Bizim Sosyalizmimizde... (I)

Geçenlerde, Mesele dergisinin önümüzdeki Şubat ayında çıkacak olan sayısı için heykeltraş Mehmet Aksoy’la (hani şu ucube heykeli yapan) bir mülakat yaptım. Soru-cevap boyunca, “bizim sosyalizmimiz, şu mevcut düzenden sanat konusunda da temelden nasıl farklı olacak” sorusu kafamı kurcalayıp durdu. Mülakatın ardından bu sefer başka bir husus canımı sıkmaya başladı. Teybi kapatıp, derin bir sanat-sosyalizm sohbetine dalınca, yıllardır TKP geleneğinden gelen Aksoy’un, sanat ve sosyalizme ilişkin düşüncelerinin, özünde, evvelden benim de yıllardır savunduğum fikirlerden farklı olmadığını gördüm ve utandım.
Nasıl oluyordu da, yıllardır Sovyet revizyonizminin çizgisinde olan Mehmet Aksoy’la, benim gibilerinin eski fikirleri aynı paralel de buluşuyordu?
5 Şubat’ta, Avrupa Demokratik Gençlik Hareketi’nin davetlisi olarak katılacağım Yılmaz Güney Festivali’ne sunacağım tebliğde bu ve buna benzer sorunları irdelemeye çalıştım. Bir kısmını daha şimdiden paylaşmak isterim:
Arkadaşlar, şimdi biraz da, geçmişle bağı içersinde, bugün, sanata nasıl bakmamız gerektiğine ilişkin huzurlarınızda sesli düşünmek istiyorum. Komünist hareketin tarihçesinde, özelliklede sosyalist iktidar tecrübelerinin yaşandığı Sovyetler Birliği’nde ve Kızıl Çin’de, toplumun devrimcileştirilmesi ve devindirilmesinde, muazzam devrimci deneyimler, muazzam kazanımlar elde edilmiştir. Bunları, tek tek burada sayacak değilim. Bu sosyalist iktidar tecrübelerinde yenildiğimizde bir gerçektir. Yenilginin nedeni, dışarıda değil içeridedir. Sosyalist toplumun, bağrında daha hâlâ eski toplumsal ilişkileri taşıması, yeni bir burjuvazinin doğmasına imkan tanımaktadır. Dolayısıyla yaşadıklarımız, bu burjuva sınıfla proletarya arasındaki çatışmanın bir sonucuydu. İyi ama, bizim hiç mi kabahtimiz yoktu? Hiç mi hata yapmadık? Kuşkusuz yaptık. Fakat bunlarında tümünü burada sıralamam mümkün değil.
Herhalükarda, 1871 Paris Komünü ile başalayıp, 1917 Ekim Devrimi, 1949 Çin Devrimi ile devam edip,  1966 Büyük Proleter Kültür Devrimi ile en ileri noktaya varan ve maalesef 1976’da, Çin’deki karşı devrimci darbeyle neticelenen komünizmin birinci evresi kapanmıştır.
Bugün, iki şeyi söyleyemeyiz. Birincisi, ‘geçmişte yaptıklarımızın tümü doğruydu” diyemeyiz. Bu doğmatizmdir. İkincisi, ‘geçmişteki herşey, çok ama çok kötüydü, bundan sonra, artık bizim proletarya diktatörlüğümüz olmayacak” deyip, burjuva demokrasisinin çiçeklerinden bir sosyalizm bahçesi kuramazsınız. Geçmişin hatalarından kopulması zaruridir. Ben, sanatla bağı içersinde işte bu hatalara değinmek istiyorum. Zira, bu hatalar,
bir gen misali, komünist harekette, nesilden nesile, aktarıla aktarıla bugünlere gelmiştir.
Sırtımızdaki önemli kamburlardan bir tanesi, gerçek/doğru meselesidir. Uluslararası Komünist Hareket’te, önemli ölçüde, gerçeği ve doğruyu kendi tekelinde gören, ona sınıfsal bir boyut katan, epey hatalı bir anlayış sözkonusuydu. “Sınıf kökenin işçiyse, tamam, yırttın.
Senin uğraş gösterdiğin her alanda, yaptığın herşey proleter köklere sahiptir ve doğrudur; şayet, anan-baban burjuvaysa, yandın. Bilim insanıysan, sanatçıysan, entelektüelsen, senin sınıf karakterin icabı, doğruya ve gerçeğe varman, mümkün değildir. Unut!” şeklinde
karikatürize edebileceğimiz bir anlayış, bir çizgi mevcuttu. Oysa, değişik sınıflara göre değişik gerçeklik ve “doğrular” yoktur. Bir tek gerçeklik vardır. O da, objektif gerçeğin ta kendisidir. Proletarya’nın, sınıf olarak, toplumun karakterini gizleme ihtiyacı olmadığı için, diyalektik ve tarihi materyalizm, onun, temel çıkarlarıyla uyuşur; fakat bu, “gerçeğin sınıf karakteri olduğu” anlamına gelmez. “Gerçeğin sınıf karakteri vardır” dediğiniz anda, burjuva düşünürlerden, hatta ne burjuva ne de marksist çevreye dahil olmayan düşünürlerden, “benim, birşeyler öğrenmeme gerek yok” demiş olursunuz.  Haliyle, sanat meselesine de böyle yaklaşmanız kaçınılmazdır.
İşte size bir örnek. Siz daha iktidara gelmeden, Orhan Pamuk’u, yanlışları ve doğrularıyla tahlil etmeyip, işin kolayına kaçıp, “burjuva”, “emperyalizmin ajanı” diye itham ederseniz, düşünün, iktidara geldikten sonraki haliniz nice olur? Tabii, hal böyle olunca, Benim Adım Kırmızı’nın, Kar’ın, Türkiye toplumunu nasıl analiz ettiğini ıskalamış olursunuz. Türkiye’deki yapısal değişimin, sınıfları, özellikle şehir küçük burjuvazisini nasıl zorladığını, değişim ve dönüşümün nasıl çelişkilerle olduğunu gösteren yapıtların, sizin açınızdan hiçbir anlamı olmaz. “Eh, ne de olsa emperyalizmin ajanı!” deyip, kestirip atarsınız.  Oysa, kendinizi, bir anlık Lenin’in yerine koyun. 1800’lerin sonlarında, Çernişevski’nin Rusya’sına gidin. Nasıl Yapmalı romanındaki, küçük burjuvazinin düşün dünyasında yaşadığı çelişkileri ve bütün bir toplumun zavallılığını görmemezlikten gelin. Ne olurdu? Herhalde, Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı’sından etkilenip,  Ne Yapmalı’yı yazan bir Lenin olmazdı.
Şimdi, “gerçeğin sınıf karakteri vardır” diyen anlayışı, bir de sosyalizm şartlarında; sanat, bilim ve entelektüel camia ile ilişkisi açısından bir düşünün.  Güç sizde! İktidar sizsiniz! Ne yapacaksınız? Geçmişin hataları değil, doğruları üzerinde yükselerek, bugüne dair yeni bir şey söylemeniz lazım. Çünkü, geçmişin sadece doğruları bile bugünün derdine deva olamaz. Sorumuza geri dönelim. Yeni bir komünizm anlayışımızla, iktidara gelmeden evvel ama özelliklede iktidara geldikten sonra, sanatçıları, entelektüelleri, bilim insanlarını ne beklemektedir?

 
Share