|
Yapısal değişiklikten geçmekte olan Türkiye devletinin resmi ideolojisi olan Kemalizm’in, bildik, klasik rolü tarihsel müddetini doldurmaktadır. Mustafa Kemal, 21. yüzyılda sadece devletin kurucu ünvanıyla anılacağa benziyor. 1970’lerin başında İbrahim Kaypakkaya gayet haklı olarak, Kemalizm’in rolü hakkında şu tespiti yapmıştı: "Kemalist diktatörlük, Türk şovenizmini körüklemeye girişti. Tarihi yeni baştan kaleme alarak, bütün milletlerin Türklerden türediği şeklinde ırkçı ve faşist teoriyi piyasaya sürdü. Diğer azınlık milliyetlerin tarihini, kitaplardan tamamen sildi. Bütün dillerin Türkçeden doğduğu şeklindeki Güneş Dil Teorisi safsatasını yaydı. ‘Bir Türk Dünyaya Bedeldir’, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ cinsinden şovenist sloganları ülkenin her köşesine, okullara, dairelere, her yere soktu.” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Ocak Yayınları, İstanbul, 1979, s. 134-135) Türk hakim sınıfları, 80 küsur senedir Kaypakkaya’nın işaret ettiği bu paradigma üzerinden hareket ediyordu. Şimdi artık Türk şovenizminin kendisine yeni bir resmi ideoloji oluşturması kaçınılmaz hale geliyor. Zira Ortadoğu’da, Balkanlar’da ve Kafkasya’da, emperyalist mali sermayenin “istikrar feneri” rolünü üstlenmek isteyen Türk hâkim sınıflarının, kendi evlerinin içindeki en önemli sorun olan Kürt milli meselesini artık, Mustafa Kemal’in söylemleri üzerinden halletmesi mümkün gözükmüyor. Peki, Kemalizm’in geride bırakacağı boşluğu ne dolduracaktır? Din, gittikçe toplumun tüm gözeneklerinde tahakkümünü tesis etmektedir. Konsensüs adlı araştırma şirketinin yaptığı "Türkiye Gündemi Mayıs 2011" başlıklı ankete göre, Türkiye'de her 100 kişiden 6'sı dini cemaat üyesidir. Türkiye'de 375 yerleşim merkezinde yapılan araştırmaya göre, en çok mensubu olan yüzde 61,8’le Fethullah Gülen Cemaati’dir. (Radikal, 22 Haziran 2011) Tüm bunların yazımızın başlığıyla ne alakası var? Bir nevi “gölge başbakan” konumundaki Fethullah Gülen, geçenlerde Kürt meselesi hakkında son derece stratejik bir fetva verdi. Kürt meselesine ilişkin 24 Ekim’de Herkul.org’da yayımlanan mülakatta Gülen şöyle diyor: “Bizim en büyük problemimiz, bizi birbirimize bağlayacak tutkal mahiyetindeki çok önemli bir dinamik olan dini değerlendiremeyişimiz olmuştur.” Geçmişe ilişkin yapılan bu özeleştiri gelecekte, tutkalın Kemalizm değil ama İslam olacağının habercisidir. Gülen sadece yeni bir tutkalın haberini vermekle kalmıyor, aynı zamanda Kürtlere hangi ödünün verileceğini de “müjdelemektedir”: Hazreti Bediüzzaman (kast edilen Said Nursi’dir. B.N.) ta Meşrutiyet yıllarında Medresetü’z-Zehra adıyla Van’da bir üniversite kurulmasını teklif ederken orada Arapça’nın farz, Türkçe’nin vacip ve Kürtçe’nin caiz gibi kabul edilerek hepsinin beraberce okutulması gerektiğini söylemiştir. Neden okullarda Kürtçe’nin de öğretilmesine fırsat verilmedi? Yurtdışındaki okullarımızda, hatta Amerika’da bile Türkçe seçmeli ders olarak okutuluyor ve kimse buna mani olmuyor. Büyük devlet olmanın hususiyeti budur. (agy.abç) Bu köşenin takipçileri hatırlayacaktır. “Manidar Ortaklık” başlıklı üç bölümde yayınlanan yazımda, BDP’lilerin AKP’lilerle, Said Nursi üzerinde nasıl anlaşabileceklerini teferruatlıca anlatmıştım. Şimdi görüldüğü gibi, Said Nursi’nin müridi Gülen, Nursi’yi referans göstererek yazılacak olan yeni Anayasa’ya, “anadil de eğitim” üzerinden ayar vermektedir. Gülen, sindirte sindirte bir şeyi daha yapmaktadır. “Büyük devlet olma hususiyetinin” sihrini Mustafa Kemal’de değil Said Nursi’de aratmaktadır. Gülen, Türk hâkim sınıflarının, ister Kemalist olsun ister İslamcı, Türk şovenizmi üzerinde birleşebileceklerini göstermek için, Kürt kökenli Said Nursi’nin bile vaktiyle Türklük önünde nasıl biat ettiğini hatırlatırcasına, bildik o meşhur alıntıyı yapmaktadır: “Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştıramayız. Bu şer’an caiz değildir. Kılıç, haricî düşmana karşı çekilir. Dâhilde kılıç kullanılmaz.” (agy.) PKK’nın Gülen cemaati ile arasındaki çelişkilere rağmen, 6 Aralık 2010’da Abdullah Öcalan’ın avukatlarının, Fetullah Gülen’in sözcüsü konumundaki Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce ile görüştükleri; 1 Nisan 2011’de başlayan sivil itaatsizlik eylemlerinin, Cuma Namaz’ları ile sembolleştirildiği; 28 Mayıs 2011’de, Murat Karayılan’ın, Nakşibendi tarikatının en büyük şeyhi Şex Şebendi ile Süleymaniye’de bir araya geldiği göz önünde bulundurulacak olunursa; tarafların, Said Nursi’nin temsil ettiği değerler üzerinden müzakere etmesinin zemini mevcut gözükmektedir. Gülen’e göre, İslam tutkalı da tutmazsa, “bir Kürt-Türk çatışması çıkarılması ve hatta sonunda meselenin Birleşmiş Milletler’in hakemliğine kadar vardırılması muhtemeldir”. (agy) Eh, “dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” diye buna denir.
|