Geleceğimiz İçin Tarihe Bakalım

Egemen sınıflardan barış ve özgürlük beklemek, ölümünü kendi eliyle hazırlamaktır. Marksistler toplumsal diyalektik hareketi sınıfsal bakış açısı, materyalist düşünüşle gözlemlerler. Eğer proletarya diktatörlüğü hedefinden sapılmışsa egemen sınıfların yedeğine düşülmüş demektir. Böylesi bir durumda sınıf mücadelesinin zaferi uğrunda günün ihtiyaçları teori ve pratiğinin asla karşılanamayacağı gibi tabi ki tarihteki büyük derslerde devrimci temelde okunamaz.
20. yüzyıl insanlık tarihinin en kanlı yüzyılıdır. Emperyalist güçlerin küresel sınır tanımaz vahşetini görebilmek için biraz tarihe bakmak yeterlidir. Tekelci kapitalizm tüm gücünü harcayarak devrimleri yenilgiye uğratmak, komünizm mücadelesini her koşulda alt etmeyi amaçlamıştı, amacını şiddetle koruyor.
Anayasa tartışmalarının gündemleştiği, devletle Kürt hareketinin gizli görüşmelerinin “alenileştiği” koşullarda toplumsal katmanlar yüksek düzeyde kalıcı barış, özgür ve eşit koşulların yaratılacağı beklentisine girmiş bulunuyor.
Herkes “barış” diyor da komünistlerin kendi barış anlayışları yok mudur? Lafı dolandırmadan söyleyelim, gerici egemen sınıfların iktidar olduğu düzende işçi sınıfı, emekçi köylüler, geniş halk kitlelerine özgürlük ve eşitlik yoktur; olması da mümkün değildir. Dahası Türk ve Kürt ulusunun da eşitliği ve kardeşliği de gerici düzende mümkün değildir. Çünkü Türk egemen sınıfları sömürdükleri kaynaklarını tükettikleri, ucuz/emek pazarına sürüp beslendikleri Kürtlere ve azınlıklara karşı imtiyazlı durumunu kaybetmek istemiyor.
Halkımız elbette huzurlu, baskısız, işkencesiz, genç evlatlarını toprağa vermediği koşullar istiyor. Barışı istemek son derece insani ve gerekli bir düşüncenin doğal halidir. Fakat her savaşın altında nasıl ki ekonomik bir neden varsa, her barış halinin de ekonomik, siyasi ve sınıfsal bir karakteri vardır. Komünistlerin barışı egemen sınıfların gerici diktatörlüğünün yıkılmasıyla başlar!
Gerici sınıflar için barış; ezilen sınıfları sömürmek, baskı altında tutmak, başka ulusları fethetmek, ezmek, topraklarını işgal etmek üzerine kurulu koşulların ifadesidir. Görüldüğü gibi Türk egemen sınıfları için barış, Kürt isyanının dinmesi, başını indirmesi, teslim olması koşullarıdır. Utanmazca toplumsal barış için Kürt hareketine teslimiyet dayatılmaktadır.
Fakat günümüzde başka bir şey vardır!
Kürt ulusal hareketi son derece dar taleplerle masaya çekilerek, silahlı güçleri tasfiye edilmek isteniyor. Türk egemen sınıfları, ABD, AB bu planın destekçileridir. Kürtlerin kendi devletini kurma hakkı, bağımsızlık kavramı çoktan unutuldu! Buna da Kürt-Türk kardeşliği ve barışı deniyor. Bu barış hiç kuşku yok ki imtiyazlı ezen Türk ulusçuluğunun -barışı olarak- devam edilmesi mücadeleci Kürt dinamiğinin ezilmesi, Kürt işbirlikçi sınıflarının genişletilmesi amacını içeriyor.
Meselenin diğer yanı şudur: Azımsanmayacak genişlikte tasfiyeci, reformist, oportünist cephede buluşan sosyalizm adına “barış” sürecini destekleyen Blok’un Çatı Partisi’yle başlayıp, “Kongre Hareketi”yle bütünleşmiş olmasıdır. Sorunun özünü ileri sürmekten çok kuru burjuva hümanizmiyle “kimse ölmesin” nakaratları altında her nasılsa bas bas bağrılarak söylenen “entegrasyon stratejisinin” kırıntı yasal düzenlemelerini alkışla, barış ve büyük dönüşüm olarak sunuyorlar.
Reformlar desteklenmeli, ama devrimmiş, barış ve kardeşliğin gelmesi olarak sunmanın devrimci teorik temeli nerededir?!. Kürt hareketinin kitle gücünden faydalanmak isteyen hesaplar yapan oportünist blok stratejisinin gereği olarak anayasal reform amacı etrafında “Kongre Hareketi”nde bütünleşmenin büyük sosyalist cephe yaratabileceğini, Kürt halkını özgürleşebileceğini söylemektedirler.
Anayasal düzenlemeler Kürt ulusuna güvence sağlamaz, Kürt halkına asla özgürlük getirmez. Ankara’dan güvence ve kardeşlik bekleyenlere şu kanlı ve trajik tarihi hatırlatmak istiyoruz. 1970’te Bağdat (Irak) adına devlet başkan yardımcısı olarak Saddam Hüseyin, Kürtler adına M.Barzani ile antlaşmaya imza attılar. G.Kürdistan’ın özerkliğini tanıyan bu antlaşmada daha birçok şey yanında şunlar vardı:
“Yerel Kürt hükümeti, Kürtçe eğitim ve yayın, Kürt sivil toplumunun geliştirilmesi, Irak’lı Kürtlerin Araplarla birlikte kurucu ortak olduklarının resmi olarak kabulü ve Bağdat’taki iktidarın paylaşılması için anayasal düzenlemeler” içermekteydi.  
Peki, ne oldu? Kısa süre sonra Kürtler kuşatmaya alındı. binlerce Kürt katledildi. M.Barzani 1975’te ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Tarihin ironisidir ki; tarihte Kürtler açısından en geniş özerklik antlaşmasına imza atan kişi olan emperyalist güçlerin kanlı çocuğu Saddam Hüseyin imzasıyla, 1987-88’de Halepçe’de kimyasallarla başlayan süreç, “Al Anfal” (ganimetin paylaşılması) askeri harekâtıyla devam eden katliamlar dizisiyle 200 bin Kürt’ün yok edildiği soykırıma (genocide) vardırıldı.
Müzakereler, antlaşmalar, özerklik ve imzalar akan kanla silinmiştir! Bunca tarihten sonra kırıntı anayasal düzenlemeleri vaatlerine özgürlük ve eşitlik payeleri biçilemez. Özgürlük ve eşitlik hakkından vazgeçmek kardeşliğin yolunu açmaz, sadece daha büyük katliamların hazırlanmasına zaman tanır.
Bugün komünistler “entegrasyon stratejisi”yle Kürt işçi, emekçi ve köylülerinin, özgürleşmeyeceğini, halkların ve ulusların kardeşliği tesis edilemez demektedirler. Devrim hareketi enternasyonal ikili görevlerini Marksist-Leninist-Maoist temelde yeniden düşünmek kendisini sarsmak zorundadır.
İşçi sınıfının kurtuluşu, ulusların kardeşliği Ankara’da parlamenter hayallerle belirlenemez. Kararlılıkla tasfiyeci akıma meydan okunmadan devrim yolunda ilerlenemez. Askeri vesayet ve statüko kırıldı diyenler, toplama kamplarına dönen hapishanelere, Kürt halkının üzerine yağdırılan bomba ve silah, cephane oranına ve öldürülen çocuklara, kuşatılan kent ve kasabalara baksınlar…

 
Share