Yazarın Diğer Yazıları
Evrim Teorisi=Yeni Sentez, Yaradılış Efsanesi=Revizyonizm
Devlette ve Suç Ortaklığında Tarihsel Devamlılık
Tayyip Manevrasının Darısı
Herkesin Ortak Referansı: Said Nursi-II
Herkesin Ortak Referansı: Said Nursi -I-
Türk Şovenizminin Yeni Tutkalı: İslam
Manidar Ortaklık: Said Nursi
'Dost' Tespiti
Tangoya-ritim-tutmak
AKP'li BDP'li Mecliste Anayasa Pişer, Belki Vartinik'ten Meclise Hayallerine de Bir Şeyler Düşer
Tuhaf Sorular
Bize ne!
Kaypakkaya’nın Anısına: Ya Yaşasaydı?
Muhteşem Arap İsyanlarının Ruhuyla Devrimci 1 Mayıs’a...
"Bid-dem, bi-ruh, nefidik ya Der'a!"
| Herkesin Ortak Referansı: Said Nursi-II |
|
Emperyalist mali sermayenin himayesindeki Yeni Osmancılık ve ufukta görünenler “Kapitalizm için geçerli olanın küreselleşme için de geçerli olduğu fikrindeyim. Nursi, küreselleşme projesini destekleyen teknolojik ve bilimsel gelişmeleri elbette müspet karşılayacaktır. Bununla birlikte, o küreselleşmenin hayır yolunda işleyecek bir güç olduğundan emin olmak da isteyecektir… Eminim ki o, dünyanın en fakir ülkelerinin karşı karşıya olduğu borç yükünü silmek için Batılı kuruluşlara dönük kampanyanın da güçlü bir destekçisi olurdu. Buna ilaveten, dünyanın ekonomik hayatının, insanlığın manevi vizyonunun bir vasıtası olmak için var olduğu zaruretine şahitlik edecekti… Asıl hedef, bütün insanların tam anlamıyla Allah’ın rızası dairesinde bir hayat yaşamaları için servet üretmek olmalıdır. Küreselleşme bunu bir imkân haline getirebilir. Bizim görevimiz, bu hedefi gerçekleştirmek için çalışmaktır.” (age, s.116-117) Markham, Said Nursi’nin kapitalizmden (globalizmden) yana ama aynı zamanda fakirlerin de destekçisi olduğuna dikkat çekmektedir. Bu Said Nursi retoriğini, Türk siyaset ve ticaretinin nüfus etmeye çalıştığı her yerde -özellikle de 3. dünya ülkelerinde- görmek mümkündür: Eğitimden sağlığa kadar, öncü birlik fonksiyonu gören dini gönüllüler sayesinde açılan yolu ardından, Türkiye’nin devlet yetkilileri, siyasi ve ticari antlaşmalarla güvence altına almaktadırlar. Üç kıtada yüzyıllarca hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından, 1. Dünya Savaşı’nın galiplerine Atatürk Türkiye’si tarafından verilen söz, yeni Türkiye’nin, sınırlarının ötesine burnunu sokmayacağına dairdi. 88 sene sonra Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’si, uluslararası konjonktürün kendisine sunduğu imkânları kaçırmaksızın, bir “küresel oyuncu” vizyonuyla hareket etmektedir. Bu vizyonun köklerini, bugünlerde herkesin ortaklaşa referans verdiği Said Nursi’nin düşün dünyasında bulmak mümkündür. Peki bunun ezilenler açısından anlamı nedir? Türkiye, son otuz senede, tabiri caizse döve döve “adam edilmiştir”. Bunun baş sorumlusu, son otuz senede büyük şehirlere yığılmış milyonlarca yoksul kitlenin toplumsal üretimini gasp eden emperyalist mali sermayenin ta kendisidir. Türkiye’nin hâkim sınıflarının bugün, caka satan, efelenen durumlarının tarihsel arka planında, emperyalist mali sermayenin mengenesinde canına okutulmuş çeşitli milliyetlerden Türkiye halkının, kanı ve emeği vardır. O kan ve emek sayesinde, 75 milyon nüfuslu ülke, dünya ekonomisinde 17’ci sıraya sıçramıştır. Ve ülkenin en büyük 20 ekonomi metropolünün her birinin dış ticaret hacmi bugün, yıllık olarak bir milyar ABD Doları’na erişmiş durumdadır. (John Feffer, "Pax Ottomanica?", TomDispatch.com, 13. Haziran 2010) Baş döndüren büyüme hızı, uluslararası kredi kuruluşlarının verilerinde Türkiye’nin, kredi notunun git gide yükselmesi ne pahasınadır? İş güvenliğinin olmadığı, grev ve sendikal örgütlenmenin yasalarla zorlaştırıldığı, haliyle ortalığın ucuz iş gücüyle kaynadığı ve halkın dinle uyuşturulduğu ortamda tabii ki gene, halkın canı, kanı ve emeği pahasınadır. Fakat burada üzerinde durmaya çalıştığımız mevzu, daha da derin ve girift bir meseleyle alakalıdır. Dünya haritasını gözünüzün önünde canlandırın. Emperyalist mali sermayenin bir çadır misali dünyanın üzerinde durduğunu düşünün. Bu çadırın Latin Amerika’daki taşıyıcı sütunlarını Brezilya, Afrika Kıtasının güneyinde Güney Afrika Cumhuriyeti, kuzeyinde Mısır, Asya’da ise Hindistan oluşturmaktadır. Ön Asya, Ortadoğu ve Kafkaslar’da ise bu sütun görevini Türkiye üstlenmektedir. Hal böyle olunca, enerji yollarının Asya’dan Avrupa’ya uzanan güzergahının “güvenlikli” garantörlüğü Türkiye’ye düşmektedir. Ve bu garantörlük, Türkiye’nin kredibilitesini, emperyalist mali sermaye nezdinde daha da arttırmaktadır. Söz konusu iktisadi ve politik “moral”, Türkiye’nin hâkim sınıflarının oldukça geniş bir coğrafyada (Afrika’dan, Ortadoğu’ya, Balkan’lardan Kafkasya’ya kadar) saldırganca ticaret yapmasını da teşvik etmektedir. İnşaat sektöründen, bankacılığa, beyaz eşyaya; turizmden, mobilya sektörüne kadar uzanan bu yatırımcılık, Türk kapitalistlerinin kaçınılmaz olarak, çıkarları gereği yeni bir Türk dış politikasının oluşmasına neden olmaktadır. Bu dış politikanın “stratejik ortağı” ABD’dir. Önceliği ise iktisadi ve askeri olarak zor durumda bulunan ABD’nin, Türkiye’nin sorumlu olduğu bu bölgede nefes almasını sağlamaktır. Yani? Yani, bir başka deyişle, mesela muhteşem Arap isyanları esnasında esen anti-emperyalist kasırganın yanında duruyormuş; onu destekliyormuş gibi gözüküp; isyanın gazını alarak; kendi arkasına yedekleyerek; ABD için bir tehdit olmasını engellemektir. Fakat kaçınılmaz olarak bu dış politika, ABD ve diğer batılı emperyalistlerle zaman zaman, çelişki yasasının kendi dinamiği gereği karşıtlığa yol açmaktadır. Mesela, Türkiye’nin İsrail ile çatışması; ABD’ye rağmen İran’la yapılan doğal gaz antlaşması; bu karşıtlığın bir sonucudur. Velhasıl Yeni Osmancılık olarak da adlandırılan Türkiye’nin bu dış politikası yukarıda izah edilmeye çalışılan parametreler üzerinde hareket etmektedir. Ancak bir Türk atasözünde de dendiği gibi “evdeki hesap çarşıya uymaz” bir hale bürünme potansiyelini de beraberinde taşımaktadır. Zira 1950’lerde Tunus ve Cezayir’in Fransa’ya karşı ulusal bağımsızlıklarını desteklemeyen Türkiye’nin, 2011’de Tunus ayaklanmasına sesiz kalmayı yeğlerken ve Mısır’daki ayaklanmanın sonlarına doğru Mübarek rejimine karşı Tahrir’i destekliyormuş gibi demeç vermesi daha hâlâ hafızalarda taptazedir. Ha keza Libya’da ayaklanan kitleleri görmezden gelip Kaddafi’yi başlangıçta destekleyen Türkiye’nin, son anda ani bir manevrayla anti-Kaddafici olup, Emperyalist müdahalede taraf olması tamamen bir oportünizm örneğidir. Ama bunun da ötesinde şimdi Türkiye’nin, Arap halklarının yanında yer alıyormuş gibi gözükmesi, başbakanının her gittiği Arap şehrinde seccade açıp, medyatik namazlara durması, tamamen tarihi bir sahtekârlıktır ve bunu en iyi bilen de tarih bilincini yitirmemiş olan Arap halk kitleleridir. Libya’dan, Irak’a kadar bütün bir Arap coğrafyası yıllarca Osmanlı İmparatorluğu’nun ilhak ve talanına şahit olmuştur. Vaktiyle Arap dünyasının en büyük entelektüel birikimini oluşturan Suriye’de 1. Cihan Harbi esnasında, 3000 küsur entelektüeli hunharca katledenin de Osmanlı ordusu olduğu daha hâlâ unutulmuş değildir. Daha düne kadar Beşar Esad’a “kardeşim” deyip, onu elinden tutup, dünya emperyalist sahnesinde Esad’ın hamiliğine soyunan da Türkiye’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değildir. Tam on aydır, Esad rejimine yiğitçe başkaldıran Suriye halkının öfkesinin, sınırın öte tarafına sıçramaması için Şam yönetimine akıl veren Türkiye’nin şimdi, Suriye halkının koruyucusu rolünü üstlenmesi, bu tarihsel gerçeklerden bakıldığında düpedüz ikiyüzlülüktür. Hal böyle olunca, günümüz Türkiye’sinin büyük ulus şovenizmiyle, Ortadoğu halklarına yukarıdan bakan, “büyük ağabey” tavrının geleceği hüsrandır. Bilakis Türkiye, bu dış politikasıyla kendi evinde dahi her türlü inandırıcılıktan uzaktır. İslamcı yazar Ali Bulaç’ın bu meseleye ilişkin söyledikleri oldukça anlamlıdır: “Türkiye, bölgeye açılır ve nazım rol oynamaya soyunurken bölgenin tarihi, kültürel ve toplumsal yapısına uygun entelektüel birikimden yoksun olarak bunu yapıyor. Örgütlenme modeli ‘ulus devlet’ formunun aşmış değil, hiç ihtiyaçları yokken Araplara önerdiği din-devlet ilişkisi bildik ‘laiklik’ ve kültürel olarak ihraç ettiği (sembolik) değerler bizzat Türkiye toplumunu, aile yapısını çözen ‘Türk dizileri’dir. Ulus devlet, laiklik ve Türk dizileri, Platon'un resim sanatıyla ilgili söylediği şeye tamı tamına uyar. Bunların üçü de İslam ve Osmanlı mirasını dramatik bir biçimde reddeden, reddetmekle kalmayıp redd-i mirasla övünen Türkiye'nin Batı'dan ‘kopya ettiklerinin kopyası’.” (Zaman Gazetesi, 6 Ekim 2011) |

