Bizim sosyalizmimizde... (II)

Herşeyden evvel, komünist bir öncü olacak mıdır? Kesinlike olmalıdır. Çünkü, tüm sınıf ayrılıklarının kaldırılmasına, bu sınıf ayrılıklarının dayandığı tüm üretim ilişkilerinin kaldırılmasına, bu üretim ilişkilerinin karşılığı olan tüm sosyal ilişkilerin kaldırılmasına, bu sosyal ilişkilerin sonucu olan tüm fikirlerin devrimcileşmesine öncülük yapılmadan, kendiliğinden, dünya çapında komünist bir topluma varılamıyacağı kesindir. O nedenle komünist bir öncülük şarttır. Pekii, tüm bunların, içerden ve dışarıdan gerçekleşmesini engelleyecek güçlere karşı, garantör kimdir? Tabii ki, proletarya diktatörlüğüdür. Dikkat buyrun! TOTAL-iterizm demiyoruz. Bir DİKTATÖR iktidarından bahsetmiyoruz. Proletarya diktatörlüğü diyoruz. Sanatçının, bilim insanının ve entelektüelin özgürce kendisini ifade etmesi, mesleğini özgürce icra etmesi için, proletarya diktatörlüğü diyoruz. Bir düşünün! Ortalama her gün 3 kadının öldürüldüğü ya da ırkçılığın olduğu bir toplumda, sanatçı özgür olabilir mi? Kadınların öldürülmediği, sanatçının, dizginlerinden boşanırcasına bütün yaratıcılığı ile sanatını özgürce icra edebileceği bir toplumun garantörü olarak, proletarya diktatörlüğü diyoruz. Tek bayrak, tek millet, tek vatan zulmünün, yaşanmadığı bir toplumda, entelektüelin, kendini özgürce ifade ettiği bir toplumun garantörü olarak, proletarya diktatörlüğü diyoruz. Bütün bir yaşamın, sabahtan akşama kadar, şeyh, hoca, medyum, falcı tarafından hurafelerle belirlenmediği, bilim insanının özgürce üretebildiği bir toplumun garantörü olarak, proletarya diktatörlüğü diyoruz.
Proletarya diktatörlüğü demek, bilinçli çarpıtmaların ve karalamaların iddia ettiği gibi, tüm bir toplumun ve bu arada sanat, bilim ve  entelektüel camianın ensesinde boza pişirmek demek değildir. Tabii ki, “Yavuklu yerine mavzere boşuna mı sarıldım” diye soranlar, “yıllarca onlar yedi, şimdi yeme sırası bende!” diyecekler olacaktır. “Ayaklar baş olmalı!” deyip, “nedir yahu bu sanatçı manatçı” diye itiraz edenler olacaktır. Bu anlayışların değişmesi için, ama her halükarda bu zihniyetin iktidara gelmemesi için de, proletarya diktatörlüğü gerekmektedir. Dolayısıyla, proletarya diktatörlüğünün görevi, amacı, bütün bir toplumu olduğu gibi, onun bir parçası olan, sanat, bilim ve entelektüel camiayı, komünizme giden yolda korumaktır.
Arkadaşlar, burada, sanatçılara, entelektüellere ve bilim insanlarına çok ama çok önemli görevler düşmektedir. Herşeyden evvel, onların, eleştirisine, görüşlerine ve hatta karşı çıkmalarına ve tüm bunları, kendi uğraş alanlarında icra etmelerine ihtiyaç vardır. Bu sadece arzu edilmemmeli aynı zamanda teşvik de edilmelidir. Yok öyle yağma! Hindistan’daki devrimci isyancıları destekledi diye, roman yazarı Arundhati Roy’u bugün övecek, yarın bir gün
sosyalist iktidarın yapmayı planladığı bir baraja karşı geldi diye de, çevreci Arundhati Roy’u yerin dibine mi batıracağız.  Ne diyeceğiz? Emperyalizmin ajanı ya da karşı-devrimci mi ilan edeceğiz? Hayır!
Bob Avakian’ın, Yeni Sentezi’ni tanıtan metinde şöyle deniliyor:
“Çok temel düzeyde, dünyayı anlamak için entelektüel heyecana ihityacımız var. Herhangi bir zamandaki, heyecan, tartışma, deneyim, yani entelektüel atmosfer, bizlere, toplumun görüntüsü altındaki çalkantıya bakabilmek için bir pencere açar. Bu çalkantı içinde ilerleme ve çözüm yolları olası hale gelir. Buda, bizlere, nerelerde tek yanlı davranıldığını veya yanlış yapıldığını görmemize yardım eder. Bu olmadan, parti ve kitleler arasındaki, diyalektik tek yönlü olma eğilimi gösterir. Hem eleştirel ve hem de yaratıcı ruh körelir ve biter.”
Arkadaşlar, buradaki amaç, küçük burjuvaziye şirin gözükmek değildir. Bolca demokrasi uygulayarak çok daha üst düzeyde bir demokrasi elde etmek değildir. Burada amaç, sosyalizmin mevcut çelişkilerinden korkmayıp, sanatçıları, bilim insanlarını ve entelektüel camiayı, bütün bir insanlığın komünizme doğru ilerleyişinde, işin içine katmaktır.
Onun için yaratıcı ruhu körelten şeylerden biri de resmi ideolojidir.
Tamam, kabul! Komünist öncü olacak. Tamam, kabul! Proletarya diktatörlüğü olacak. Ve tabii ki, bunların bir ideolojisi de olacak. Fakat, bütün bir toplumu nasıl olur da resmi bir ideolojiye dolarsınız?
“Ey, sen! Hemşire olacaksan, benim ideolojimi kabul etmek zorundasın. Yoksa, sana hastanede yer yok” mu diyeceksiniz? “Ey, sen! Cem Yılmaz! Filmlerini bu ülkede yapacaksan, benim ideolojimi benimseyeceksin, aksi taktirde, Filmlerinin yayınlanmasına da müsade etmem” mi diyeceksiniz?  Benzetmesini beğensenizde beğenmesenizde, Yılmaz Güney’in, aşağıda aktaracağım sözleri, bizi şimdiden uyarıyor: “Sanat bir silahtır, tüfektir; (...)Sanatın kendine özgü bir dili vardır, sadece sanata ait olan bir dil. Bu dile tamamen ve mutlaka saygı gösterilmelidir. Sanatın diline saygı göstermezseniz, o zaman bu silah sizi öldürür. Geri tepme özelliği vardır.” (ABD Devrimci Komünist Partisi’nin haftalık gazetesi Devrimci İşçi’nin Yılmaz Güney’le yaptığı mülakattan (1 Ekim 1992) aktaran Kazanılacak Dünya, sayı: 1, s. 76)

 
Share