Manidar Ortaklık: Said Nursi

Sırrı Süreyya Önder, 7 Ağustos tarihli Zaman gazetesinde Bünyamin Köseli’ye bir mülakat vermiş. Mülakatın, Said Nursi ile alakalı olan kısmı oldukça önemli. Said Nursi hakkında Köseli’nin sorularını ve Önder’in verdiği cevapları aynen okuyalım:
“Dayınız Adıyaman’da Risale-i Nur okuyan bir avuç insandan biriymiş. Dayınızla ilgili neler var anılarınızda?
“Önder: O zamanlar üzerlerinde büyük bir polis baskısı vardı. 15-20 kişilerdi ve her gün bir eve toplanıp birlikte kitap okurlardı. Ben de o dönem bu toplantılara katıldım. 13 yaşıma kadar Risale-i Nur kitaplarını okudum.
Hâlâ devam ediyor musunuz Risale-i Nur okumaya?
“Önder: Evet. Kitaplığımın en üstünde durur külliyatım. Ben defalarca farklı gözlerle bakmaya çalıştım Risale-i Nur’lara. Bediüzzaman’ı hayatımın çok önemli bir yerine koydum. Hayatının bütün dönemlerinde zulme uğramış bir insan. Bediüzzaman’ı sadece Kürt kimliğiyle okuyanlar hataya düşerler. O, Kürt milliyetçiliği yapmamıştır. Nurların en önemli yanı imanın ihyasıdır.
“Bugünden bakıldığında Bediüzzaman’ın yıllar önce sunduğu ve Kürt-Türk kardeşliğini imar edecek fikirleri ne anlam ifade ediyor?
“Önder: Devlet bu treni kaç defa kaçırmıştır maalesef. Halkına baskı uygulamış, ona git, buna gitme, şunu yap, bunu yapma diyerek halkı yönlendirmeye çalışmıştır. Bugün çözüm için Bediüzzaman, bir aydın, bir öncü olarak kabul edilebilir. Çok geç değil.”
Evet, Önder’in Said Nursi’ye biçtiği önem ve onun hakkında söyledikleri bu kadar.
Uzun bir zamandır, Said Nursi üzerine çalışmaktayım. Onun ve öğrencilerinin kaleme aldıkları takriben altı bin sayfalık Risale-i Nur külliyatını hemen hemen, yarılamış durumdayım.
Aşağıda okuyacağınız makalede Önder’in söylediklerine maalesef neden katılamayacağımı anlatmaya çalışacağım.     
“Said Nursi’siz bir Türkiye’nin maneviyatı noksan kalır.” (Recep Tayyip Erdoğan)
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisi (paradigması) olarak bilinen Kemalizm temellerinden sarsılmaktadır. Rejimin, 80 küsur senedir “tehdit” olarak algıladığı Siyasal İslam ve Kürt milliyetçiliği, toplumu bir arada tutması düşünülen Kemalist tutkalını işlevsiz hale getirmiştir.
Siyasi ve iktisadi açıdan yapısal bir değişiklik geçirmekte olan Türkiye’nin yöneticilerinin, toplumu bir arada tutacak yeni bir paradigmaya ihtiyacı vardır. Son dokuz seneden bu yana, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin iktidarında dinin, Türkiye’de gözle görülür ölçüde tekrar öne çıkartıldığı göz önünde bulundurulacak olursa, yeni paradigmanın din ekseni üzerine bina edileceğini düşünmek hiç de hayalci olmaz.
Konsensüs adlı araştırma şirketinin yaptığı “Türkiye Gündemi Mayıs 2011” başlıklı ankete göre, Türkiye’de her 100 kişiden 6’sı dini cemaat üyesidir. Türkiye’de 375 yerleşim merkezinde yapılan araştırmaya göre, en çok mensubu olan yüzde 61,8’le Fethullah Gülen Cemaati’dir. (Radikal, 22 Haziran 2011)
Fethullah Gülen cemaatinin kendisine rehber aldığı dini otorite ise Said Nursi’dir. Said Nursi ve onun dünya görüşü, Siyasal İslam olmakla birlikte ne Taliban’a, ne İran İslam Cumhuriyeti’ne ne de Suudi Arabistan’a benzemektedir. Nursi’nin İslam yorumu ve ona bağlı pragmatizmi, başından beri yarı Batılı, yarı Doğulu Türkiye’nin siyasi ve iktisadi hayatına entegre edilmeye çalışılmıştır.  Nursi’nin bu çabası bugün, Batı’da “Ilımlı İslam” olarak adlandırılan İslam’la uyumluluk içindedir.    
Her yıl anısına törenler düzenlenen, hakkında sinema ve belgesel filimler çevrilen, üzerine yüzlerce kitap ve makaleler yazılan Said Nursi’nin düşün dünyası ama özellikle de pragmatizmi, onun eğitiminden geçmiş olan AKP kadrolarının iç ve dış politikada esin kaynağını oluşturmaktadır.
Günümüzde, Türkiye’nin, Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’yu da içine alıp, ta Ön Asya’ya, Balkanlar’dan Kafkasya’ya kadar bölgesinde, Globalizmin taşıyıcı sütunlarından biri olma iddiasında olduğu bilinmektedir. Bu iddiasını gerçekleştirmek için, ilkin Türkiye’nin kendi içinde bir istikrar sağlaması gerekmektedir. (Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, İstanbul, 2001)
30 senedir sürmekte olan Kürt savaşı, söz konusu olan istikrarın sağlanmasının önündeki en büyük engeli teşkil etmektedir. Said Nursi burada AKP açısından önemli bir yapıştırıcı tutkal işlevi görmektedir. Sırrı Süreyya Önder’den daha sekiz ay evvel AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik bakın ne demiş? “Cumhuriyetin başında Cumhuriyeti kuranlar eğer Said Nursi’yi dinleselerdi, Said Nursi yeteri kadar anlaşılsaydı, bugün Doğudaki Kürt gençler içerisindeki Kürtçülük; batıdaki Türk gençler içerisinde Türkçülük gibi bir ırkçılık hareketi olmazdı.” (Uluslararası 9. Said Nursi Sempozyumu,  İstanbul 3-5 Ekim 2010, Açılış Konuşması)

Said Nursi, dış politika açısından da AKP için vaz geçilmez öneme haizdir. Çin, Hindistan ve Brezilya ile birlikte son yıllarda muazzam büyüme hızı gösteren Türkiye’nin, dünyanın dört bir yanında ama özellikle de bölgesinde, iktisadi hamleler öncesinde Fethullah Gülen Cemaati’ne bağlı Türk/İslam’ı içeren eğitim kurumları üzerinden girişimde bulunduğu görülmektedir. Örneğin bugün Afrika’da, Çin’in en büyük rakibi konumundaki Türkiye’nin, bu kıtaya, geçen yüzyılın başında Said Nursi tarafından önerilen İslam ve Türklüğü tanıtacak okullar üzerinden uzanıp, oluşturduğu alt yapı sayesinde ticari ilişkilere girişmesi oldukça tipiktir. (Alain Vicky, Le Monde diplomatique, 13.5.2011)  
Tüm bu örnekler, AKP hükümetinin ve onun kadrolarının, Said Nursi’nin görüşleriyle birçok konuda aynı düşünce kalıplarına ve reflekslere sahip olunduğunu göstermekle kalmamaktadır.  Aynı zamanda 21. yüzyılda Türkiye’nin yeni resmi ideolojisinin Said Nursi üzerine bina edilmek üzere olduğunu haber etmektedir. O halde kısaca da olsa, Said Nursi’nin hayat hikâyesini irdelemekte fayda vardır.  
Said Nursi (1876-1960) Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ise kuruluşundan itibaren takriben 40 yılına tanıklık etmiştir.  Yakından irdelendiğinde, Nursi’nin hayatına oportünizmin yön verdiği görülmektedir.  1908 Jön Türk Darbesi öncesi ve sonrasında İttihat ve Terakki Fırkasının (İTF) bir üyesi olan Nursi,  umduğunu İttihatçılarda bulamayınca, 31Mart 1909’daki dinci ayaklanmadan evvel İTF’den uzaklaşmış, şeriatçı bir fırkanın içinde yer almıştır. Nursi, dinci ayaklanma yenilgiye uğrayınca da şeriatçı partiyi terk etmiş ve ayaklanmayla hiçbir alakası olmadığını iddia ederek, İTF’den af dilemiştir.
Said Nursi, 1. Dünya Savaşı’nda (1914-1918), doğrudan Enver Paşa’ya bağlı bulunan Teşkilat-ı Mahsusa’nın elemanı olarak aktif yer almış, savaşın çeşitli cephelerinde boy göstermiştir. Kâh bir denizaltı ile Libya’ya gönderilmiş; kâh Van’da dini eğitim verdiği talebelerinden oluşturduğu bir paramiliter güçle, Ermeni gruplara karşı savaşmıştır. 1916’da Rus ordusu tarafından esir alınmıştır.
Said Nursi 1918’de, Rusya’daki iç savaş ortamından yararlanarak Moskova yakınlarında esir tutulduğu kamptan kaçıp, Polonya üzerinden Almanya’ya geçer. Said, Almanya’dan Avusturya’ya ve oradan da İstanbul’a geri döner. Said Nursi, 1919-1923 arası yaşanan iç savaş ve işgal şartlarında, ilkin İstanbul Hükümeti’yle arasını iyi tutar sonra Ankara Hükümeti’ne yanaşır. Fakat Mustafa Kemal ile anlaşamadığı için 1922’de Ankara’yı terk eder ve Van’a yerleşir. Yeni rejimle arasındaki çelişki antagonist olmadığı için, Nursi, Kürt olmasına rağmen, 1925’de Şeyh Said önderliğindeki Kürt isyanına katılmaz. Fakat bu isyanın bastırılmasıyla birlikte başlayan Takrir-i Sükûn Kanunu gereğince, şeriatçı kimliğinden ötürü, 1925-1950 arası dönemde çeşitli sürgün ve hapis cezalarına çarptırılır. 1950’de Türkiye’de başlayan çok partili dönemde Said Nursi, Demokrat Parti’yi açıktan destekler. Demokrat Parti hükümeti sayesinde mahkûmiyet ve sürgünden kurtulur.
Soğuk Savaş’ın başlangıç yılları olan bu dönemde, Türkiye’nin NATO’ya, Bağdat-Paktı’na girmesini; Kore Savaşı’na katılmasını savunur.  Said Nursi, Soğuk Savaş yıllarında, Türkiye’de adından sıkça bahsedilen Komünizmle Mücadele Derneği’nin de kurulmasına öncülük etmiştir. Bu dernek, Kore’ye asker gönderilmesine karşı gelen Tan Gazetesi’nin basılmasından, “Kıbrıs Türk’tür! Türk Kalacak!” mitinglerinin örgütlenmesine kadar birçok aktiviteyi örgütlemiş olmakla bilinir. (Bu derneğin Erzurum’daki şubesinin kurucuları arasında, Fethullah Gülen’in de bulunması küçük ama önemli bir detaydır)  Nursi’ye göre, dinin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike ateizm ve Marksizm’dir.  Bu büyük tehlikeye karşı Müslümanların ve Hristiyanların birlikte mücadele etmelerini savunan Said Nursi, Vatikan’la ve Yunan Ortodoks Kilisesi ile ilişkiye dahi geçmiştir. 1956’da tüm eserlerinin serbestçe yayınlanmasına hükümet tarafından onay verilmiştir. Mayıs 1960’da Demokrat Parti hükümetini devirecek olan askeri darbeden iki ay evvel Mart 1960’da Said Nursi, Urfa’da ölür.

Said Nursi, dini bir lider olarak, yaşamının her safhasında ulusal ve uluslararası konjonktürü dikkate almıştır. Nursi, kendi dünya görüşünün temellerinin sorgulanmasına katiyen müsaade etmemiş, dünyadaki siyasi ve iktisadi şartları her zaman göz önünde bulundurarak kendisini takip edenleri yönlendirmesini bilmiştir.

Siyaseten Said Nursi’nin tarihsel fonksiyonu
Said Nursi’nin en önemli özelliği, hayatı boyunca, başından beri son derece kararlı bir biçimde komünizme karşı gelmiş olmasıdır. 1. Dünya Savaşı sonrası, dünya çapındaki siyaset sahnesinde oluşan kapitalist kampla komünist kamp arasındaki çatışmada Said Nursi, tercihini anti-komünizmden yana yapmıştır. Rusya’daki Ekim Devrimi’nden (1917) iki sene sonra kaleme aldığı bir eserinde Said şöyle demektedir:
“Kızıl Rusya’dan çıkarak, kızıl ateşler ve kızıl kıvılcımlar saçan ve birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve oraları yakıp kavuran; bazı yerlerde de nifak ve şikak ateşleri saçarak, kardeşine, ‘Kardeşini öldür!’ diye bağıran ve en nihayette, âlem-i Hıristiyaniyeti yakıp kavurup harman gibi savurduktan sonra âlem-i İslâm mahallesini saran ve evimizin saçaklarına kıvılcımları sıçrayan ve çok büyük ve çok dehşetli bir belâ olan komünizm gibi azîm bir yangına karşı itfaiye vazifesini üzerine alan Risale-i Nur, Müslümanların ve beşerin en büyük ve yegâne tahassüngahı (kalesi) ve en büyük melceidir (sığınadır).” (Tarihce-i Hayat, sayfa, 497)
İlkin Osmanlı İmparatorluğu’nun daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti’nin Tanzimat’tan (1839) beri süre gelen “Batılılaşma” serüveni doğrultusundaki münakaşaya, iki ana noktada Said Nurside katılmıştır. Birincisi, ideolojik saflaşma açısından, “âlem-i Hıristiyaniyeti yakıp kavuran… Komünizm gibi azîm bir yangına karşı itfaiye vazifesini üzerine alan”  Said’in böylesi bir misyonun zaviyesi ile hareket ettiğidir. İkincisi, bu münakaşada Said, İslam diniyle Batı’nın sadece bilgi ve teknolojisinin harmanlanmasını esas almış ve önermiştir. Dolayısıyla ardıllarının büyük önem atfettikleri “Dinler arası diyalog” söylemine rağmen Said’in, Batı’ya bakışı ve yaklaşımı tamamen pragmatisttir. Türkiye’de yeni cumhuriyet rejiminin, Batı’yı model alarak, yapısal değişiklikten geçmekte olduğu 1930’larda Said, Batı hakkında şu fikirleri öne sürmüştür:
“Avrupa ikidir: Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi’ san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin (iyilikler) zannederek, beşeri sefahete ve dalalete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: O zaman, o seyahat-ı ruhiyede, mehasin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan (faydalı) başka olan malayani (faydasız) ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih (eğlence düşkünü) medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs-ı manevîsine karşı demiştim: Bil ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm (hasta) ve dalaletli (azgın) bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dava edersin ki, beşerin saadeti bu ikisi iledir. Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek.” (17. Lema, sayfa, 115.)
1930’larda Batı’nın “muzır hayat ve felsefesine” beddua eden Said Nursi, 2. Dünya Savaşı sonrasında Bağdat Paktı’nın (CENTO Central Treaty Organization) 24 Şubat 1955’de Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve İngiltere tarafından kurulmasını desteklemişti. O dönemde çok güçlü olup, yayılma istidadında olan Sovyetler Birliği’ni durdurmayı amaçlayan Bağdat Paktı’nın kuruluşunu Said Nursi büyük bir sevinçle karşılamıştır. Bu vesileyle Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a ve Başbakanı Adnan Menderes’e bir mektup yazarak CENTO’nun, Müslümanların ve dünyanın barışını sağlayacağını ifade etmişti. (Emirdağ Lahiası, sayfa, 437)
Said Nursi’de anlaşmak
Kendisinin ya da talebelerinin kaleme aldığı, Said Nursi’nin eserleri olarak bilinen Risale-i Nur’un tamamı altı bin sayfadır.  Kuran’ın temel alındığı ve ondan yapılan alıntıların ağırlıkta olduğu bu hacimli külliyatta spritüal bir dil hâkimdir.  Said Nursi hakkında, Nur hareketi çevresinden gelen araştırmacıların yaptıkları onca biyografik çalışmanın yegâne kaynağının Risale-i Nur olduğu göz önünde bulundurulacak olunursa, sonuçta bu biyografi çalışmalarının dönüp dolaşıp, örneğin, Türk Milli Marşı’nın söz yazarı Mehmet Akif Ersoy’un “Viktor Hügo’lar, Sekspirler, Dekartlar edebiyatta ve felsefede, Said Nursi’nin bir talebesi olabilirler” (Sözler,sayfa, 764)  gibi abartılı yorumlarına atıfta bulunmalarına şaşmamak gerekir.
Öte yandan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisi olan Kemalizm’in tesiri altındaki akademisyenlerin de Said Nursi hakkında yapmış oldukları biyografik çalışmalar son derece problemlidir.
Başta Mustafa Kemal olmak üzere, cumhuriyetin kurucu kadroları dine ihtiyaçları olduğunun bilincindeydiler. O nedenle bir yandan Halifeliği kaldırırlarken bir diğer yandan, rejimin ordudan sonra en büyük kurumu olan Diyanet İşleri Riyaseti’ni kurmuşlardı. 7 Şubat 1923’de, Mustafa Kemal’in, Balıkesir’de din hakkında yaptığı konuşma bu anlatılanları ispatlaması açısından önemlidir:
″Millet! Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti, iyiliği ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara hakikatleri tebliğe memur ve resul olmuştur. Kanunu esasisi, hepimizce malumdur ki, Kur’anı azimüşşandaki nusustur [dogmalardır yani]. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. Ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa hakikate tamamen uyuyor ve denk düşüyor. Eğer akla, mantığa ve hakikate uymamış olsaydı, bununla diğer tabii ilahi kanunlar arasında zıtlık olması icap ederdi. Çünkü bütün kâinatın kanunlarını yapan, Cenabı Hak’tır.″ (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 15, s. 117)
Kemalist akademisyenler, Mustafa Kemal’e ait bu tip sözleri bilmek ve duymak istemedikleri için, laik cumhuriyet ile dini çevreler arasındaki çelişkiyi, Bonapartist bir “yobazlık”  kavramı üzerinden okumaya ve açıklamaya çalışmışlardır. Kemal ile Said Nursi arasındaki dine ilişkin özdeşliği görmemezlikten gelmişlerdir.
Fakat artık bugün söz konusu akademisyenlere ve onların Kemalizmine gerek kalmamıştır.  Sistem bunları tedavülden kaldırmaya çoktan başlamıştır. Bugün, onca toz duman arasında, savaş tamtamlarının ayyuka çıktığı bir ortamda, Tayyip Erdoğan, Hüseyin Çelik ve Sırrı Süreyya Önder’in Said Nursi gibi ortak bir müşterekte buluşmaları manidardır.  Yeni resmi ideoloji ve paradigma, “ortak akılla” bulunduğuna göre şimdi, sıra yeni anayasadadır.

 
Share