| “Devletin Kürt sorununda yaptığı suya sabuna dokunmayan bir makyajdır.” |
|
2000’li yıllar ile birlikte, gerek dünyada gerek ise ülkemizde emperyalistler tarafından yeni politikaların hayata geçirileceği görülmeye başladı. O günden bugüne ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri ve sonrasında yaşananlar, yapılmak istenenin çerçevesini daha iyi görmemizi netleştiriyor gibi. Yaşanan bu gelişmeler üzerinden özelde ülkemizin, genelde ise Ortadoğu’nun önemli sorunlarından olan biri olan Kürt Ulusal Sorunu noktasında yaşanan gelişmeler ve Kürt Ulusal Hareketi’nin içerisine girdiği sürece ilişkin Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü Öğretim Görevlisi ve Yazar Sibel Özbudun ile Devrimci Demokrasi Gazetesi’nin yaptığı röportajı güncelliği ve öneminden dolayı sitemizden, okuyucularımıza sunuyoruz. Devrimci Demokrasi (DD): Ulusal hareketlerin milliyetçilik ile yol aldığı ve ulus devlet sürecinin milliyetçilik ile tamamlanmak istendiği bir tarihsel kaide söz konusudur. Kürt siyasiler, biz milliyetçiliğe karşıyız diyerek demokratik ekolojik konfederalizm, demokratik özerklik tezini savunuyor. Milliyetçilik meselesi Kürtler bazında nasıl değerlendirilebilir? Kürt ulusal hareketi ile milliyetçilik ne hâlde, nasıl bir hâl alacak? “Size yol gösterilebilir, fakat Sibel Özbudun (SB): Ulusal hareket her zaman “milliyetçilik”le yol alacak diye bir kaide yok; bu bazen “yurtseverlik”; bazen de sosyalizm ile olur; olabilir. Özünde demokratik bir soru(n) olan ulusal sorunun “çözümünü”; her zaman bir milliyetçilik veya yıkıma özdeşlemek “doğru” olmaz, kanımca. Bu konuda kafa yorulması gereken şey, “ulus” kavramının Marksizm’deki yerinin nasıl bir yer kapsadığı, nasıl bir değişim geçirdiğine ilişkin sorgulamadır. Soruna ilişkin olarak Antonis Liakos’un ‘Dünyayı Değiştirmek İsteyenler, Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler?’[2] başlıklı yapıtına göz atmakta yarar olduğu kanısındayım. Tarihçi Antonis Liakos bu yapıtında sorunu, Marx ve Engels’ten bu yana ele almaktadır. Kitabındaki yolculuk, 1848’den XX. yüzyılın sonuna uzanan zaman kesitini kapsar. Hatırlayın, Üç renkli ve kızıl bayraklar altında Avrupa devrimlerinin yılı olan 1848, aynı zamanda Manifesto’nun da yılıdır. Modernlik için ilk düşünceleri de o sıralarda oluşturuyordu Marx, ama Paris Komünü’ne uzanan dönem Marksizmin modernizmle arasındaki bağları tamamlama fırsatını kaçırmaya yüz tuttuğu bir dönemi anlatır. Elbette üç renkli bayraklarla kızıl bayrakların yükseltilme nedenleri farklıydı. İlki Avrupa’nın büyük uluslarının güçlü biçimde doğuşunu, ikincisiyse işçi sınıfını selamlıyordu. Liakos hemen ilk bölümde, “Marx ve Engels’in ulus hakkında bir teorisi var mıydı, yok muydu?” diye sorar ve her iki düşüncenin de savunulduğunu, ama kendisinin ikinci görüşe katıldığını belirtir. Bence de Marksizm Rusya’daki devrimden önce sınıf sarmalı içinde ulusla adamakıllı ilgilenmiyor, onun çevresinde kuramsal bir yapı kurma endişesi taşımıyordu. O sırada asıl sorunu siyasal örgütlenme, iktidar ve devrim olan Marksizm’in ulus kavramının işe yarar olmadığını düşündüğüne kuşku yok. Ulus, sınıfın sahip olduğu netlik ve devinime sahip değildi. Marx ve Engels ulus kavramına ilişkin belirgin, somut, çözümlenmeye değer düşünceler ortaya atmaya gerek duymamıştı. Kapitalizmi yok etmeyi bir yanıyla sınıf savaşımına, bir yanıyla da tarihsel determinizme bağlayan Marksizm, yine de kapitalist devletin hem kendisi için var olup hem kendisinin yaratıcısı olarak tarihe sunduğu ulusu önüne koyamamıştı. Çünkü iktidar olmamıştı. Nasıl ki “işçilerin vatanı yoktu”, bir ulusa da gereksinim duyulmuyordu. Ne zaman sosyalizm işçi sınıfı adına iktidar oldu, o zaman kendisini kuşatıp koruyacak bir ulusal bilinç yaratma endişesini de sorunlarından biri olarak önüne koydu. Çünkü Marksizmin anlatmak istediği de vatansızlığın yüceltilmesi ya da her yerde vatana karşı savaşmak değil, işçi sınıfının egemenliği altında vatanla özdeşleşmek, önce kendisini ulusal ilan edip sonra da bütün ulusu kendine mal etmekti. Dolayısıyla reel sosyalizmden önce siyasal olmayan ulus kavramı, Ekim devrimi öncesinde ve sonrasında siyasallaştı. Bu arada komünistlerin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gitgide artan etkinliklerini kapitalist ülkelerdeki parlamentolar içinde kullanmaya başlamaları da savaş sırasında güçlenen ulus-devlet bilinci ile korumacılığını ister istemez pekiştirdi. Liakos bu arada işçilerin durumunun kötüleşeceğine iyileştiğini, okul aracılığıyla ulus olma hakkını savunan bir toplulukla özdeşleştiğini belirtir. ‘Milliyetçilik, günümüz siyasal kavrayışının bütün biçimleriyle en berbat ideolojisidir’ Sovyet iktidarı, ayrıca partiyi de ulusal ilan edip yetmiş yıl boyunca kendini böyle sundu; bir dünya sistemi olmayı başardığında ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını ete kemiğe büründürmek için daha uygun uluslararası koşullara sahip oldu, ama 1989’dan sonra bu şatoların da yıkıldığına tanık olduk. Modern uygarlık Batı’da ulusu güçlendirirken sosyalist ülkeler de aynı amacı taşımıştı, ama sonunda milliyetçiliğin ulusu bölen kirli bir ideoloji olduğu acı biçimde görüldü. İnsanlar ulus-devlete bağlılık yüzünden ulus, devlet ve yurt için savaşmaya koşullanıp kendini ötekilerden üstün görmeye, dolayısıyla her zaman kendi için yaşayan bir bilinç oluşturmaya başladıkça, milliyetçiliğin kökleri de güçlendi. Bu milliyetçiliğin çoğu Nazizme kadar giderken azı şimdi bizdeki ulusalcı oluşumlara uzanır. Dolayısıyla siyasallaşmış ulus, her durumda milliyetçiliğin anasıdır. Demek ki Batı kapitalizmi içinde ortaya çıkan milliyetçilik, geçmişin sosyalist ülkeleri içinde de farklı değildi. Neden sonra Sovyetler Birliği’nin dağılması ve sosyalist ülkelerdeki derin rejim değişiklikleri milliyetçiliğin herkesin elindeki en şanlı bayrak olarak dalgalandığı yeni bir Avrupa’ya yol açtı ki, bunun günümüz Avrupası’nda bile aşağılık bir soykırıma dönüşebileceğini Bosna’da, Sırp milliyetçiliğinin uygulamalarında gördük. Bütün sorun milliyetçiliğin günümüz siyasal kavrayışının ekseni ve bütün biçimleriyle en berbat ideolojisi olduğunu görmektir. Öte yandan, sosyalizmin siyasal sistem olarak çözülüşünden sonra bile sorgulanmamış milliyetçilik-yurtseverlik ikileminin sorgulanması da artık gündeme alınmalı. Bu ikisi arasında aşılmaz bir duvar çektiğini sanan dogmatik inanışlar, Sovyetler Birliği merkezli sosyalizm anlayışının sonucu olarak yurtseverliği yüceltmiş, ama içini inandırıcı biçimde dolduramamıştır. Oysa bugün, milliyetçilikle yurtseverlik arasındaki sınırları kaldırıp ikisini de rafa koyan yeni bir sosyalizm anlayışı, hem de küreselleşme karşıtı antikapitalist hareketin ruhunda apaçık durmaktadır. Neyin milliyetçisi olacağız, sorusu pekâlâ, neyin yurtseveri olacağız, biçiminde de sorulabilir. Değil mi ki evrensel insanlık aynı zamanda evrensel barış, adalet, demokrasi, insan hakları ve gezegenimizin doğasının küresel korunması düşüncesiyle birlikte asıl anlamını kazanacaktır, herkesten önce bu düşüncenin insanlarının yücelttiği yurtseverlik düşüncesinin de sonuna gelinmiş demektir. Şimdi tartışılması gereken kavram, gezegenimizin her yerinin yurtseveri olmak’tır. Yurtseverliğin çoğu, artık ne yazık ki enternasyonalizme götürmüyor. Bu çerçevede “demokratik ekolojik konfederalizm, demokratik özerklik” tezi sorunun “farklı”, ama Marksist olmaktan çok, “otonomist çözümüne” ilişkin siyasal bir öneridir. İvan İlliç’den, Murray Bookchin’den etkilenen bu görüşleri Marksizm’le ilişkilendirmek zor. Kaldı ki, gerekli de değil; zaten bu görüşün sahipleri de yoğun bir biçimde Marx’ı (ve Lenin’i) eleştirerek, “Kürt Halk Önderi, Marx düşüncesini ve gerçeğini aştı. Hatta eksiklerini ortaya çıkardı ve onların yerine doğrular koydu. Yine Marksizmin XIX. ve XX. yüzyıla özgü olan eskiyen ilkelerini de aştı, onun yerine yenilerini koydu”;[3] ya da “Marksizmi aştığımı söylemiştim. Milliyetçiliğin Marx’ı bile etkilediğini söylüyorum. Marx’ın yaptıkları İngiliz ve Alman milliyetçiliğini aşamadı…”;[4] veya “Burada esas ulaştığım nokta iktidar merkezli örgütlenmeleri, kurumları çözmem oldu. (…) İktidarı çözdüm. Yeni bir çözüm gücüne kavuştum. Kapitalist moderniteden kurtuldum. Bu öyle kolay değil. Bir Halkı Savunmada da bunları bulabilirsiniz. Ondan önceki savunmamda da bulabilirsiniz. Yeni savunmamda çok daha kapsamlı açtım bunları. Yeni savunmam çok önemli. Dünya çapında bir savunma. Kapitalist moderniteden kurtuldum. Türkiye’deki bazı aydınlar, İsmail Beşikçi onlar katı pozitivisttirler. Ulusal devlet anlayışından kendilerini kurtaramadılar. Kürtler adına mücadele ettiklerini söyleyenlerin bugün esamesi okunmuyor. Bu savunmamda Marksizmi aştığımı da söyledim. Marx, Lenin, Mao, kapitalizmin yedeğinden kurtulamadılar, ulus-devletin etkisinden kurtulamadılar, ulus-devleti aşamadılar. Almanya ve İngiltere milliyetçiliğinin, kapitalizmin Marx’ı nasıl kuşattığını biliyoruz. Zaten Marx ve Lenin, Hegelcidirler, Hegel’in soludurlar. Hepsi için aslında Sol Hegelisttirler diyebiliriz,”[5] diyorlar… Yeri gelmişken, bu cümlelerin Marx (ve Lenin) bir yana, Hegel’e yapılmış bir haksızlık olduğunu vurgulayalım: Sanırım burada ifade edilmek istenen, kabaca şu: “Hegel ulus (-devlet)i bir ‘mutlak’ olarak görüyordu; bir (sol) Hegelci olarak Marx da onu aşamamıştır.” Oysa -burada uzun uzadıya felsefî tartışmalara girmek gereksiz de olsa- şunu hatırlatmak gerek; Marx’ı Hegel geleneğine bağlayan, onun “diyalektik” kavrayışıdır; bir başka deyişle, “Gerek Hegel, gerekse Marx, sunumların başlangıcında matematiği andıracak bir yolda katı bir özselliği betimleyen hiçbir tanım vermezler; bunun yerine, kendisinden başlanan bir form çözümlenir ki, bunun daha öte evrimi özün çelişkili momentlerini gelişimleri içinde gösterir. Açıklamalarında hiçbiri, geride kalan her şeyin kendiliğinden onların yapısına uyacağı tek tek fotoğraf karelerini önümüze getirmez; deyim yerindeyse bütün bir film sunarlar: Kareler başka karelere yerini bırakır, nesne hareketinin akışı içinde sunulur.”[6] ‘Kürt hareketinde bir saflaşma ve yeniden biçimlenme söz konusu’ DD: Kürt Ulusal Hareketi’nin özellikle 2000’li yıllardan itibaren kimlik ve kültür politikalarını esas alan bir yönelim içinde olduğunu görüyoruz. Bu politika yapış tarzına baktığımızda “Ulusal sorun Pazar sorunudur” tezi yıkıldı mı? Kürt Ulusal Hareketi’nin gidişattı verili durum üzerinden nasıl bir rotaya giriyor? S.Ö: Sanırım yukarıda vurguladıklarım, “ulusal sorun pazar sorunudur” “tezi”ne ilişkin görüşlerimi yeterince ifade etmekte. Gelelim, DTP’nin yönelişlerine. Burada bir-iki noktaya değinmekte fayda var. Bunlardan ilki, kanımca Başkan Ahmet Türk’ün, “Gerçekçi olmak lazım, biz ütopyamızla bir dünya kuramayız. Bunu arkadaşlarımıza da anlatmaya çalıştım, siz gerçekçi olmadığınızda toplumsal realiteyi görmediğinizde Türkiye’nin hassasiyetlerini bilerek siyaset yapmadığınızda hayal kırıklığına uğrarsınız. Bazı arkadaşların söylemleri bize umutla bakan kişilerin umutlarını kırıyor, o çıkışlar çözüme hizmet etmiyor. Geçmişte, şahin olup da tüyü dökülen kuşlara dönenleri çok gördük,”[7] dediği kesitte, Kürt hareketinde, sonucunu şimdiden kestirmenin mümkün gözükmediği bir saflaşma ve yeniden biçimlenme söz konusu. “DTP içinde genç kuşağın daha şahin ve daha milliyetçi bir tutum içinde olduğu görülürken, ak saçlıların daha birleştirici ve daha mutedil bir tutum içinde oldukları söylenebilir,” diyor Hüseyin Yayman. [8] Bu duruma bağlı ve ikinci olarak da, “Çözüm” denilen şeyin tanımının da farklı olduğu… Örneğin, “Kürt milliyetçiliği somut ve canlı bir hâlde gündemdedir artık. Buna bir de emperyalistlerin bir yönetim ve savaş stratejisi olarak milliyetçiliği tahrik ettiği eklenirse, yeni uyananlar için kâbus şimdi başlıyor!”[9] diyen Aysel Tuğluk’un, “Kemalistler, sol, muhalif ve aydın çevreler Kürtlerle uzlaşmanın kaçınılmazlığına inanıyorsa, ılımlı İslâm denilen ve aslında ne olduğu, nasıl tanımlanacağı çok da belli olmayan ve tamamen ‘imparatorluk’ güçlerinin imalatı bu projeye karşı modern aklın ve demokratik kültürün birbirini kabul eden zemininde buluşabilmeli.”[10] sözlerini, ya da “Biz Cumhuriyetin ilkelerine bağlıyız, Cumhuriyeti reddetmiyoruz. Gelin bu Cumhuriyeti demokratikleştirelim diyoruz. Cumhuriyetin demokratikleşmeye ihtiyacı var. Aksi hâlde devlet batar, iflas eder.”[11] diyen Öcalan’ı referans alırsanız, sorun bireysel haklar çerçevesinin genişletilmesiyle çözüme kavuşturuluyor demektir; bu durumda, “azınlık hakları”nın talebi bile sorunlu hâle gelecektir. Bunun somut örneği, bireysel/kolektif (azınlık) hakları sorununu hâlen çözümleyememiş olan ve bu alanda konjonktürel olarak salınıp duran Fransa’nın durumudur. (Öte yandan, diğer Avrupa devletlerinin durumunun daha iyi olduğunu söylemek de mümkün gözükmüyor.) Ve nihayet, “kurucu unsur” ifadesinin sorunluluğuna Hrant Dink yeteri kadar dikkati çekmişti, anımsarsanız: “Kürt ve Türk kurucu unsur ise Ermenileri (ya da diğerlerini) ne yapacaksınız?” Öte yandan, Urfa’da “Türkiye bir çiçek bahçesidir. Etnik kimlik kişinin şerefi, devletin iftiharıdır. Teröre başvuranları ‘Yanlış yapmayın çocuklar’ diyerek kazanacağız,” diyen Deniz Baykal’ın ötesinde bir şeyler söylemek gerektiği de ortada. Peki ne olabilir/olmalıdır bu “şey”ler? Yukarıda da değindiğim gibi, Kürt hareketi temsilcilerinin görüşleri, iki uç arasında salınmakta: 1) Devletini kurma; 2) T.C. Devleti içerisinde kalarak çeşitli ittifak stratejileri çerçevesinde onu “demokratikleştirme”. Dikkat ederseniz, birbiriyle ne denli zıt görünürse görünsün, her iki “çözüm” de bir şeyi bir “varsayım” olarak, tartışmasız kabul ediyor: T.C. Devleti… Oysa galiba sorun, farklı bir şeyler tahayyül edebilmekte: Neden bütün kültürel grupların eşitlikçi bir etkileşim içerisinde kardeşçe yaşayabileceği, kimliğini özgürce geliştirebileceği, karar alma süreçlerine herkesin katılabildiği, emek ekseninde örgütlenmiş bir “Toplumsal Cumhuriyet”i hedef olarak önümüze koymayalım? Kanımca böyle bir tahayyül, aynı zamanda, “kimlik-sınıf” zıtlaşması üzerine dayanan post-modern tartışmaları da aşmanın bir yoludur. ‘Derin Devlet’ denilen şeyin görevi kurulu düzeni korumaktır’ DD: Ergenekon operasyonları ile birlikte devletin kırmızı çizgilerinin aşıldığı, Kemalizmin tasfiye edildiği yorumları yapılıyor. Gerçekten de emperyalizmin tahakkümü altında bu tasfiye süreci kendini dayatan bir zorunluluk mu? Ergenekon operasyonları kapsamında Türkiye’de yaşananlar ile Kürt ulusal sorununu arasında nasıl bir parelellik kurulabilir? S.Ö: Kemalizm, resmi ideolojidir; Ergenekonlarla tasfiye falan da edilemez… “Derin” Devlet, egemen sınıfın “raison d’état”sıdır/ “hikmet-i hükümeti”dir. Yani Susurluk, Şemdinli, Ergenekon’dur; ve tüm bunlar Fikret Başkaya’nın ifadesiyle “İstisna değil, kuraldır”. Bu bağlamında Ergenekon bir “son” olmayacaktır; olamaz da. Çünkü, “Derin Devlet” denilen şeyin görevi kurulu düzeni korumaktır. “Bu operasyon kontrgerillanın start verdiği ve soruşturma için resmi mutabakat sağladığı bir operasyondur. Bir yere yazın! Bu düzende kontrgerilla soruşturur, fakat soruşturulamaz,” diyor Mahmut Alınak haklı olarak. Hatırlayacaksınız; Sosyalist Blok’un çöküşünden sonra Batı ülkelerinde “Gladio”ları “tasfiye” operasyonu başlamıştı. Peki, devletin, adını koyalım, burjuva devletinin öz savunma refleksi böylece kendiliğinden yok oldu mu? “Derin devlet”, “kontrgerilla”, “Gladio” vb. olarak ifade edilen şey(ler) “demokratik” olarak nitelenen devletlerin, gerekli görüldüğünde kendi kurallarını çiğneyerek sürdürücüsü olduğu rejimi savunma refleksinden başka bir şey değildir; bu düzlemde zaman zaman yeni yapılanmalara gidilebilir; gerekli görüldüğünde tasfiyeler gerçekleştirilebilir; ama devletin kendi yasalarını çiğnemek pahasına rejimi savunma refleksinden vazgeçilemez. Yukarıda Kemalizm’in Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “kurucu ideolojisi” olduğundan söz etmiştim; bu ideolojinin egemen sınıf(lar) elinde esnek bir biçimde uygulanabildiğini gözden kaçırmamak gerek. “Misal?” mi: 1920’lerin liberal, 1930’ların devletçi kapitalizmi; 1950’lerde hızlı, kontrolsüz liberalizasyon; 1960’larda “planlı kapitalizm”e (?) geçiş… ‘Kemalizm, Anadolu’da sermayenin Türkleştirilmesi edimidir’ Ya da 1990’larda Kürt bölgelerinde taş üzerinde taş bırakmamak”tan söz eden şahin generaller ile el ele Diyarbakır’a gidip “Kürt realitesini tanıyoruz” diyen Süleyman Demirel ve Erdal İnönü ikilisi. Tüm bu gelişmelerin “kahramanları”nın Kemalizm adına davrandıkları göz ardı edilebilir mi? Şu hâlde vurgulayayım; Kemalizm, Anadolu’da “sermayenin Türkleştirilmesi” edimidir; kapitalistleşmenin “yerli” versiyonu ya da “Türkiye Türkçülüğü”nden başka bir şey değildir. Bu “temel yönelişi” dışında, alabildiğine esnek bir edimler spektrumunu içerdiği, içermesi gerektiğinin bilincindedir Türkiye’nin egemenleri. Bakmayın medyada kopa(rtıla)n patırtıya; bugün “Ergenekon” adıyla anılan dava sürecinde emin olun en az deşifre olacak olan, Kürtlere yönelik “derin devlet” operasyonları olacaktır. AKP, bu konudaki bilgi kırıntılarını bir şantaj unsuru olarak sürüyor masaya. Ancak mevcut iktidarın bu dava sürecinden beklentisi, Türkiye’nin demokratlaşması ya da yakın tarihiyle hesaplaşması değil, kendi elini genişletebilmek, TSK ve sivil bürokrasi içerisindeki, kendi deyişleriyle “laikçiler”i nötralize edebilmektir. Bu dava sonlandığında Kürtler ve biz sosyalistler, ülkenin sorunlarına duyarlı insanlar, belleklerimizi tazelemiş olmakla kalacağız. DD: Obama’nın ABD Başkanı olmasının getireceği yeni dünya konjonktürü, AKP’yi demokrasi yolunda ilerlemeye yine mecbur bırakabilir. Kürt sorununu, “Ortadoğu’da emperyalizmin ilerleyişi için çözülmek zorunda olan ciddi bir engel” şeklinde değerlendirmek mümkün mü? SÖ: Dilerseniz, önce Obama’nın “demokratikleşme” konusunda bir “umut”u temsil edip etmediğini tartışalım… Biliyorsunuz, bu konuda Türkiye medyasında da ciddi bir “öfori” yaşandı. Sıradan ABD’li için Obama’nın gerçek ve nafileliğe mahkûm bir değişim istemine denk düştüğü, bir gerçek.Bu muazzam değişim istemine karşılık vermek için Obama Bush döneminde çığırından çıkmış bazı aşırılıklara karşı kimi düzeltimlere gidecek kuşkusuz: Kapanması daha Bush yönetimi döneminde gündeme gelmiş Guantanamo üssünün kapatılması; Küba üzerindeki baskıların kaldırılmasa da: bu konuda Florida’daki Küba kökenlilere net taahhüdü var Obama’nın, hafifletilmesi, işkence iddialarının biraz daha ciddiye alınması. Ama-vurulmadan, bir skandala kurban gitmeden, bilgisayar sayımının azizliğine uğramadan- salt seçilebilmiş olması bile Obama’nın, -kendi iradesinden bağımsız olarak- ABD’nin XXI. yüzyılda dünyayı dönüştürmeye kararlı olduğu bu cehenneme yönelik, esasa müteallik bir şey yap(a)mayacağının göstergesidir. Hele ki ABD stratejisinin tümüyle üzerine yerleştiği iki alanda: Ekonomi ve Orta Doğu. Dünyanın büyük bölümünü teslim alan öforiye karşın iki kesimin Barack Obama’nın başkanlığından somut ve köklü bir değişiklik beklememesi de bu öngörüyü doğrular mahiyettedir. Bu kesimlerden ilki, ABD’nin muhafazakâr çevreler, Obama’nın seçim kampanyasına milyonlarca dolar akıtan sermaye kesimleri ve yönetici elit: Örneğin ABD’de iş çevrelerinin temsilcisi Wall Street Journal’in 2 Temmuz 2008 tarihli yorumu, “3. Bush Dönemi” olarak tanımladığı “yeni dönem”de, Obama’nın “hızla önceki tutumlarını terk ederek merkeze doğru koştuğunu” keyifle saptıyor ve soruyor: “Bir Demokrat’ın, Bush’un bu kadar çok karalanan gündemini rehabilite etmeye başlayacağını kim düşünebilirdi?” Obama’dan “köklü değişiklik” beklemeyen ikinci grup ise, Orta Doğulular. Onlar, “Yönetim değişikliğinin, başta Ortadoğu’da olmak üzere temel çıkarlarımızı değiştirmediği konusunda sizi temin ederim” sözlerini Bahreyn’de bizzat Robert Gates’in ağzından duydular. Başkanlık yarışına henüz soyunmuşken, “İran’ın nükleer silah sahibi olmasına hoşgörü göstermeyeceğini”, “İsrail ile stratejik ittifaktan taviz verilmeyeceğini” ilan eden bir başkandan bir şey beklemenin abes olduğunu, demokrat ya da cumhuriyetçi. ABD başkanları konusunda engin deneyim birikimlerinden biliyorlar. Ekonomik yapı ve Orta Doğu; ABD’nin XXI. yüzyıl stratejisini belirleyen bu iki temel alanda aslî bir değişiklik gerçekleşmeyecekse, başkanının teninin siyah, gözlerinin mahzun, annesinin hippy, dedesinin Kunta Kinte olması neyi değiştirir ki? Ama şurası doğru; Kürtler’de ABD yanlısı bir eğilim güçlenmiştir…Dahası, Kürtlerin “ABD ile ayrı anlaşmaya hazır” oldukları duyuruluyor bir haberde, ve şöyle devam ediliyor. “Irak’taki Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başkanı Mesut Barzani, SOFA’yı görüşme gündemiyle Amerika’da temaslarda bulunurken; Suudi el Vatan gazetesi Kürt liderin ayrı bir anlaşma seçeneğini ele aldığını yazdı. Buna göre Irak’ın diğer bölgelerinden çekilecek ABD birlikleri kuzeyde konuşlandırılabilecek…”[12] Bu bağlamda, Muhammed El Semmak’ın “Bağımsız devlet konusunda ABD’ye bel bağlayan Kürtler, Washington’ın kendilerini daha önce nasıl yüzüstü bıraktığını unutmamalı,”[13] uyarısı asla kulak ardı edilmemeli, kanımca. ‘Devletin Kürt sorununda yaptığı suya sabuna dokunmayan bir makyajdır’ DD: Devletin kırmızı çizgilerine rağmen ordunun Kürt sorunu konusunda sorumluluğu hükümete devrettiğini, yani ordu ve hükümet arasında bir uzlaşma olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu kadar çelişkinin olduğu bu süreçte TRT Şeş, Kürt sorununa bir yanıt teşkil eder mi? SÖ: Ben, devletin “Kürt Sorunu”ndaki “tedbirleri”nin, suya sabuna dokunmayan “makyaj”lardan öte bir anlam taşıdığı kanaatinde değilim. Sizin verdiğiniz dahil, örnekler de bunu doğruluyor… Dilerseniz, bir iki tane de ben ekleyeyim: “Bolu F Tipi Cezaevi’nde telefonda Kürtçe konuşan mahkûmlar tebligatla uyarıldı: Kürtçe konuşmaya devam ederseniz bu olumsuz davranışa yönelik gruplaşma sayılacak.” “20 Kasım 2006’da Elbistan E Tipi Cezaevi’nde tutuklu Abdurrahman Oral, annesi Hacire Oral ile telefonda Kürtçe konuşmasına izin verilmesini istedi. 71 yaşındaki anne Oral, cezaevi idaresinin talebi üzerine Adana Dağlıoğlu Polis Karakolu’na çağrıldı ve ne kadar Türkçe bildiği konusunda uygulama yapıldı. “Yüksekova İlçesi’nin DTP’li Belediye Başkanı Salih Yıldız’ın Ramazan Bayramı nedeniyle ilçe merkezine astırdığı Kürtçe pankartın polisler tarafından indirilmesi gerginliğe yol açtı. Pankarttaki yazının, ‘Yüksekovalıların Ramazan Bayramı Mübarek Olsun’ anlamına geldiğini belirten DTP’li Belediye Başkanı Yıldız, şöyle konuştu: ‘Bu Kürtçe pankart bayram vesilesiyle bir mesajdır. Bayramlar insanların toplumsal ve sosyolojik bir gerçeğidir. Avrupa’nın birçok ülkesinde ve eyaletinde resmi dil dışında birçok dil kullanılıyor. Silopi, Cizre, Şırnak, Diyarbakır’da Kürtçe pankartlar asılınca suç olmuyor. Burada neden suç oldu anlamıyorum.”’ Vb.leri, vb.leri. ‘AKP Kürt illerinde Gülen’in çözümünü hayata geçirmeyi hedefliyor’ DD: “AKP Güneydoğu’da seçimleri kazanırsa Kürt Sorunu çözülecek” diye bir anlayış hâkim. Kürt ulusal hareketini tasfiye etmek isteyen bu anlayışın, Kürt meselesini çözmek istediğini söylemek mümkün mü? SÖ: AKP, Kürt illerinde “Fethullah Gülen çözümü”nü ABD için hayata geçirmeyi hedefliyor… Bunu son dönemlerde gazete sayfalarına yansıyan pek çok haberle doğrulamak mümkün. Örneğin, “Fethullah Gülen’e yakınlığı ile bilinen Abant Platformu, Kürt sorununa da el attı,” denilmekteydi Ebru Toktar’ın haberinde [14] ya da, “Cumhurbaşkanı Gül, Fethullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen Abant Platformu Yönetim Kurulu üyelerini Çankaya Köşkü’nde kabul ediyor. Abant Platformu Yönetim Kurulu Eşbaşkanı Prof. Mete Tunçay, randevunun verilmesinin kişisel olarak kendisini çok memnun ettiğini belirterek, ‘Bu ziyareti bir manevi destek olarak da yorumlayabilirsiniz’ dedi,”[15] haberinde olduğu üzere. ‘DTP amatörce dini argümanları kullanmaya başladı, Kürtler içerisinden dindarlaşma artıyor’ DTP ve AKP’ye mesafeli Kürt aydınlarından Altan Tan, Taraf gazetesindeki Neşe Düzel ile söyleşisinde bölgedeki dindarlaşmayı şöyle açıklıyordu: “DTP oy kazanabilmek için, halkın dini inanışlarıyla ters düşmemek için çok amatörce bazı dini argümanları kullanmaya başladı... Kürt halkındaki dindarlaşma Türkiye ortalamasının üzerinde. Sadece Türkiye’de değil, bütün Ortadoğu’da İslâmlaşma artıyor.” Tan, dindar Kürtlerin PKK’ye bakışını da şöyle değerlendiriyordu: “Dindar Kürtler PKK’ye olumsuz bakıyorlar. BAAS partisi gibi görüyorlar. Dindar Kürtler, bir dönem PKK’nin Kürt kimliğiyle ilgili taleplerini ve mücadelesini ‘anlaşılabilir’ buldular. Sistemle çatıştığından ve Diyarbakır Cezaevi’ndeki akıl almaz işkencelerden dolayı PKK’ye sempati duydular. Ama PKK’nin sekülerleştirmeye çalışan ve dini, kültürün sadece bir parçası olarak gören laikçi bakış açısı ortaya çıkınca bu sempati antipatiye dönüştü.”[16] Bu “dindarlaşma” eğilimine etkinlik alanlarını Kuzey Irak’a taşırmış bulunan Gülen Cemaatinin siyasal “nüfuzu”nun etkisi eklenecek olursa, [malûm, Nur cemaatinin K. Irak’ta 8 okulu var; şimdilerde de bir üniversite açma çabası içindeler. Eğitimin Türkçe yapıldığı, bazı derslerin İngilizce okutulduğu, Kürtçe’nin ise (Sorani) seçmeli ders olduğu “bu okullarda Kürt bölgesinin elitlerinin çocukları eğitim görüyor. Uzmanlar, bu okullardaki müfredatın BOP projesine destek verecek şekilde düzenlendiği görüşünde hemfikir. Sözkonusu okullarda bölgenin yerel yöneticileri ile KDP ve KYB yöneticilerinin çocukları dersler alıyorlar. Bunlar içerisinde KDP Politbüro’sundan Fadıl Mirani’nin oğlu ve KYB’nin etkili isimlerinden Şilan Karani’nin kızı ile yine KYB’den birçok üst düzey yöneticinin çocukları yer alıyor. Ayrıca okullarda, Türkmen Cephesi’nin etkili isimlerinin çocukları da eğitim görüyor. Irak Türkmen Cephesi’nin en üst yetkililerinden olan Yunus Bayraktar’ın çocukları da bunlar içerisinde bulunuyor. Erbil yönetimi tarafından Erbil merkeze bağlı Nilüfer ile Işık okullarına şimdiye kadar 500 bin dolar yardım yapıldı. Süleymaniye idaresinde çoğunluğa sahip KYB yönetimi ise Selahattin Eyyûbi ile Özel Süleymaniye Kız Koleji’ne para yardımının yanı sıra bu okullar için yeni ek binaların yapılması için bedava arazi tahsisi yaptı.” [17]] AKP’nin bir yandan ülkede “Kürt Sorunu”nun çözümü için soyunduğu rol, bir yandan da bölgede üstlenmeye gönüllü olduğu misyon ortaya çıkar. Sanırım bu son örnek bile, AKP-MGK arasındaki “ben sana mecburum hâli”ni yeterince izah etmektedir. Askerî cenahın, silahla yok edemediği “Kürt Hareketi”nin “İslâmîleştirilme” yoluyla ihata edilmesini denemeye değer bir seçenek olarak gördüğü belli. Bir başka deyişle, AKP girişimleri, ya da “Fethullahçı çözüm”, belki gerçekten de bir “çözüm”dür; ama Kürtlere dışarıdan dayatılan, Türkiye’deki egemen güçlerin tasarımları ile ABD’nin bölgeye vermeyi düşündüğü “şekil ve şemal” çerçevesinde biçimlendirilmiş, dolayısıyla da Kürtler’in hayrına olmayacak bir çözümdür… Her şeyin özeti ya da özetin özeti olarak son bir şey daha: Ulusal sorunun çözümü her zaman pozitif olmak zorunda değildir; yer yer negatif “çözüm(süzlük)” de, pozitifin yerine ikame edilebilir; ediliyor da… NOTLAR [1] Sang H. Kim. [2] Antonis Liakos, Dünyayı Değiştirmek İsteyenler, Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler?, İletişim Yay., 2008. [3] Abbas Türkmen, “Marx’ın Hataları Düzeltiliyor, Eksikleri Tamamlanıyor”, Alternatif, 14 Eylül 2008, s.8. [4] Abdullah Öcalan, “Penceremden Görünen İki Ağacı da Kestiler”, Analiz, Yıl:1, No:3, 22-28 Kasım 2008, s.8. [5] Abdullah Öcalan, ANF, 28 Kasım 2008 [6] Reinhard Jellen, “Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in Tinin Fenomenolojisi ve Marksizm”, Baykuş Felsefe Yazıları Dergisi, Eylül 2008, sayı:3, s.198. [7] Ahmet Türk, “Kürt Sorununda Devlet de Değişmeli Biz de”, http://yenisafak.com.tr/Roportaj/?t=29.08.2008&i=136280 [8] Hüseyin Yayman , “DTP Kongresi ve Kürt Siyasetinin Kritiği”, Radikal İki, 13 Temmuz 2008, s.4. [9] Aysel Tuğluk, “Pozitif Milliyetçilik”, Radikal İki, 23 Aralık 2007, s.1. [10] Aysel Tuğluk, “Geri Dönüş”, Radikal İki, 3 Şubat 2008, s.1-4. [11] Abdullah Öcalan, ANF, 17 Eylül 2008 Tarihli Avukat Görüşme Notlarından. [12] “Kürtler ABD ile Ayrı Anlaşmaya Hazır”, Radikal, 1 Kasım 2008, s.12. [13] Muhammed El Semmak, “Kürtlere ABD’den Dost Olmaz”, Müstakbel, 23 Haziran 2008 [14] “Sansürsüz Kürt Sorunu”, Akşam, 7 Mart 2008, s.11. [15] Sefa Kaplan, “Randevudaki Mesaj”, Hürriyet, 17 Mart 2008, s.20. [16] aktaran: Oral Çalışlar, “Doğuda Dindarlaşma Türkiye Ortalamasının Üstünde”, Cumhuriyet, 11 Mart 2008, s.4. [17] “Kuzey Irak’ta ‘Gülen’ Üniversite”, Birgün, 20 Şubat 2008, s.4. |

