|
Hukuk ve anayasa tartışmaları bir curcuna içerisinde yürürken, çıkacak anayasanın mevcutundan farklı olarak temas edeceği noktaya vurgu yapmak doğru olacaktır. Ama ondan önce belirtmek gerekir ki, çıkacak olan anayasa hangi muhtevayı işlerse işlesin, özünde mülkiyetin korunmasını garanti altına alan ve sınıfsal farklılıkları örtbas etmeyi amaçlayan bir önceliğe sahip olacaktır. Tartışmaların genel gidişatı içerisinde ortaya çıkan ideolojik manipülasyon bunun en büyük yansımasıdır. Buradan hareketle hukuk kavramının devlet aygıtı içerisinde kendini tanıtladığı yere bakmak gerekecek. Her devletin bir hukuku ve bu hukuku yürütecek kurumları vardır. Bu hukuk her devletin yapısına siyasi ve sınıfsal niteliğine göre değişir. Kendi çağı içerisinde belirli bir hukukla yönetilmemiş bir devlet yoktur. Ne zaman ki mülkiyet ilişkilerini koruma ihtiyacı duyulmuş ve bu ihtiyaç bir norm üzerinden yürütülmek istenmiş, işte o zaman buna parelel olarak geçmiş toplumun mirası üzerine kurulu bir devlet aygıtı ortaya çıkmıştır. Hukuk ise bu devlet aygıtından çok daha öncesinde var olmuştur. Yazılı ve modern hukuk kavramlarını içermese de toplumu bir arada tutan gelenekler bu toplumun bir birleri arasındaki ilişkileri belirleyen kriterleri içinde barındırıyordu. Devlet aygıtının ortaya çıkmasıyla birlikte hukuk kesinkes ayrışmaya ve çizgiler netleşmeye başlıyordu. Ortaya çıkan devlet kendi sınıf niteliğine uygun bir hukuk mekanizmasını da yavaş yavaş oluşturuyordu. Site devletler, köleci imparatorluklar, feodal despotluk derken uzunca bir tarihsel serüven ve binlerce yılı aşkın insanlık tarihinin mirası üzerinden yükselen modern devlet de kendi sınıfsal niteliği gereği yeni bir hukuk normu oluşturmuş ve buna göre muazzam bir kurumsallaşma yaratmıştır. Modern devletlerin yarattığı bu hukuksal kurumsal işleyiş, asla devletin ve onu yöneten sınıfların çıkarlarına aykırı düşünülemez. Onun çıkarlarını zedeleyici bir kararın altına imza atamaz. Sınıfsal egemenlik aracı olan devlet, kendisine hakim olan sınıfın rengini bütün kurumlarına hakim kılar. Eğer sınıfın egemenliğini taşıyan bir kurum olma özelliğini yitirirse doğal olarak kendini imhaya götürür. Bugüne kadar mümkün olmayan bu durum sosyalist devletin temel görevi olmakla birlikte sınıfsal egemenliğin dışında kendini yıkma hedefini de taşır. Dolayısıyla anayasa v.b. gibi kavramlarını bunun üzerinden inşa eder. Dengesizliği yok edecek ve sınıfsal imtiyazları ortadan kaldırmak üzerine kurulur. Ancak sınıflı toplum gerçekliği ve ezen ezilen ilişkisinin toplumsal üretim ve bölüşüm ilişkisiyle dengesizliğin hüküm sürdüğü bir devlet ya da yönetsel aygıt içerisinde ezenin yani egemen olanın çıkarları mutlak bir garantörlük ister. Anayasa denilen olgu da tüm bunların ihtiyacı üzerine şekillenerek bu dengesizliği meşru bir kılıfla süsler. Ancak bugünün devletlerinde bundan bahsetmek mümkün değildir. Yani bulunduğu coğrafyanın sosyo ekonomik yapısına göre değişik sınıfların egemenliğinde bulunan devletler siyasal olarak belirli bir niteliğe bürünürler. Ülkemiz açısından ele aldığımızda burjuva-feodal bir karakter taşıyan devlet, kendi hukuk normlarını da bu iktisadi şekillenişe göre oluşturmakta ve bu ilişkilenişin devamlılığını sağlamak istemektedir. Öyle ki emekçi sınıfların mücadele ekseninde yarattığı bütün haklar bir tırpan darbesiyle budanarak yok edilmektedir. Sendikal haklar, grev hakkı, tazminatların kaldırılması, sağlık, eğitim hakları, son çıkarılan kanun hükmünde kararnameyle sit alanı v.b. yok edilmesi, mesleki hakların ortadan kalkması... şekilde sıralamak mümkün. Bunlar daha işin başında gelen ve “yeni anayasa”yla korunacak yasalar. Bunların dışında daha nelerin çıkacağı ise tartışmaların ve hakim sınıflar içerisindeki kliklerin uzlaşmasıyla netleşecek. Son süreçte çıkan yasalar bu anayasanın hangi temel özellikleri yansıtacağına şimdiden işaret ediyor. Son iki yıl içerisinde çıkan yasaları dahi güvence altına alması, emekçi sınıfların bu anayasadan beklentilerini de tayin ediyor. Emperyalizmin direkt hegomanyası altında bulunan ükemizin siyasi ve ekenomik olarak bağımlılığı iç işleyişini de bu bağımlılığa göre yani emperyalizmin çıkarlarına göre belirlemesini beraberinde getiriyor. Dolayısıyla bu bağımlılık ilişkisinden doğan bir anayasayı kimin hazırladığından ziyade nasıl hazırlandığı ve neyin ihtiyacı olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Bu açıdan ele alındığında çıkacak anayasa hangi ileri talepleri değil, hangi bağımlılık ilişkisini daha köklü hale getirecektir. Önemli olan nokta burasıdır.
|