Toplu görüşmeden toplu sözleşmeye değişen ne?

Emeğin Kürsüsü
Devrimci Demokrasi - Sayı 183

Dursun Baştuğ

Her yıl Ağustos ayı içerisinde yapılan Toplu Görüşmeler, bu yıl anayasa referandumunun gölgesinde tamamlandı. KESK'in masadan kalktığı Kamu-Sen'in imzalamadığı Toplu Görüşmeler, hükümetle Memur-Sen (En çok üyeye sahip yetkili sendika olmasından kaynaklı) arasında varılan anlaşma sonucunda mutabakat metnin imzalanmasıyla son buldu. Toplu Görüşme'ler yıllardır yapılmasına rağmen kamu emekçileri açısından hiçbir kazanımı olmadan sonuçlanmaktadır. Her seferinde hükümetin insiyatifinde ve onların belirlediği çerçevede sonuçlanmaktadır. Bu görüşmelerin işleyiş şekli sonucunu da belirlemektedir.

Toplu görüşmelere devleti temsilen Başbakan'ın görevlendirdiği bir Bakan'ın başkanlığında Kamu İşveren Kurulu otururken, kamu emekçilerini temsilen ise her hizmet kolunda kurulu ve yetkili kamu emekçileri sendikaları ile bunların bağlı bulundukları konfederasyonlar oturur. Toplu Görüşme heyetinin baskanı ise (Kamu emekçileri tarafının) en çok üyeye sahip konfederasyon temsilcisidir. Toplu görüşmelerde kamu emekçilerine hiçbir yaptırım hakkı tanınmamıştır. Hatta son söz Bakanlar Kurulu'na ve meclise verilmiştir. Ki zaten toplu görüşmelerde sadece emekçilerin mali meseleleri üzerinde görüşme yapılmasına izin verilmiştir. Diğer sosyal ve özlük hakları Toplu Görüşme'nin kapsamı dışındadır. Bu açıdan kamu emekçilerine toplu görüşmelerde önemli bir kazanım beklemek boşunadır. Şimdi buradan mevcut anayasa değişiklik paketinde, 53. maddedeki kamu emekçilerine toplu sözleşme hakkını veren düzenlemenin ne getirip ne getirmediğine bakmak lazım. Mevcut durumda toplu görüşmelerin hiçbir bağlayıcılığının olmadığını söylemiştik, en nihayetinde son söz hükümete veya meclise aittir. Karşılığında sendikaların hiçbir yaptırım gücü olmadığı için de sendikalar, sonucu etkilemekten ziyade, bu görüşmelerde bir nevi danışma kurulu işlevi görüyorlar denebilir.

Toplu İş Sözleşmeleri en özlü ifadesiyle işçilerin emek güçlerini hangi koşullarda patrona sattıklarını belirleyen karşılıklı anlaşmadır. Bu sözleşmelerde işçilerin kendi haklarını genişletmek ve sömürü oranını azaltmak için, uyuşmazlık durumlarında, başvurdukları güçlü bir silah vardır. Ki bu sözleşmeleri anlamlı kılan ve olumluya çevirebilen de bu silahtır. Bu da işçilerin yüzyıllardır emek sömürüsüne karşı verdikleri mücadelede sıkça kullandıkları en önemli silah olan grevdir. Grevin olmadığı yerde Toplu Sözleşme'nin hiçbir anlamı yoktur.

Yapılan düzenlemeyle birlikte taraflar toplantılar sonucunda anlaşamamaları durumunda Uzlaştırma Kurulu'na başvurabilirler. Uzlaştırma Kurulu'nun kararları kesindir ve Toplu Sözleşme hükmündedir. Bu kararlara itiraz edilemeyecek. Aziz Çelik'in de ifade ettiği gibi bu durum zorunlu tahkimdir ve zorunlu tahkim de grev yasağı demektir. Uzlaştırma Kurulu'nun ise kamu emekçileri açısından ne kadar olumlu kararlar vereceği benzer kurulların (Yüksek Hakem Kurulu) geçmiş pratiklerinde gizlidir. Mesele sömürü dergahına ön kapıdan değil de arka kapıdan çekilmektir. Bu açıdan kamu emekçilerinin kullanabileceği güçlü bir grev silahı olmadıktan sonra yapılan hiçbir değişikliğin önemi de yoktur.

Tüm bunlardan sonra başa dönersek, son Toplu Görüşme'lerde sendikaların aldıkları tavrın hiç de içaçıcı olmadığını söyleyebiliriz. Memur-Sen'in hükümetle yakın ilişkisinden kaynaklı tavrı anlaşılırdır. Nitekim referandum kapsamında siyasilere taş çıkarır bir enerjiyle bölge gezileri düzenlemekte, ''evet'' oyu toplamaktadır. Kamu-Sen'in tavrı ise ikiyüzlüdür. 2001 yılında dönemin Hükümeti tarafından (Bu hükümetin ortaklarından biri de Kamu-Sen'in yakın durduğu, ideolojik gıdasını aldığı MHP'dir.), 98 yılında KESK'in mücadelesi sonucunda geçirilemeyen yasa tasarısının tekrardan ele alınıp yasalaştırılmasını desteklemiştir. Ki bugün bu sendikaların, bu kadar güdük kalmasında bu kanunun önemli payı var. Bu açıdan Kamu-Sen'in bugün yaptığı esasta hükümet muhalefetliğidir. Kamu emekçilerinin kazanımlarıyla ilgilenmemektedir. Hükümette olan partiye göre tavır belirlemektedir.

Burda esas üstünde durulması gereken KESK'in tavrıdır. Bu süreçte anayasa referandumuna paralel olarak toplu görüşmelerin ilk oturumunda toplu sözleşme yapılmasını önermesi tutarsız ve güdük siyasetinin bir sonucudur. Bir dönem, hiçbir anlamı olmayan toplu görüşmeler için, çıkarılan yasaların gölgesinin altına girerek, yetki alma amacıyla üye yapma yarışına girmiş ve en sonunda da sadece bir iş kolunda yetkili konfederasyon olarak kalmıştır. Toplu Görüşme'lere oturup sonrasında meşru değildir diyerek kalkmasının da bir anlamı yoktur. Karşılığında, karşı tarafa geri adım attıracak hiçbir eylem yapmaması, varolan durumu dolaylı olarak onaylaması demektir. Son dönemde, 25 Kasım grevini saymazsak, KESK'in başarılı eylemi yok denecek kadar azdır. 25 Kasım grevi de uyarı grevi olmasına rağmen sonrasında bunu tamamlayacak bir eylem örgütlenemediği için bu eylemin başarısı boşa düşürülmüş oldu. Devamının getirilmesine yönelik tabandan güçlü bir destek olmasına rağmen herhangi bir şey yapılmadı.

Son dönemde, neredeyse KESK'in esas mücadele biçimini, yapılan basın açıklamaları ve mahkemelere açılan davalar oluşturmaktadır. KESK'in mücadele geleneği, tarihi tecrübeleri önemli dersler çıkaracağımız örneklerle doludur. Fiili-meşru mücadeleyle sokakta kurulmuş olması bile bugün esas alınması gereken mücadele tarzını göstermektedir. Bugün ise bu mücadeleler sadece nostaljik bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçmektedir.

KESK'in mevcut yapısıyla geçmişteki direniş çizgisini sergilemesini beklemek, iyi niyetten öteye gitmez. Bu açıdan KESK'in tüm yönleriyle değerlendirilmesi elzemdir. Artık bir tartışma başlatmak ve tabandaki huzursuzluğu da doğru bir rotaya kanalize ederek daha güçlü bir sendikal örgütlülük infla edilmelidir. KESK'te gelişen ve yavaş yavaş her yerine işleyen bürokratik yapıdan kurtulmak zorunluluktur. Bu açıdan da nasıl kurulduysa yine öyle, tabandan hareketle, sokakta, fiili ve meşru mücadeleler içerisinde arınmalıdır bütün kirlerinden.

 
Share