|
Son makalelerde sürekli Said Nursi temasını işledim. Belki kimi okuyucular sıkılmış olabilir. Ama son günlerde, yazılı ve görsel medyada, Fetullah Gülen’den, Murat Karayılan’a, İstanbul Müftüsü’nden, kimi siyaset bilimcisine kadar herkesin, Said Nursi’yi referans vererek konuşuyor olması, bu “ortak referans” hakkında daha fazla şey söylenmesini gerekli kılmaktadır. Dünya ekonomisine entegre olmuş; kendilerine “Anadolu Kaplanları” denilen İslami kapitalistler, hem yapısal dönüşümün motor gücünü hem de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sosyal tabanını oluşturmaktadırlar. Sayıları azımsanmayacak oranda (29.000) artan bu “Versace kravatlı, Wall Street Müslümanları”ndan 100 tanesi bugün, Türkiye’nin önde gelen en büyük 500 şirketi içinde sayılmaktadır. Bir çelişki gibi gözüken bu “Wall Street ve Müslümanlık” fenomenini, Recep Tayyip Erdoğan, “paranın, dini imanı olmaz” diye açıklamıştı. Her fırsatta Müslümanlığını vurgulayan, Türkiye’nin İmam Hatip mezunu Başbakanının bu sınırsız pragmatizminin kökleri tabii ki, genel olarak dine, çok özel olarak da Said Nursi’ye dayanmaktadır. Uluslararası alanda siyaseten ve iktisaden hem bugün, hem de yakın gelecekte, Said Nursi’nin fikirlerinin ilham kaynağı olmasının nedeni burada aranmalıdır. Bugün Türkiye, Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, Balkanlar’dan Kafkasya’ya kadar bölgesinde, globalizmin taşıyıcı sütunu olma iddiasındadır. Said Nursi fenomeni ise bu iddiayla çelişmemekte bilakis, dönemin “Zeit Geist”ına uygun düşmektedir. Bunun örneklerinden biri, 4 Ekim 2011’de, Johannesburg’daki, Türkiye-Güney Afrika İş Forumu'nda, Tayyip Erdoğan’ın yaptığı konuşmadır: “Bir tarafta gözlerinin önünde çocuğunun eriyip gitmesini izlemekten başka çaresi olmayan, hatta hangi çocuğunun öleceğine karar vermek zorunda kalan kadınlar. Diğer tarafta Batı dünyasının lüks alışveriş merkezlerinde pırlanta sipariş eden bir kadın. Allah aşkına, böyle bir dünya adil bir dünya olabilir mi? Böyle bir dünya yaşanılabilir bir dünya olabilir mi? Böyle bir dünya düzeni insanlık adına sürdürülebilir bir dünya düzeni olabilir mi? İşte o yüzden bu düzene artık 'dur' demenin vakti gelmiştir. Bu düzene 'dur' denecek yer de işte üzerinde bulunduğumuz bu coğrafyadır, Afrika kıtasıdır. Biz, Türkiye olarak Kuzey Afrika ziyaretimizde de Tunus, Mısır, Libya ziyaretimizde de BM Genel Kurulu’nda da Makedonya ziyaretimizde de bu mesajı verdik. Bundan sonra da nefesimiz yettiği kadar dünyanın bütün platformlarında insanlığın aklına ve vicdanına seslenmeye devam edeceğiz... “...Türkiye istikrar ve güven zemininde kaydettiği gelişmelerle hem dış politikada hem de küresel ekonomide öne çıkan bir ülke oldu. 26. sıradayken, şu anda dünyadnın en büyük 17. ekonomisi oldu. Türkiye bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 11 büyümeyle dünya birincisi oldu. İkinci çeyreğinde 8,8 ile ikinci oldu ilk 6 ay itibariyle 10,2 ile şu anda dünya ikincisi konumunda ekonomik büyüme itibarıyla. Bu çerçevede, Türkiye ve Güney Afrika Cumhuriyeti'nin gerek ikili düzeyde, gerek Afrika düzleminde ve gerekse uluslararası planda birçok başarıya birlikte imza atabileceğine samimiyetle inanıyorum. Şimdi dostluğumuz için o meşhur vuvuzelaları çalmanın tam vaktidir...” (4 Ekim 2011, Johannesburg) Aynı anda, hem Afrika insanını mahveden kapitalizme “beddua” okuyup, hem de o kapitalizmle iç içe geçmiş olan Türkiye kapitalizminin nasıl ilerlediğiyle övünmek -her ne kadar klasik bir Erdoğan çelişkisi olsa da- aslında, tipik bir Said Nursi retoriğidir. Nedir bu Said Nursi retoriği? Burada Episkopal bir rahip ve Hıristiyan bir ilahiyat fakültesinin dekanı ve başkanı olan Ian S. Markham’a dikkat çekmek isterim. ‘Said Nursi’den Neler Öğrendim? ‘ başlıklı kitabında, Markham, Angelikanlıkla, Nur hareketi arasındaki ortak benzerlikleri sıraladıktan sonra kitabının, “Globalizmle Başa Çıkma” başlıklı 7. bölümünde, Said Nursi’nin fikirlerinden hareketle, onun, “küreselleşme hususundaki düşüncesiyle işbirliği yapma egzersizi”ne girişir. Nursi’nin eserlerinde tabii ki “küreselleşme” diye bir kavrama rastlanmayacağını belirten Markham, gene de Nursi’de konuyla alakası içinde dört noktanın bulunduğunu belirtir: 1. Batılı, bilimsel kültürle İslam dünyası arasında köprüler inşa etmenin uygun olduğudur. 2. Toplumun zenginlerle fakirler arasındaki servet eşitsizliklerini adil bir şekilde dengelemesi ihtiyacıdır. 3. Bütün servet ve mülkün bütünüyle Allah’ın emaneti olduğunu bilmektir. 4. Batının bütün başarılarının bir ilerleme yürüyüşünün parçası olarak görülmesine ikna olmayıştır. Günümüzdeki globalizmle Said Nursi’nin fikirleri arasında bu dört nokta üzerinden paralellikler kurduktan sonra Markham şu sonuca varır: “Kapitalizmi, mümkün olduğunca daha çok servetin kontrolünü elde tutmak yolunda güçlülerin bir aracı olarak okumak realitenin çarpıtılmasıdır. Kapitalist ruhun belirli bazı dini oluşumlarda kökleri vardır. Kapitalizm muazzam bir servet vücuda getirmiştir. Birçok tehlikeleri olmasına rağmen, kabul edelim ki, yine birçok imkânı da vardır.
|