|
İki soruyla hep karşılaşıyorum. Birincisi, Türkiye’de, Kaypakkaya’nın yok sayılması, yasaklanması ve çeşitli sanatçıların, Kaypakkaya’yı övmekten ötürü haklarında davalar açılmasına ilişkin ne denebilir? İkincisi de, Kaypakkaya bugün yaşasaydı görüşleri ne olurdu sorusudur. Gelin, isterseniz MİT’in o dönem Kaypakkaya hakkında yazdığı rapora bir bakalım. “Türkiye’deki komünist mücadelede şimdiki halde en tehlikeli olan İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metodları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” (TKP (M-L) Ana Davası 1973 Dosyasındaki MİT Raporu) Bu tespite bir de “stratejist” kalemşor Avni Özgürel’in, 27 Ekim 2003 tarihli Radikal’de, Neşe Düzel’e verdiği mülakattan şu sözleri ekleyelim: “Abdullah Öcalan ideolojik formasyonu zayıf biri. Ama Türkiye’de o dönemde İbrahim Kaypakkaya diye ideolojik formasyonu çok güçlü biri de vardı. Eğer Kürt hareketi düşünce anlamında onun gibi radikal bir kadronun kontrolünde olsaydı, Türkiye’de çok sıkıntı yaşanırdı. Onunla mücadele etmek zorlaşırdı.” Şimdi bu çaptaki bir insanı devlet, Evren’in tabiriyle, asmayıp da besleyecek miydi? NATO’nun ikinci büyük gücü olan Türk devleti, burjuva devlet aygıtının gerektirdiği refleksle hareket etmek zorundaydı. Kaypakkaya’yı ele geçirdiğinde, ona pişman olmasını önerdi. Kaypakkaya, o zor şartlarda dahi, savcı Yaşar Değerli şahsında devlete, “hadi ordan” dedi. “Elinizden kurtulursam gene aynı mücadeleyi vereceğim” dedi. Onun için devlet, Kaypakkaya’yı yok etmek zorundaydı. Bugün, devletin “rıza” gösterdiği ve eninde sonunda kendi kulvarına çektiği güçlü bir reform hareketi vardır. Devlet, burada uyguladığı cebirle, bu reform hareketini bir cazibe merkezi haline getirmeye çalışmaktadır. Seçimler, bunun en güzel örneğidir. Cebir ile legalist-parlamenterist iki cami arasında beynamaza zorlanan devrimin bütün güçleri maalesef, bu cazibe sarmalına kapılmış durumdadır. Pınar Sağ ve diğer sanatçıların Kaypakkaya’yı övmelerinden ötürü yaşananlara bir bakın. Eğri oturup doğru konuşalım. Sanatçılar, Kaypakkaya’yı cesurca sahiplenmişler ama yanlış bir algılamayla da savunmuşlardır. Demokrat, Cemevi Sosyalisti, Yurtsever neredeyse, papatya sevenler derneği mensubu bir İbrahim Kaypakkaya portresi çizilmeye çalışılmıştır. Devlet de, mahkemeleriyle abanarak sonuçta, böyle bir İbrahim Kaypakkaya portresinin çizilmesine var gücüyle, tersinden destek vermiştir. Halbuki, MİT’in raporunu mütemadiyen akılda tutmakta fayda var. İbrahim Kaypakkaya’nın vizyonu komünist bir dünyadır. İbrahim Kaypakkaya yaşasaydı sorusuna gelince... Karşı tarafın, bambaşka sorunlarla cebelleşeceğini, bizlerin ise bambaşka sorunları konuşuyor olacağını varsayabiliriz. Neleri mesela? Burada evvela bir iki noktayı açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Birincisi, İbrahim Kaypakkaya’nın, yazdıklarına ve yazmadıklarına ama hem teorik hasımlarıyla hem de yandaşlarıyla verdiği mücadeleye bütünsellikli bakarsak, satır aralarını dikkatli incelersek, bir dinci olmadığını bilakis, azılı bilimsel olduğunu görürüz. Mesela, Kemalizm hakkında söyledikleri, Mustafa Suphi TKP’sine sahip çıkarken bile yaptığı eleştirileri ele alalım. Kemalizm meselesinde ortaya koyduğu tezler tamamen Lenin’e, Stalin’e ve Komintern’e karşı gelen tezlerdi. Mesela o yıllarda Türkiye’de faşizme ilişkin yaptığı tespitler tamamen, Dimitrov’a karşı gelen tezlerdi. Onları inkar etmiyor ama onlardan kopması gerektiği yerde kopuyordu. Bu, bilimsel olarak zorunlu ve gerekliydi. En önemli özelliklerinden bir diğeri, o güne kadar, Türkiye’de ve tüm dünyada, Uluslararası Komünist Hareket’te unutulmuş olan komünist çalışma tarzına ilişkin Lenin’in, Ne Yapmalı adlı eserini hatırlatmış olmasıydı. Komünist fikirlerin katiyen, ne ekonomist ne de militan ekonomist bir siyaset üzerinden kitlelere götürülemiyeceği, Kaypakka tarafından döne döne vurgulanmıştı. İkincisi, Kaypakkaya, yazdıklarının toplumun göz bebeği olan entelektüeller ve bilim insanları arasında okunup tartışılmasına ehemmiyet veriyordu. Fikri mayalanmanın gerekliliğine inanıyor ve güveniyordu. İşçi ve köylülere dayanan bir hareketin, enetelektüelleri, sanatçıları ve bilim insanlarını da bağrında toplaması gerektiğini gayet iyi biliyordu. O nedenle 12 Mart şartlarında dahi yazdıklarını, entelektüellere, sanatçılara ve hatta TÜBİTAK gibi kurumlarda çalışan bilim insanlarına ulaştırmaya çalıştı. Şimdi bu saydığım özellikleriyle yaşasaydı, Kaypakkaya’nın, 21. yüzyılda, dünyada ve Türkiye’de, bilimsel komünizmin sorunlarını münakaşa etmesi, kendi yazdıklarına dönüp bakması ve hatta kendisinde bile kopuşlar yapması pek muhtemeldi. Son dönemde Bob Avakian’ın, komünist bilime ilişkin yaptığı yeni, çığır açıcı katkıları okuyorum. Avakian diyor ki, “Leninsiz bir Marx, Avrupa’da sosyal şovenizme, Leninsiz bir Mao, üçüncü dünyada milliyetçiliğe evrilir.” Kaypakkaya’nın ilham aldığı Maoist ekolün iktidarı devrimci Çin’de, 35 sene evvel karşı-devrimci bir darbe ile kapitalist yola sapmıştır. Avrupa’da, geçmişin Maoisti olan Barosso’ların, Schmirer’lerin ve hatta Alain Badiou’lerin dahi bugün, nasıl 18. yüzyıla ricat edip, Jean-Jacques Rousseau’cu oldukları ayan beyan ortadadır. Ha keza bugün, Peru, Filipinler ve Nepal gibi üçüncü dünya ülkelerinde de Maoistlerin nasıl, birer burjuva demokratlara dönüştükleri çok bariz görülmektedir. Türkiye’de de, bir zamanlar Kaypakkaya’nın yanında yer almış olan Aslan Kılıçların ve Cem Somellerin nasıl birer burjuva demokrata dönüştükleri, hepimizin malumudur. Dolayısıyla, bu kötü ünlü örnekler, Çinli devrimcilerin yenilmişliklerini ve kopamadıkları yanlış eğilimleri fırsat bilip, Maoizmi zıddına dönüştürmüşlerdir. Kaypakkaya yaşasaydı, çok küçük bir ihtimal ya bu saydığım örnekler gibi olacaktı ya da komünizm vizyonunun, Mao’dan 35 sene sonra yeni bir senteze kavuşturulması gerektiğini görüp, gerekli olan kopuşları yapacaktı. Tıpkı, Avakian’ın bugün yaptığı gibi.
|