|
Son günlerde özellikle Arap ülkelerinde önemli gelişmeler yaşanmakta. Tunus, Cezayir, Mısır gibi ülkelerde halk sokağa inerek öfkesini ve tepkisini gerici iktidarlara karşı meşru bir şekilde gösteriyor. Halkın patlayan bu öfkesi sadece kendi gerici diktatörlüklerine karşı değildir. Bu diktatörlükleri koruyan ve onlara hamilik yapan emperyalist ülkelerin sömürü çarkını daha azgın bir şekilde işletebilmek için uyguladıkları politikalar sonucunda halk daha fazla dayanamayarak isyan bayrağını yükseltti. Tunus’taki işportacı üniversite mezunu gencin bedenini ateşe vermesi bu süreci başlatan bir kıvılcım işlevi gördü. Uzun yıllardır uygulanmaya çalışılan neo-liberal politikaların sonuçları 2008 ekonomik kriziyle de birleşince halkın yaşam koşullarının daha da yaşanmaz bir noktaya ulaşmasına neden oldu. Tunus, Cezayir, Mısır gibi Arap ülkelerinin yanında yakın zamanda, Avrupa’nın (özellikle Yunanistan) değişik ülkelerinde yaşanan sokak gösterileri, protestolar ve grevler bu politikaların kitleler nezdinde yarattığı önemli sonuçlardır. İşsizlik, güvencesizlik, esnek çalışma koşulları, düşen ücretler veya alım gücü kitlelerde, özellikle gençlerde, ciddi huzursuzluklar yaratmaktadır. Bu politikalar ülkemizde de önemli oranda uygulanmaktadır. Bu politikaların en sonuncusu, ülke tarihinde emek cephesinin kazanımlarına yönelmiş en kapsamlı saldırılardan biri olan, Torba Yasa diye bilinen yasa tasarısıdır. Bu yasayla birlikte ülkemiz emekçilerinin kanları ve canlarıyla kazandıkları birçok kazanım geri alınmış olacak. Önümüzdeki süreçte ülkemizde de bu tarz patlamaların yaşanabileceği muhtemeldir. Bu politikaların sonuçları özellikle son yıllarda ülkemiz emekçilerini de yakıcı bir şekilde etkilemeye başladı. Zaman zaman direnişler de yaşandı. SEKA, TEKEL ve irili ufaklı birçok direniş buna örnektir. Yaşanan kitle hareketliliği, kitlelerin nasıl bir güç olduğunun ‘’gerçek kahramanın kitleler’’ olduğunun göstergesidir aynı zamanda. Kitleler bir kez harekete geçti mi karşısında durabilecek hiçbir gücün dayanma şansı yoktur. Ancak belirleyici olan diğer bir nokta da Mao tarafından ‘’dalganın üstündeki köpükler’’ olarak ifade edilen önderlik meselesidir. En nihayetinde kitlelerin kendiliğinden gelen ve daha çok ekonomik talepli eylemleri sınıf mücadelesinin stratejik çizgisine dâhil edilmediği sürece ciddi bir kazanım elde etmeden sonuçlanmaya mahkûmdur. Bugün dünya genelinde yaşanan bu direnişlerin doğru bir rotaya kanalize edilememesinin nedeni ciddi bir ideolojik krizin halen sürüyor olmasından kaynaklanmaktadır. Komünist bir merkezin olmaması, bu yerlerde Maoistlerin kitlelere önderlik etmemesi veya Maoist bir öncü partinin olmaması en belirleyici eksikliktir. Ancak buna rağmen özellikle Uzak Asya başta olmak üzere dünyanın değişik bölgelerinde Maoistler kitlelerin devrimci öfkesini bir plan ve program dâhilinde devrimin stratejik çizgisine kanalize etmektedirler. Önemli kazanımlar da elde edilmiş durumda. Ancak bazı ufuksuz dostlarımızın bu eylemleri varlığının dışında bir yerde değerlendirerek ve heyecana kapılarak devrim beklentisi içine girmeleri kendilerinin de nasıl bir ideolojik kaosun içinde olduklarını göstermektedir. Hatta bu durum 17 Ekim öncesine benzetilmektedir. Diktatörlüğün yıkıldığı bile ifade edilmektedir (Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, Sayı: 2011/03, 21 Ocak 2011). Birincisi 17 Ekim sürecinin, Bolşeviklerin muazzam önderliklerinin bir sonucu olduğu unutulmamalıdır. Bu dönemdeki Sovyetleri, diğer oluşturulan meclis, komite veya komisyonlardan (Tunus’ta da oluşturulmuş durumda) ayıran en belirleyici fark Bolşeviklerin önemli bir güç olarak yönlendirici bir rol oynamalarıdır. İkincisi ise diktatörlük meselesi kişilere bağlı bir olgu değildir. Ülkeden kaçmak zorunda kalan Zeynel-Abidin Ben Ali’den hareketle diktatörlüğün yıkıldığını, halkın özgürleştiğini söylemek sınıf iktidarlarını bireylere endeksli ele almak anlamına gelir. Doğrudur kitlelerin öfkesi sokakları kasıp kavurmuştur. Ancak ne diktatörlük yıkılmıştır ne de halk özgürleşmiştir. Ve böyle bir gelişim çizgisi de mevcut değildir. Sınıfsal olarak ifade etmek gerekirse yıkılan hiçbir şey yoktur. Egemen sınıflar ve bu sınıfların emperyalizmle ilişkileri aynı şekilde devam etmektedir. Mülkiyet ilişkileri ve buna bağlı olarak üretim ilişkileri değişmemiştir. Üstyapı kurumları da varlığını korumaktadır. Kitlelerin bunları yıkmaya yönelik herhangi bir girişimleri yoktur. Evet, emperyalizm dünyayı kasıp kavuruyor. Halkları açlığa ve yoksulluğa mahkûm ediyor. Doğayı yok ederek yaşanacak bir dünya bırakmıyor. Bundan kaynaklı da dünya halkları yönünü yatağını bulamayan bir nehir gibi, tüm bu olumsuzluklara karşı tepkilerini büyüterek, önündeki bentlere yükleniyorlar. Bu nehirin yönünü yatağını bulabilmesi için yüzünü Nepal’de, Hindistan’da, Filipinler’de, Peru’da Maoistler öncülüğünde yükselen halkların özgürlük mücadelesine dönmesi gerekir. Halkın iktidarına giden yolun nereden geçtiğini bu ülkelerdeki Halk Savaşları bize öğretmektedir.
|