|
Arap coğrafyasında muhteşem başkaldırı bütün süratiyle devam ederken, isyan ateşini derhal söndürmek telaşında olan emperyalist-kapitalist dünya, Arap halklarına model önermekte de gecikmedi. Modelin adı, Türkiye. “Kelin merhemi olsa başına sürerdi” misali, bu “örnek” gösterilen modelin, ne menem bir model olduğunu, şu son günlerdeki kadın katliamları üzerinden ya da, daha geniş anlamda, modern Türkiye’de, kadın meselesine nasıl bakıldığı üzerinden münakaşa etmek, yerinde olur kanısındayım. Türkiye’de kadın cinayetleri, Adalet Bakanlığı’nın verdiği rakamlara göre, 2002’den 2009’a yüzde 140 oranında artmış. 2002’de 66 kadın öldürülürken, 2009’un ilk yedi ayında ise 953 kadın öldürülmüş. 2011’in ilk iki ayında ise daha şimdiden 23 kadın öldürülmüş. (7 Mart tarihli Akşam gazetesi) Siz bu rakamlara bir de kayıt dışı, tecavüz, taciz ve şiddeti ekleyin. Ortaya, rezil mi rezil bir tablo çıkmaktadır. İşte Arap halklarına, örnek model olarak sunulan Türkiye, budur. Bu kanlı tablo, kaçınılaz bir tablodur. Çünkü, meşhur tarihçi Prof. Feroz Ahmed’in de dediği gibi, son yıllarda Türkiye’de, “muazzam bir ataerkilleşme söz konusudur”. Üst yapıdaki ataerkillik, iktisadi ve siyasi olarak bir zemine dayanmaktadır. Bu zemini, Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ayşe Buğra şöyle tanımlıyor: “Türkiye’de 1980 sonrası tarım hayatı önemini yitirdi. Tarımdan çıkan işgücü şehirde iş bulamadı. Siyasi İslamın yükselişi ve muhafazakarlaşmayla durum daha da kötüleşti.” (8 Mart tarihli Akşam gazetesi) Üretim ilişkilerinin feodalizme nazaran ilerlemeciliği (kapitalistleşmesi) tabii ki, tek yönlüdür. Sermayenin kendi ihtiyacına göredir ve tabii ki, doğası gereği de gericidir.Ayşe Buğra’nın, yaptığı araştırma sonucu elde ettiği bulgular, yukarıdaki siyasi tespiti destekler nitelikte: “... Erkek iş gücü arzının fazla olduğu yerlerde kadınların ikinci plana atılması da söz konusu. Mesela göç alan illerde yeterli kol gücü bulunduğu için kadın işgücüne olan talep de çok fazla olmuyor. ... Çalışma koşulları o kadar ağır ki! Kadınların koşullara adapte olması çok zor. Ayrıca genel bir emek fazlası var ve ucuz kadın emeğine rağbet fazla değil.” (agy) O halde, geriye ne kalıyor? Üretim ilişkileriyle diyalektik bağı içerisinde, ideolojik üst yapı kurumu olarak, toplumsal kültür. Bakalım, mevcut toplumsal kültür, gerçek hayatta kendisini nasıl yansıtıyor muş? Ayşe Buğra’ya kulak vermekte fayda var: “Muhafazakarlığın kadın istihdamını iki kanaldan etkilediğini söyleyebilirim. ‘Taciz’ ve kreş’”. “Sizce taciz niye bu kadar yaygın” sorusuna, Buğra, devamla şu yanıtı vermiş: “Nedenini kadınlarla erkeklerin bir arada yaşamaya alışık olmamasına bağlayabileceğimizi düşündüm. Bu da muhafazakarlıkla ilgili bir durum. Erkekler kadınlarla ilişkilerinde cinsel göndermelerde bulunabiliyor, kadınlar da kendilerini koruyamıyor. “Muhafazakarlığın ikinci tezahürü ise sosyal politika kanalıyla gerçekleşiyor. ‘Kadın çocuklara bakar’ varsayımıyla sosyal politika önlemleri biçimleniyor. Kreş olmadığı için kadınlar çalışamıyorlar. Sosyal politika önlemlerinin çoğu ‘kadınlar evde oturur’ düşüncesiyle hazırlanmış.” (agy) Hakim sınıflara ve onların yıllardır erkek egemen eğitimi ile yoğrulmuş, kandırılmış ve hatta erkek şovenizmini benimsemiş erkeklere göre; bu üretim ilişkilerine isyan eden, bu mülkiyet ilişkilerinin ideolojik ve kültürel istibdatına başkaldıran kadının vay haline! Arap coğrafyasının mutfaklarını süsleyen Beko’dan ötürü, Irak Kürdistanı’nın da yatak odalarını donatan İstikbal’den ötürü, Kuzey Afrika’da oturma odalarına giren Vestel’den ötürü, Türkiye’nin kompradorları kabarabilir; efendileri, onları, model olarak sunabilirler. Fakat Arap başkaldırılarının vazgeçilmez parçasını oluşturan, özelliklede genç kadınlar, bu modeli ellerinin tersiyle itmeliler. Kadınların, Türkiye’de neye maruz kaldıklarını duymakla kalmamalı aynı zamanda, muhteşem başkaldırılarının ardından, ülkelerinde, Türkiye’nin model olarak benimsenmesi halinde, bunun, kendileri açısından tamamen bir felaket olacağını bilmeliler. Dünyanın dört bir yanındaki hem cinsleri için başkaldırının modeli olmalılar. Zira, İranlı ve Afganlı kadınların 8 Mart Örgütü’nün, Türkiye’deki taraftarlarının yayınlamış oldukları Kadınlar Günü bildirisinde de belirtildiği gibi, “Sınıfsal düzenlerin kaldırım taşlarını kadın köleliği oluşturuyor (ister İslami, ister yarı İslami, yarı Batılı veya Batı demokrasisi şeklinde olsun). Gelin birleşelim ve bu baskılara karşı durmaya birlikte karar verelim. Gelin devrimci kadın hareketlerini başlatalım. Herşeyin bol bol üretildiği ama zulüm, ayrımcılık, adaletsizlik ve kayboluşun hüküm sürdüğü bu çağda, gelin devrimin gürleyen sesi olalım. Zincirlerimizden kurtulup insanlığı kurtaracak güç olalım.” Geçmiş 8 Mart’ımız kutlu olsun.
|