Özgürlüğün rüzgarı

Sınırları aşıp
yabancı halklara erişen
özgürlüğün rüzgarı esiyor;
Baş döndürücü bir rüzgar.
Yeni yıla girdik gireli şunun şurasında iki ayı geride bıraktık. Fransız şarkıcı Jean Ferrat’ın yukarıdaki dizeleri bir gerçek oldu. Özgürlüğün rüzgarı, baş döndürücü bir tempoyla, ilkin Tunus’ta Bin Ali’yi ardından, Mısır’da, Hüsnü Mübarek’i siyaset sahnesinden süpürdükten sonra, şimdi de bu satırların yazıldığı sıralarda, Libya’da, Muammer El Kaddafi’yi, tarihin çöplüğüne atmaya hazırlanıyor.
Herkes biliyor ki, bu ayaklanmaların kaynağı, emperyalist dünya sistemidir. Ve gene herkes biliyor ki, son otuz küsür yıldır, astığı astık, kestiği kestik olan emperyalist alem, özünde bu ayaklanmaların karşısındadır. Nedenini gelin emperyalist bir kalemşordan okuyalım:
“İsrail ile barış yapan demokratlar değil, Sedat ve Kral Hüseyin gibi otokratlardı. Pozisyonunda kemikleşmiş bir otokrat, seçilmiş, cılız bir demokrata nazaran daha rahat tavizler verebilir... Gerçekten, Ürdün Kralı Abdullah gibi, aydınlanmacı yöneticilerin, sokaktaki kitlesel protestolar tarafından oyulmasını mı istiyoruz?” (Robert Kaplan, “One Small Revolution”, New York Times, 22. 01. 2011) Kaplan’ın, Ürdün ve Kral Abdullah üzerinden verdiği örneği, Libya’ya ve Kaddafi’ye ya da, şu anda isyanların olduğu başka bir Arap ülkesine ve oradaki eli kanlı diktatöre uyarlayabilirsiniz. Emperyalistler, istikrarları için bu ayaklanmaların ne denli tehditkar olduğu konusunda hemfikirdirler. Mesela o nedenle, Tunus’ta, ayaklanmaların tam ortasında, Fransa, tercihini daha hâlâ Bin Ali’den yana yapmıştır. Fransız meclisinde, Dışişleri Bakanı Michèle Alliot-Marie, Bin Ali rejimine, ayaklanmaya karşı kendilerinden faydalanılması için, Fransız güvenlik uzmanları göndermeyi teklif etmiştir. (Bakan’ın Fransız Meclisi’ndeki 12 Ocak 2011 tarihli konuşmasından aktaran, Şubat 2011 tarihli aylık Le Monde Diplomatique)  
Özgürlük rüzgarının, bütün bir Akdeniz havzasını tesiri altına almasından itibaren, emperyalistler, şimdi Arap kitlelerine şirin gözükmeye, onları kendi planları doğrultusunda sakinleştirip, yeni düzenlerini tesis etmek istiyorlar. Mısır örneğinde olduğu gibi, Obama yönetimi, siyasi zararı sınırlı tutmaya çalışmaktadır. Rejim değişikliğini yumuşak bir geçişle, Mübarek’in, koordineli çekilişiyle garantilemeyi umut etmektedir. Bu mümkün müdür? Belli değil... Zira, mevcut ayaklanmaların yapısına yakından bakıldığında, emperyalistlerin isteği doğrultusunda hareket edebilecek toplumsal güçlerin de bu isyanlar içinde mevcut olduğu görülmektedir. Mesela Tunus’ta, Bin Ali sonrası düzen ve istikrarın sağlanması ve normal hayata dönülmesi için orta sınıflar, derhal müzakere masasına oturulmasını, biran evvel devlet aygıtının tekrardan harekete geçmesini isterken, daha alt kesimler, sadece diktatörün yıkılmasıyla avunmayacaklarını göstermişlerdir.
Her halükarda, bu ayaklanmaların eski ezberlerle anlatılmaya ve açıklanmaya çalışılması ne doğrudur ne de, mümkündür. Bu ayaklanmalar, çok uzun bir süredir dünyaya hakim olan derin sessizliği, ölü toprağı sendromunu parçalamıştır. Ve bu ayaklanmaların sadece kendi coğrafyalarında değil ama aynı zamanda başka yerlerde de neleri beraberinde getireceği, nelere gebe kalacağı şimdiden kestirilemez. Mesela kim bilebilirdi, İtalya’da, Feminist kadınların Berluskoni’ye karşı, Roma’da, ülke çapında merkezi radikal bir yürüyüş düzenleyip, “burası Tahrir olacak” diye bağıracağını? Kim bilebilirdi, Yunan kitlelerinin, Tahrir metaforunu, Atina’daki Omonya meydanına uyarlıyacağını? Kim bilebilirdi, Tunus gençliğinin, Paris’i, “unutmayın Fransa’da da milyonlarca Tunuslu yaşıyor” diye tehdit edeceğini? Kim bilebilirdi, Süleymaniye gençliğinin, yıllardır özgürlük savaşçıları diye lanse edilen Talabani ve Barzani gibi kompradorlara isyan edeceğini? Kim bilebilirdi, o gençliğin Saddam veya Amerikan askerlerinin ardından şimdi de Peşmerge tarafından kurşun yağmuruna tutulacağını?
Her halükarda, maddenin hareket halinde olduğu ve gideceği yere doğru gittiği kesindir.
O nedenle, bu muhteşem ayaklanmalara ilişkin, soldan yapılan kimi analizler tamamen yanlış ve yersizdir. İsyanların, şu anda neleri beraberinde getirdiğine ve neleri daha da beraberinde getirebileceğini görmekten yoksundur. Dolayısıyla, söz konusu tespitler, bu ayaklanmaların, dünya çapında, en azından son otuz senedir oluşan kalın bir buz tabakasını kırdığının farkında bile değildir. O yüzden, isyanların oynadığı şu tarihsel rolü görmeyip, zaten tartışma konusu dahi olmaması gereken, “bu isyanlar, devrim midir değil midir”, “önderlik doğru ellerde midir”, türünden dikkatleri ve münakaşayı yanlış noktalar üzerinde yoğunlaştırmak, meselelere derinden bakmamakla alakalıdır.
İlginç olan, bu münakaşaları yapanların, siyaseten, yıllardır kendiliğindenciliğe tapıyor olmalarıdır. Her fırsatta, Türkiye’de, 15/16 Haziran’a methiye dizenlerin, şimdi Arap kitlelerinin muhteşem isyanına burun bükmeleri, Türk şovenizminden beslenmiyorsa neyin nesidir?
Güçlü bir polis teşkilatına, güçlü bir ordu aygıtana, güçlü bir devlet yapısına ve tüm bunlara arka çıkan emperyalist devletlere; kafa karıştırmaya çalışan emperyalist medyaya; tatlı sözlerle kendisini pasifize etme çabalarına, pabuç bırakmayıp; kendiliğinden ayaklanıp, diktatörlerin devrilmesi için ısrar eden Arap kitleleri ne yapacaklardı? Bu analizleri yapanların, Mısır’daki benzerlerinin gazete bürolarını arayıp, “afadersiniz, bizler sizin haberiniz olmadan Tahrir’de toplanıp, isyan ettik. Şimdi lütfedip, bu ayaklanmanın başını çeker misiniz” diye mi soracaklardı? Varsayalım ki, sordular! İstanbul’daki ya da Kahire’deki sol gazetenin ne cevap vereceğini, doğrusu merak ederim.

 
Share