelisin’, diye sorulan sorulara “Türk’üm” diye cevap verince İstanbul Türkçesiyle konuşan bir adamın sesi geldi: “Oo köylüm nerden geldin, gel bakalım buraya”. İsrailli bir yarbaymış. “Şikâyetim var”, dedim. “Söyle”, dedi. “Ben hem yaralıyım, hem savaş esiriyim”, dedim. Yaramı görmek istedi. Açtım, gösterdim. Sonra bir ambulans çağırdı. Ambulans geldi. “Seni tedaviye götürecekler”, dedi. Sedyede yine pantolonum çıkarıldı. Bir sağlık ocağına vardık. Doktorların tavrı iyiydi. Serum taktılar. Bir süre sonra kendime geldim. Karşı binaya mahkum revirine yolladılar. Bir elimde battaniye ve tabak, diğerinde serum, topallayarak gittim. Mahkum revirinde esir Filistinli doktorlar vardı. Benimle çok ilgilendiler. Hemen hepsi yaralı, inleyenler, ağlayanlar… Ağrı kesici yok, sigara yok. Tek yabancı benim. Ve Arnon’dan geldiğim için el üstünde tutuluyorum. Bana özel muamele yapıyorlar. Ara sıra bir sigara bulup veriyorlar. Bir nefes çekip diğer tiryakilere uzatıyordum. Bu ara yaram açıldı. İsrailli doktorlar dikişi alıp yeniden dikiş attılar. Tabii uyuşturucu yok. Korkunç bir acı. Bağırmadım diye bir paket sigara hediye ettiler. On onbeş gün sonra revirden çıkarıp kırk beş Türkün olduğu bir koğuşa gönderdiler. Bizim dört arkadaşımız da orada. Hatta senin kitabında adı geçen Ramazan da oradaydı. Diğerleriyle de tanıştım. Apo'cular, Dev-Solcular, Kurtuluşçular, TKP-B’liler, Halkın Kurtuluşçuları, dinciler. Günde bir dilim ekmekle çeyrek domates veriyorlar. Açlıktan başımız dönüyor. Üç gün sonra bizi tıraş ettirip temiz giydirdiler. Sabahleyin bir otobüse bindirdiler ve uzun bir yolculuğa çıkardılar. Gözlerimiz ve ellerimiz bağlı değildi. Yolda askerler sigara ikram ediyorlardı. Tabii bu iyi davranmanın özel bir nedeni olduğunu ve geçici olduğunu sonra anladık. Beş ay gün ışığı görmeyen hücrede Otobüs bahçeli bir binanın önünde durdu. İnmeye başladık. Otobüsten inince “Neden bunların gözleri açık, elleri bağlı değil”, diye Türkçe bağırdı birisi. Meğer Türk MiİTi gelmiş. Tek tek sorguya aldılar. Sıra bana geldi. Zannedersem içlerinden birisi Mehmet Eymür’dü. “Sizi Türkiye’ye götüreceğiz”, diyerek tehdit ettiler. Nerden geldin, neden kaçtın soruları… Fotoğraflar gösterdiler. “Kimleri tanıyorsun”, diye sordular. Sonra geri otobüslere bindirilip hapishaneye götürüldük. Kapıda Türkçe bilen İsrailli yarbayı gördüm. “Esir anlaşmasına uymuyorsunuz, bizi Türkiye’ye teslim edeceksiniz”, diye bağırdım. Tabii o anki psikolojiyi tahmin edersin. Türkiye’ye gönderilmek yerine savaşta ölmeyi tercih ederdik. Ertesi gün yine bizi yeniden sorguya götürdüler. Türk MİT’inden iki kişi geldi. Sonra birden bir panik havası yaşandı. Hadi apar topar bizi geri götürdüler. Meğer bu sorgu Mossad ve MİT arasında yasadışı yapılıyormuş. Türk arkadaşlarla on beş gün kadar birlikte kaldık. Tabii bu ara yine bir sürü macera… Sonra beni sorguya tek aldılar. Filistinli komutanların kim olduklarını sordular. Gözlerim bağlı kafamda torba, ayakta 9 gün sorguda geçti. Tuvalete bile başımda torbayla götürülüyorum. Orta yerde, rezalet. Cuma akşamı sorgum bitti. Beni bir otobüse bindirdiler. Kafamdaki torbayı çıkardılar. Otobüs Filistinli esir dolu. Her taraf tel örgülü bir esir kampına yerleştirildik. Futbol sahası gibi açık alan. Esirlerin hepsi yüksek rütbeli Filistinli subaylardı. Ortada kum tepesi var. Beni kumları düzeltip yatak gibi yaptıkları yere yatırdılar. Arnon adamı geldi diyorlar. Hem Türk olmam hem de Arnon direnişinden tek sağ kalan olmam nedeniyle bana özel ilgi, saygı gösteriyorlar. Üstelik de sorgudan yeni çıkmışım ve yaralıyım. Tel örgülerle ayrılmış diğer bölümlerden bana yiyecek yolluyorlar. Birkaç gün sonra beni yeniden aldılar. Türklerin arasına verdiler. İki gün sonra tekrar başıma torba geçirip, ellerimi bağlayıp götürdüler. Anladığım kadarıyla beni kalenin komutanı sanıyor ve gizli cephaneliklerin yerin öğrenmeye çalışıyorlar. Dayaklı sorgu başladı. Maaşın ne kadardı. Kaç yıldır Lübnan’dasın. Cephaneliklerin yeri nerede. Kaç gün sürdü sorgu hatırlamıyorum. Beni yeraltında bir hücreye indirdiler. Karanlık bir hücre. Beton bir seki. Bir battaniye. Ortada tuvalet deliği ve bir musluk. Orada aylarca kaldım. Gün ışığı görmeden. Günde iki sigara verirlerdi. Tam bir zulüm. Daha sonra orada 5 ay kaldığımı öğrendim. Zaman mefhumunu yitirmiştim. Ne bir gazete, ne radyo, ne havalandırma. Ne konuşacak bir insan, ne kalem, defter. Hatta tamamıyla çıplak olarak kaldım aylar boyunca. Bir hayvan gibi kapadılar beni. O dönemde esir kampından Filistinliler ben geri dönmeyince, haber de çıkmayınca öldüğümü bildirmişler Kızılhaç aracılığıyla İsrail de yok elimizde böyle bir adam diyor Kızıllhaç'a. Gazetede ölüm ilanım bile çıkmış. Hücrede hava alabilmek için kapının altına yüzümü dayardım. Betonu ıslatır öyle yatardım. Korkunç aylar geçirdim orada. Akli dengemi yitirmemek için hafıza oyunları oynardım. A: Evet gerçekten de korkunç aylar geçirmişsin İsrail zindanlarında. Filistinlilerin davasına destek olduğumuz için ne kadar onur duysak yeridir. E: Ve bir gün beni dışarı çıkardılar. Güneş ışığı şimşek gibi çarptı gözlerimi. Bir süre kör olduğumu sandım. Bir otobüse bindirildim. Benim gibi hücrelerden çıkarılan 25 tutsağız. FKÖ’nün üst düzey subayları hepsi. En arkaya oturdum. Şanslıymışım. Zira otobüs hareket edince işkence başladı. Sopayla rast gele vuruyorlar. Ben en arkada köşede olduğum için bana ulaşamıyorlar. Genç fanatik İsrailli askerlere tatmin olana kadar dövebilirsiniz yetkisi verilmiş. Yaşın kaç diyorlar 40 diyor Filistinli, metal tabağı başının üzerinde tutturup 40 defa kafasına vuruyorlar. Kim s…i Arafat’ı diyorlar hep beraber Begin diye bağırmamızı istiyorlar. Bağırmayanlara daha fazla dayak. Askerin biri yanlışlıkla kim s…i Begin’i dedi hep bir ağızdan Arafat dedik. Tabii çıldırmış gibi saldırdılar. Omzuma bir sopa yedim. Yıllarca acısını çektim. Neyse hücreden çıkarılmam ve meşhur El Ansar esir kampına götürülmem böyle oldu. El Ansar esir kampı Onsekizbin Filistinli ve Lübnanlının kapatıldığı El Ensar esir kampı birbirinden tel örgülerle ayrılmış bölümlerden oluşuyordu. Nebatiye yani Lübnan sınırları içinde bir açık araziye kurulmuş. Beşer yüz kişilik bölümler. Bizimki tam ortada komutanlar kampı. Aralarda tel örgüler ve silahlı İsrail askerlerinin nöbet beklediği kuleler. Tabii oda, tuvalet banyo mutfak falan yok. Herkes çadırda ya da açık arazide, kumların üzerinde yatıyor. Botlarımızı yastık yapıyoruz. Birer battaniyemiz var. Yatak olmadığı için ikişer kişi bir battaniye altımıza bir tane üstümüze olacak şekilde yatıyoruz. Ara sıra disiplin cezası alıyoruz. Ceza bidon içine sokup yuvarlamak. Taşların üzerinde güneşte gün boyu ayakta bekletmek. Sopalamak. vs. tabii arkasından isyanlar başladı. Bu ara yiyecek ve sigara sorunu yok. Kızılhaç yiyecek içecek konusunda hassas davranıyor. Ancak bir süre sonra diğer Türkiyeli arkadaşların hangi bölümde olduğunu öğrendim. İzin alıp onlarla görüştüm. Durumları bizden kötüydü. Yeteri kadar yiyecekleri yoktu. Onlara yiyecek takviyesi yaptık. A: Ne yerdiniz Eyüp? Hazır mı gelirdi? Siz mi yapardınız? Mutfak yoktu sanırım. Çay yapar mıydınız, nasıl yapardınız? Banyo, çamaşır? Bunlardan söz etsen… E: Yemekler dışarıdan hazır gelirdi. İçerde aşçılarımız dağıtım yapardı. Sonraları çaydanlık vs edindik. Banyo ve tuvaletleri ahşaptan yaptılar bu anlamda fazla sorunumuz olmadı. El Ansar’da ilk isyan Bayram geldi. Ama Ramazan mı, Kurban Bayramı mı hatırlamıyorum. Onsekiz bin esir patladı patlayacak. Esir eşleri, çocukları kampı uzaktan gören Nebatiye tepelerine gelip bakıp, el sallayıp gidiyorlar. Görüş, ziyaret yasak. Esirlerin yarıya yakını Lübnanlı. Tuttukları genci getirmişler. El Ansar’ın komutanı yani esirlerin komutanı en yüksek rütbeli olan Abu Mahmut’tu. El Fetih’li. İşgalden önce tanışırdık. Aramız iyiydi. Kan kardeşi olmuştuk. Doğal olarak en yüksek rütbeli sorumlu olur. Ama onsekiz bin insanı denetleyemiyordu. İnisiyatif alıp bir komite oluşturmadı. Ve bayramda hazırlıksız kendiliğinden bir isyan çıktı. Binlerce insan ‘Allahu Ekber’ diye bağırarak kapılara saldırdı. İsrailli askerler ateş açtı. Üç kişi öldü. Onlarca yaralı. İsyan bastırıldı tabii. İsyandan birkaç gün sonra üç esir daha getirdiler. İçlerinden biri benim ‘El Ansar Aslanı’ dediğim Saleh Tamer’di. O da üst düzey bir komutandı. Heybetli bir ajitatör ve iyi bir savaşçıydı. Sanırım şimdi işgal topraklarında bir bölgede belediye başkanı. Neyse Saleh Tamer komutayı aldı. Komiteler oluşturdu. Sonra alt komiteler oluşturdu. İsyan hakkında bilgi aldı. Ve bundan sonra sloganlarımız siyasi olacak diye karar çıkarttı. Daha sonra İsrail bu komiteyi resmi olarak tanımak zorunda kaldı. Komitede El Fetih, Demokratik Cephe ve FHKC’nden temsilciler yer aldı. Türkler adına da beni aldılar. Bir de Nebil vardı komitede. Bir süre sonra taleplerimiz yerine getirilmeyince isyan örgütledik. Bu kez örgütlü ve önceden belirlenmiş sloganlarla başladık. Dışarı da haber uçurmuştuk. En etkili slogan ‘El Ansar Auschwitz’dir’ di. Onsekiz bin kişi hep bir ağızdan bağırıyor, slogan atıyor, battaniyeler yakılıyordu. Sesimiz sanki hem Lübnan içlerine hem İsrail’e kadar ulaşıyordu. Bunun üzerine tepeler Lübnanlı ve Filistinli kadınlarla doldu. Onlar da sloganlarımıza zılgıtlarla eşlik ettiler. A: Ama ne büyüleyici bir sahne olmalı. Onsekiz bin insan hep bir ağızdan bağırıyor. Dışarıda kadınlar zılgıt çekiyor. E: İsrailli kamp komutanı tuğgeneral içeri girmek istedi. Görüşmek için. İsrailli askerler bırakmadılar. Linç ederiz korkusuyla. Saleh Tamer gelsin görüşelim dedi. Adam geldi. ‘El Ansar Auschwitz’dir sloganına çok bozulduğunu söyledi. Meğer onun babası ya da kardeşi hatırlamıyorum Auschwitz Nazi kampında hayatını kaybetmiş. Neyse taleplerimizi ilettik. Hemen hepsini kabul ettiler. İşkence, bidonda adam dövmek, sıra dayağı uygulaması sona erecek. Doktor gelecek. İç işlerden siz sorumlusunuz, dediler. Dış güvenlik onların oldu. Bölümler arasında iletişim, ziyaret izinle de olsa gerçekleşecek. vs. isyanın faydasını gördük tabii. Koşullarımız daha da iyileşti. Üç kişilik komite dışarı çıkma hakkına sahip oldu. İsrailli yetkililerle esir değiş tokuş konusunu ve diğer sorunları bizim adımıza tartışıyorlardı. Hatta uçakla Cenevre’ye -tabii İsrailli yetkililerle birlikte- görüşmeye gidip geliyorlardı. Bölümler arası ilişki kurulmaya başlayınca özel izinle Abu Ahmed’in yanına gittim. Abu Ahmed Nebatiye’de bizimle birlikteydi. Daha sonra yardım getirmek için gitti. Bir süre sonra bir grupla bize takviyeye gelmiş, ama tabii çok geç kalmış. Geldiğinde kalenin çoktan düştüğünü ve herkesin öldüğünü anlamış. İsrail askerleriyle çatışmaya girmişler. Hemen hepsi ölmüş, Abu Ahmed de esir düşmüş. Abu Ahmed sevilen bir adamdı. Yanına gittiğimde battaniyelerden bir çadır oluşturduklarını gördüm. Beni görünce çok sevindi. Sohbet ettik. Yine kendine bir ekip kurmuştu. Tabii bu arada isyanlar çıkmaya devam ediyordu. Son isyanda aradaki tel örgüleri parçaladık. Esir değiş tokuş görüşmeleri devam ediyor, Saleh Tamer uçakla Cenevre’ye götürülüp getiriliyordu. Bir gelişinde bana küçücük bir radyo getirdi. Gizlice içeriye soktu. Uzun zamandır ilk kez bir radyomuz oldu. Kulaklıkla gizlice dinlerdik. İçimizdeki casuslardan çekinirdik. Saleh Tamer satranç ustasıydı. Bir oturdular mı günlerce kalkmazlardı. O zaman radyo bana geçerdi, sevinirdim. Abu Ahmed’in yanına bir gidişimde beni battaniyelerden yapılmış çadıra soktu ve bir aydır kazdıkları tüneli gösterdi. Tabii tünel işi gizli tutuluyordu. Esir kampındaki bir yenilikten bahsedeyim: Lübnan’ın çok tanınmış bir tiyatro grubu vardı. İşgal karşıtı oyun oynadıkları için tutuklanıp El Ansar’a getirildiler. Oyunu burada da oynamaya karar verdik. Müzikal bir oyundu. Bu çalışmayı ben organize ettim. Kızılhaç’la görüştüm. Bize atmış tane gitar getirmeyi kabul ettiler. Tahtadan platform kurduk. Ben tiyatroda da görev aldım. Çok muhteşem bir gösteri oldu. Tabii arada voleybol turnuvaları, satranç turnuvaları da oluyordu. Onsekizbin kişiyi esir kampında olaysız yönetmek kolay değildi. Dönem dönem sürtüşme ve kavgalar da oluyordu. Hatta bir ara PKK’liler ile Saddam Hüseyin yanlısı Filistinliler arasında tartışmalar yaşandı. El Ansar’dan Tünelle Firar Filistinliler genellikle biz yabancılara saygı duyuyorlardı. Öncelikle bizim kurtulmamız ya da kaçmamız için çaba harcıyorlardı. Saleh Tamer’in karısı Ürdün kralının eski eşiydi. Yani Saleh Tamer o zamanki Ürdün Kralının eski karısıyla evlenmişti. Asıl adı Fatma olan Prenses Dina Türkçe bilen bir Arap edebiyatı profesörüydü. Arafat’a yazdığım Türkçe mektubu, O tercüme edip Arafat’a iletmişti. Bir süre sonra Abu Ahmed beni çağırdı. Tünelin bittiğini, firar edeceklerini, benim de gelebileceğimi söyledi. Ben kaçmayı reddettim. Dil bilmediğim ve araziyi bilmediğim için başlarına bela olabileceğimi düşündüm. Ve yakında serbest bırakılacağımı düşündüğüm için kaçmadım. Abu Ahmed ekibiyle firar edecekleri saati bana bildirdi ve firardan bir saat sonra komiteye haber vermemi istedi. Ben de bir saat sonra komiteden Abu Mahmud ve Saleh’in yanına gittim. Haber verdim. Örgüt temsilcileriyle hemen olağanüstü bir toplantı yaptılar. Öncelik kime verilecek, kimler kaçacak saptaması yapıldı. Tünel kampın arka tarafındaki ormana doğru çıktığı için bin kişinin kaçabileceğini planlıyorlardı. Gurup grup çıkılmaya başladı. Ama daha yüz kişi çıkmadan kargaşa başladı. Tünel haberi kulaktan kulağa yayıldı. Haber alan koşmaya başladı. Onsekizbin kişi çılgınlar gibi sağa sola koşuyor, tüneli arıyordu. Komuta komite falan kalmadı. İsrail alarm verdi. Komiteyi görüşme için çağırdılar. Ama tabii böyle bir durumda görüşmeyi kestik. Tünel ormana varmadan nöbetçi kulesinin görüş açısına girmişti. Eğer kargaşa olmasaydı firar sabaha kadar devam edebilirdi. Sonuçta İsrail olayı anladı. Uçaklar alçak uçuşa geçti. Kampın çevresi sarıldı. Tünel ortaya çıktı. A: Kaç kişi firar etmiş oldu. Aklıma bizim de tünelden firar etmek üzereyken tünelin ortaya çıkışı geldi. Sonra başka bir yoldan firar etmiştik. Aylarca kazmak için uğraşılan tünelden sadece üç kişi kaçabilmişti. E: Abu Ahmed ve yüze yakın Filistinli oradan firar ettiler. Abu Ahmed Nebatiye’den Beka’ya doğru illegal yollardan giderken yolda Dürzi’lerden yardım istemiş. Onların yardımıyla bir arabayla kalabalık bir gurupla birlikte yola çıkmış. Ama kontrol noktasında ihbar sonucu İsrailli askerler arabayı durdurmuşlar ve daha kimlik sormadan, sadece onu tek kurşunla alnından vurmuşlar. Oysa esirlerin firar girişimi yasalara göre suç sayılmıyordu. Bu haber kampa geldi. Biz dayanamayıp isyan çıkardık. İsrailli yetkililer gelip özür dilediler. Esir değiş tokuşu ve özgürlük A: Her biri bir film, tiyatro konusu bu hayatların. Şimdi nasıl o geçmek bilmeyen zor günleri birer cümleyle özetliyoruz değil mi? E: Evet. Bu kadar tanığa, belgeye rağmen inanması zor. Zaten pek de anlatmayız ya. A: Peki sona yaklaştık sanırım. E: Daha sonra esir değiş tokuşu başladı. Filistinliler peyderpey gitmeye başladılar. Önce erler bırakıldı, en sona komutanlarla Kürtler ve Türkler kaldık. Bizi her ülke kabul etmiyordu. Libya kabul ettiğini bildirdi. Libya’yı da biz istemedik. Sonra Saleh’in karısı Ürdün’e bizi kabul ettirmiş. Derken en son biz ve komutanlar helikopterlerle ikiyüzelli kişi civarında İsrail içine götürüldük. Yanıma gitarımı aldım. Oradan dev bir uçakla Cezayir’e götürüldük. Esir değiş tokuşu Cezayir’de oldu. Bizi bizzat Arafat’la Cezayir devlet başkanı törenle karşıladı. Arafat’la FKÖ Cezayir Merkezine gittik. Cezayir’de özgür ve konforlu dört beş aylık bir hayatım oldu. Her istediğimiz yapıldı, her gittiğimiz kentte, kasabada bizi pankartlarla törenlerle karşıladılar. Otellerde kaldık. Daha sonra Birgün bizi misafirhaneye çevrilen bir Osmanlı kalesine davet ettiler. Davette Cezayir Başbakanı, şehrin valisi ve Saleh’in eşi Prenses Dina da vardı. Prenses Dina bize Türkçe kitap ve kaset getirmişti. Bir de teyp hediye etti. Cezayir’de kahramanlar gibi el üstünde tutulduk. Açılışlara, toplantılara onur konuğu olarak davet edildik. Ağaç ektik. FKÖ birikmiş maaşlarımızı toplu verdi. Para sorunumuz hiç olmadı. Hatta bol paramız arttı. A: Otellerde mi kaldınız? E: Önce otellerde kaldım. Sonra ben otel yerine kalede kalmayı istedim. Bir süre orada kaldım. Her dışarı çıkmak istediğimde araba ve eskort gelirdi, bu durumdan sıkılırdım. Valiye de söylerdim. Gülerdi. Bu arada FKÖ’de iç sorunlar başlamıştı. El Fetih ikiye bölünmüştü. Suriye yanlıları ile Arafat yanlıları olarak. Halk cephesi ile Demokratik Cephe, Arafat’a karşı olsalar bile görüşmeyi sürdürüyorlar ve çatışmaya girmiyorlardı. Corc Habaş Cezayir’e geldi, toplantı yaptık. FKÖ bize “İstediğinizi yapabilirsiniz, sizi istediğiniz ülkeye yollayabiliriz”, diyordu. Daha sonra Cezayir Başbakanı ile FKÖ temsilcisi, Türkiye MİT’in bizi istediği konusunda uyardı. Bu ara Filistinlilerin iç sorunları da derinleşmeye başlamıştı. El Fetih bölündü. Bir grup Suriye yanlısı, diğer grup Arafat yanlısı oldu. Biz, “İç sorunlarınıza karışamayız, katılamayız”, dedik. Bize hak verdiler. En son beş Türkiyeli devrimci Corc Habaş’ın uçağıyla Cezayir’i terk edip Suriye’ye gittik. Türkiyeli devrimcilerin hemen hepsine zaten pasaport ve para temin edip Avrupa’ya yollamıştık. El Fetih bünyesinde olduğumuz için imkanımız çoktu. Cezayir’den Suriye’ye 1984’ün başlarında döndük. Dolayısıyla esirliğimiz bir buçuk yıl sürmüş oldu. Kitabında Kürt Hüseyin’in mektubunda bizim Suriye’ye dönüşümüz “El Ansar’da esir olan arkadaşlar geldiler”, diye yazıyordu. O mektubun tarihinden de anlaşılıyor. Ne iyi yapmış o tarihi mektupları saklamışsın. Her biri tarihi birer belge onların. A: Seninle yaptığım bu uzun söyleşi de tarihe ışık tutacak Eyüp. peki yaşadığınız travmayı atlatabildiniz mi. kaç yıl sürdü kabuslar. Belki de hala sürüyordur. Tabi cevap vermek zorunda değilsin. E: Yaşadıklarımızın hepsi geride kaldı. İzleri kaldı mı? Elbette. Ama travmalar sona erince hoş bir anı olarak kalıyor. Filistinlilerin haklı davasında onlarla beraber olmak, İsrail saldırısına karşı onlarla omuz omuza savaşmaktan her zaman onur duydum. Filistinlilerin barış içerisinde, mutlu ve özgür yaşamayı hak ettiklerini düşünüyorum. Bundan dolayıdır ki Arafat’ın başlatmış olduğu barış sürecini her zaman destekledim. Çünkü onlar bunu hak ediyorlar. Kaynak: Adil Okay. 12 Eylül ve Filistin Günlüğü. Genişletilmiş II. Baskı. Ütopya yayınları. Ankara. 2009. |

