|
Yapısal bir değişiklikten geçmekte olan Türkiye’de seçim sonucu belli oldu. Rejimin yeni kontratını yani anayasasını yapacak parlamento seçildi. Sandıktan, zımnen, nur topu gibi bir koalisyon çıktı: AKP, yüzde 50 ile Türk hâkim sınıflarını bir kez daha temsil etme onayı aldı. Kürt burjuvazisinin siyasal temsilcisi BDP, solun parlamenter güçlerini de yanına alarak 36 vekille meclise girme hakkını elde etti. Türkiye’nin yeni anayasasını esasen bu iki güç yapacaktır. Böylesi bir anayasanın, Türkiye’nin çeşitli milliyetlerden yoksullarının ensesinde boza pişireceği daha şimdiden bellidir. Akşam gazetesinden Serdar Akinan’a verdiği mülakatta, Murat Karayılan’ın şu sözleri, yapılması düşünülen anayasanın zemini hakkında bir fikir vermektedir: “Kürtlere özerk statüden cumhuriyetin ilk kuruluşunda bahsedilmiştir. Kemal Atatürk bizzat kendisi bahsetmiştir. Bu anayasanın 1921 Anayasası’nı esas alması gerektiğini düşünüyoruz.” (Akşam, 21 Mayıs 2011) AKP ile BDP’nin yanlarına “yeni” CHP’yi de alarak, MHP’nin “parlamenter muhalefetine” rağmen yapacakları yeni toplumsal sözleşmenin ana hattı demek ki 1921 istikametinde seyredecek. Bu demektir ki, Mustafa Kemal referans alınarak Türkiye’nin, çeşitli milliyetlerden ezilenlerinin çekeceği var. Fakat kimin umurunda? Herkeste bir sevinç bir sevinç… AKP’lisi de, BDP’lisi de hatta seçimi sözde boykot eden de durumdan memnun. Yani, “win, win” (kazan, kazan) herkese yaramış anlaşılan. Marx’ın 18. Brumaire adlı eserinde belirttiği gibi, özellikle geçiş dönemlerinde, siyasal mücadelenin değişik taraflara mensup aktörleri, mücadelelerinin “kahramanca” olduğuna inanmak ve diğerlerini buna inandırmak gereği duyarlar. Hatta bunun için toplumsal hafızada önemli bir yeri olan simgelere başvurdukları gibi, geçmişin iz bırakmış kahramanlarını da taklit ederler. Taklit, sadece 1921’i öneren Karayılan’la sınırlı değildir. Farklı aktörlerde farklıymış gibi gözüken ama birbirinin benzeri olan örnekleri görmek mümkündür. “Kürt meselesini çözen Türkiye öyle bir fişeklenir, roketlenir ki, artık onu kösteklemeye Avrupa’nın da, Avrupa’nın basınının da gücü yetmez” diyen, AKP iktidarının baş goygoycusu Engin Ardıç’ın devamla yaptığı tespit, şayan-ı dikkattir: “Belirleyici olan şudur: Asıl acaba BDP uzlaşmaya yanaşacak mı? Yani Kürt partisi, huysuzlanmayı sürdürecek mi, yoksa ‘tepkileri göğüslemek için adı konulmayacak’ bir federasyonla yetinecek mi? Hak mı istiyorlar, bağımsızlık mı, karar vermek zorundadırlar. İç savaşı sürdürmeyi tercih ederlerse tarihi bir hata yapmış olurlar ve bunun vebali altında kalırlar. Yani: Biz Türkler’den bu kadar Kürt kardeşim, üst tarafını sen düşün! Gene de bir cumhuriyet bitiyor, başka bir cumhuriyet başlıyor. Numarası önemli değil. Türkiye, azıcık gecikmeli de olsa, yirmi birinci yüzyıla giriyor. Ya da isterseniz 1923 cumhuriyetine, ‘asıl cumhuriyete’ geri dönülüyor diyebilirsiniz.” (Sabah, 15 Haziran 2011) Her şeyden evvel Engin Ardıç, efendilerinin, “bağımsız bir Kürdistan” yerine “özerk bir Kürdistan”a razı olabileceklerini deklare ediyor. Ardıç’ın önerisi, ulusal baskıyı ortadan kaldırmıyor bilakis, ulusal baskının başka araçlarla devam etmesini sağlıyor. Burada Lenin’in tespitini hatırlayalım: “Reformist bir değişiklik, egemen sınıf iktidarının temellerini sarsmayan, bu sınıfın bir ödünü olan ve onun tahakkümünü sürdüren bir değişikliktir. Devrimci bir değişiklik ise, bu iktidarı temellerine kadar sarsar. Ulusal programda reformizm, egemen ulusun bütün ayrıcalıklarını ortadan kaldırmaz; reformizm, ulusal baskının tüm biçimlerini yok etmez. Özerk bir ulus, egemen bir ulusla, haklar bakımından eşit durumda değildir.” (Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti) Lenin’in bu tespiti tabii ki, ulusal hareketin önderliği açısından bir şey ifade etmez. Hâkim ulus şovenizminden nasibini almış şehir lümpenlerinin hislerine tercüman olan Ardıç gibi, 3. sayfa yazarının, aba altından gösterdiği sopaya, otuz senedir kan ve gözyaşı akıtmış olan “Kürt kardeş” ne der bilinmez; Ama “Kürt kardeş” in kendisine siyasi önder olarak kabul ettiği Abdullah Öcalan’ın fazla bir itirazı olacağını sanmıyorum. Zira Öcalan da Ardıç gibi “asıl cumhuriyete” dönmekten yanadır. Birlikte okuyalım: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal önderlikli hareketin milliyetçiliğe yaklaşımı farklıdır. Anadolu kültür uygarlıklarını kendine esas alan, Sümerlerden Hititlere kadar gelmiş Anadolu uygarlıklarına dayalı bu milliyetçiliğe kültür milliyetçiliği veya Anadolu yurtseverliği demek mümkündür. Mustafa Kemal bu farklı milliyetçi anlayışların farkındadır. Kendisine ısrarla yapılan ‘yeni kurulan cumhuriyete ‘Türk Cumhuriyeti’ diyelim’ önerisini yine açıkça reddedip, Türkiye –yani ırk bazlı değil, ülke bazlı- adlandırmasını daha uygun görmüştür. Her ırk, soy bu milliyetçilik, daha doğrusu yurtseverlik içinde seve seve yer alabilir anlayışı içindedir. Bu yurtseverliğe ırkçılık demek mümkün değildir.” (Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak, sayfa, 377-388.) Öcalan’ın siyasi/ideolojik hattını gayet iyi bilen, şehirli orta sınıfların ve yönetici elitlerin yazarı Cengiz Çandar ise, Türkiye kamuoyunu ve dolayısıyla AKP ve CHP seçmenini şimdiden, BDP-PKK’ya hazırlamaktadır. Şöyle diyor Çandar: “Ancak BDP’yi doğru okumak gerekiyor. BDP –asıl dayanağı olan PKK- çoklarının sandığı gibi ‘etnik Kürt Milliyetçiliği’nin temsilcisi değildir. PKK-BDP’nin ideolojisi de, çekirdek önder kadrosu da, ‘Kürt solu’nu ifade ediyor. ‘Kürt solculuğu’, tıpkı Türk solculuğunun büyük ölçüde Kemalizm ve ulusalcılıkla harmanlanmış olması gibi, bir nevi ‘Kürt Kemalizm’i ve ‘Kürt ulusalcılığı’ ile harmanlanmıştır ve Kürtlerin bunca yıl inkâr, asimilasyon ve zulme maruz kalan bir halk olmalarından ötürü, doğal olarak, ‘Kürt kimlik vurgusu’ ön plandadır, ama bu, PKK-BDP’yi ‘etnik milliyetçiliğin temsilcisi’ gibi algılamamızı gerektirmez.” (Radikal, 15 Haziran 2011) 2011 Türkiye’sinde, hâkim ulus şovenizmiyle ezilen ulus milliyetçiliğinin kesiştiği nokta tam da burasıdır: Türk ve “Kürt Kemalizm”i. Birbirlerine nispeten anlayış ve hoşgörü göstermelerinin nedeni aynı burjuva dünya görüşünden beslenmeleridir. Olan gene, milyonlarca Kürt köylüsü ve emekçisine olmaktadır. Devrim’den başka hiçbir yol, ulusal sorunu doğru temeller üzerinde ele alıp çözmeye muktedir değildir. Değildir ama acı olan devrimcilerin ve komünistlerin bunun farkında olmamak için ellerinden geleni yapmış ve yapıyor olmalarıdır. “Dersim’de dost güçlerin seçim çalışmalarına zarar vermeme ve boşa çıkarmamaya özel önem gösterilmelidir” diyen sözde boykot perspektifiyle, “namaza duran kitleleri umursayıp” Kürt burjuvazisinin yedeğine düşmeye çoktan razı olan zihniyetin artık, yeni yapılacak anayasaya ve onun düzenine hiçbir itirazı olamaz. Zira yeni T.C. anayasal düzenin mimarları arasında o “dost güçler”de bulunmaktadır. Ne de olsa 2015 seçimlerinde, “dost güçler”in listesinden, “Vartinik’ten meclise” manşetini attıracak bir vekil adayı için de her türlü anayasal imkân daha şimdiden belirmiştir. Sahi, sosyal şoven olan kim şimdi?
|