|
Seçimlerde Yaratılan Demokrasi Yanılsaması |
|
Ülkemiz ile ilgili, özellikle ekonomik ve siyasal anlamda, herhangi bir değerlendirmede bulunurken var olan bağımlılık ilişkisini es geçmemek gerekir. Nihayetinde son noktada belirleyici olan bu bağımlılık ilişkileridir. Bu açıdan ekonomik ve siyasi anlamda yeniden şekillenen ülke gerçeği bir eşiği daha atlamak üzeredir. Emperyalistlerin inisiyatifinde yeniden dizayn edilen Türkiye-Kuzey Kürdistan önemli bir yol kat etmişken, bir seçim sürecine daha girmiş durumda. Bu süreçte atlarını dinlendirip, kısmen de değiştirip doludizgin yoluna devam edeceklerdir. Esasen emperyalistler seçimini yapmış görünüyor. Geriye bu seçimi vitrine çıkararak halka onaylatmak kalıyor. Bunu da 12 Haziran’da tamamlamış olacaklar. Tüm araçları ve olanaklarıyla ülkemiz emekçileri bu sürecin içine çekilmek istenmektedirler. Ülke halkları için nasıl bir tehlikenin kapıda olduğunu son dönemde atılan adımlardan rahatlıkla görmekteyiz. Özellikle emek alanında yoğun saldırıların geleceği herkesin malumu. Bu süreç de emperyalist sermayenin ihtiyaçlarından bağımsız gelişmemektedir. Genel olarak bu süreç üç kavramla açıklanmaktadır: Özelleştirme, kuralsızlaştırma, serbestleştirme. Tüm bunların sonucu emekçiler açısından daha fazla yoksulluk ve geleceksizlik demek. Zaten kangren haline gelmiş olan taşeronluğun daha fazla yaygınlaşması, emeğin daha fazla kayıt dışına çekilmesi, esnekliğin daha fazla yaygınlaşması demek. Son dönemde uygulanan (onlar her ne kadar hayaldi gerçek oldu dese de emekçileri değil egemenleri kastediyorlar) sağlık ve sosyal güvenlik politikalarına baktığımızda, yine kamunun yeniden şekillendirilmesi ile birlikte başta eğitim olmak üzere diğer kamu hizmetlerinin alımında nasıl bir manzarayla karşılaşacağımız ortada. Bu durum (genel olarak yürütülen politikalara karşı) karşısında ciddi bir huzursuzluğun da geliştiği görülmektedir. Ufak dalgalanmalar gelecekteki kasırgaları işaret etmekte. İşte tüm bu manzara karşısında belirleyici olan bu kasırganın hangi yönde eseceğidir? Bu kasırgaya yön verecek olan nedir? Bu bağlamda diğer bir nokta da güncel olan bir meseledir. Tüm bunlara bakarak yaklaşan seçimler karşısında hangi tavır, bu politikalara karşı gerçekten en doğru cevap olur. Burada esas sorulması gereken, bu kadar gelecek ile ilgili belirsizliğin olduğu, güvencesizlik ve işsizlik bağlamında sömürü döngüsünün derinleştiği ve en önemlisi de burjuva demokrasisi anlamında en temel meselelerini çözüme kavuşturmamış bir ülkede veya daha da genellersek dünyayı bir ahtapot gibi sarmalamış emperyalizm gerçekliğinde tüm bu sorunlar nasıl ortadan kaldırılabilir? Yukarıda da bahsettiğimiz gibi oluşabilecek bir kitle hareketliliğinin önünü alabilmek için, esasta da her zaman için karşılarında temellerini sarsacak bir devrimci odak istemedikleri için, uzun yılları bulan bir saldırı dalgasıyla paralel olarak belli alanlar genişletilerek reformizmin önü açılmaktadır. Büyük bir devrimci potansiyel de bu sınırlara hapsolmuş durumda dersek yanlış bir değerlendirme yapmış olmayız. Halk kitleleri de genel olarak pasifize olmuş ve apolitikleşmiş durumda. Demokrasi yanılsaması ve parlamentarizm önemli bir hastalık olarak kitlelerin her yanına nüfuz etmiş durumda. Bu açıdan esasta, bu süreçte gerçekten sistemin sınırlarını aşan devrimci politikalar belirlenmediği sürece gerçek anlamda bu kör kuyudan çıkılamaz. Attığımız her adım ya bu politikalar karşısında devrimci mücadeleye güç verir ya da tam tersine devrim mücadelesi önüne dizilen bentlere tuğla koyar. Bu açıdan boykot tavrı sadece doğru bir taktik değil, sistemin sınırlarını parçalayan bir mücadele çağrısıdır. Mevcut sistemin çizdiği sınırlı çerçeveye karşı bayraklaştırılması gereken de bu çağrıdır.
|