Yazarın Diğer Yazıları

next
prev
Devrim, keyfi bir tercih değil zorunlu bir olgudur

İnsan tarihin öznesidir. Değişir, değiştirir. Bu çok yönlü gelişim ve değişim süreci, eskiyle yeninin çatışması içerisinde kendini gerçekleştirmektedir. Değişim atmosferi var olan bütün toplumu (bunun içerisine eskiyi savunanlarıda koymak gerek. Çünkü yeni değişimi isterken, eskiyi ise yok olmakla tehdit eder. Dolayısıyla her ikisi de bu atmosfere girmiş demektir.) kendi etkisi altında değişime zorlayacaktır ve büyük değişim toplumun tümünü sarmaladığında gerçekleşecektir. Elbetteki bu değişim süreci birden bire, aniden ya da kısıtlı bir ana ilişkin bir birikim ve tecrübe, ya da eylemleri barındırmaz. O, içerisinden süzüldüğü toplumun binlerce yıllık birikiminin ve yarattığı değerlerin toplamına yaslanmaktadır. Onun gelişiminden ve yarattığı değerlerin toplamından bağımsız bir gelişim ya da  değişim imkansızdır. Asırların zorlu dönemeçlerinden geçerek yaratılmış olan bu değerler, yeni toplumun üzerine yükseldiği mirastır. Bu mirasın üzerinden yeniyi arzulayan toplum bir anın değil, toplam da bütün bir tarihselliğin ve tarihsel olarak birikmiş emeğin üzerinden ileriye doğru sıçrar. Bu hareket, kendiliğinden, bilinçsizce, tekil ya da bir taklit olarak değil, o anın koşulları içerisinde ortaya çıkmış,  bilinçli, tümel bir harekettir. Onu bu harekete itende bulunduğu koşullara olan itirazıdır. Bu itirazın dayandığı temel ise bulunduğu toplumdaki sınıfsal yeri, kendini tanımladığı sınıfsal dokudur.

Binlerce yıllık insanlık tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir derken eski ve yeni arasındaki çelişkinin uzlaşmayan niteliğine yani bir birini dışlayan yadsıyan yönlerine işaret edilmektedir. Ve bu gelişim mutlak bir çatışmayı zorunlu kılar. Eskiyi temsil edenlerle yeniyi temsil edenlerin arasında gelişen bu mücadele, ileriyi temsil edenin zaferiyle sonuçlanmak zorundadır. Ama toplum geri olana değil ileri olana doğru bir akış içerisinde olacaktır. Bu iyi niyetle bir temenni değil tarihsel pratik içerisinde toplumun gelişim dinamizmidir. Ancak bu değişim tek düze, sürekli ve sorunsuz değildir. İnişli-çıkışlı, kesintili ve yaşadığı çağın sorunlarını, çelişkilerini taşır, taşıyacaktır. Eskinin bağrında yetişen yeni, varolanın özelliklerini de alarak yeni olanı yani kendini en üst seviyede temsil etmek durumundadır. Binlerce yıllık insanlık tarihinin yaratmış olduğu bu birikim büyük alt-üst oluşlarla gelişmiştir, gelişmek durumundadır. Bu gelişim binlerce yıllık insanlık tarihinin bize gösterdiği yegane gerçektir.

Devrimi zorunlu bir pratik olgu yapanda değişim ve ilerleme olgusunun durdurulamayacağı gerçekliğidir. Binlerce yıllık insanlık tarihi bunu ispatlamaktadır. Hiç bir ikidar biçimi toplumu sarmalamış değişim arzusunun önüne geçemez. Onun gelişimi içerisinde ezilerek, tarihin tozlu sayfaları arasında yerini alır. Değişime karşı ya da değişim olgusunun yaratacağı hareketliliğe karşı koyacak hiç bir güç yoktur. Yeter ki değişen ve değiştiren arasında ki denklem doğru kurgulansın.

Kendi çağının toplumsal sorunları ve siyasal egemenlik ve maddi manevi değerler ve olgular toplamı insanı saran maddi yaşam koşullarıdır. Toplumun nesnel dünyası diye bahsedilen de budur. Toplumu sarmalayan bu nesnel olgular, insanlığın nesnelleşmiş öznelliğinin bir ifadesi olarak karşımıza ilk defa çıkmıyor. Ve ilk defa da bugün yaratılmıyor. Tarihin gelişim seyri içerisinde tarihi yazan toplum, bu nesnelleşmiş dünyanın  yasalarını da kendi toplumsal gelişimi içerisinde değiştirerek ilerliyor. Ancak bu ilerlemede basit devrilmelerle büyük ileri atılımlar gerçekleştirilemez. Bu gelişim zorunlu bir devrim ihtiyacını ya da fikrini ortaya koymaktadır. İşte bu devrim fikri ya da pratiği  bilinçli bir eylemdir.

İnsanın bilinçli eylemi dünyayı ve toplumu, toplumsal gelişmeleri belirleyen temel bir olgudur. Kendi tarihsel gerçekliğinden beslenen insan, bilinçli eylem pratiğiyle buluştuğunda devrim olgusu kendini dayatan bir hal alır. Ve ilk önce kendine, maddi yaşam koşullarına karşı bir pratiğin içerisine girer. Bu, değiştirme pratiğinin ilk adımıdır. Kendi maddi yaşam koşullarına teslim olmuş bir toplum ileriye dönük adım atamaz, gelişemez. Binlerce yıllık toplum tarihi de bu somut olguyla hareket etmiştir, etmektedir.

Hiç bir somut olgu yoktur ki değişmeden kalabilsin. Toplumda  ve doğada statik olgudan bahsedilemez. Toplum kendi gelişim seyri içerisinde müdahale edeceği araçları yine bu maddi yaşam koşlulları içerisinde kendisi yaratır. Ve artık bu araca sahip olduktan sonra değişim pratiği somut olgularla ilerlemeye başlar. Devrim fikride en belirgin halini işte tam da bu pratiğin içerisinde almaya başlar. Devrimin pratik olarak var oluşu onun tarihsel nedenselliklerinden ortaya çıkar. Devrimin niteliği olgusu tarihsel olarak birikmiş olanın içerisinde yatmaktadır.

Devrim hareketinin ilk somut adımı atıldıktan sonra toplum içerisinde hızla nüfuz eden yeni, onu kuşatarak, yine onun pratiğinde somut olarak vücut bulmaya başlar.

Eskinin çürüyen yanlarını tamir ve tadil etme değil, ondan bir bütün olarak kurtulma hareketidir devrim. Asalak olan eski ile yaratıcı olan yeni kıyasıya bir çatışmaya girer. Bu çatışma sonucunda toplumu taraf olmaya zorlayan durum pratik olarak başlar. Bir bütün olarak değişim arzusu devrimin doğası gereğidir. Bu gereklilik sosyal ve siyasal yaşamın içerisine nüfuz ettiğinde kendi araç ve yönetemleriyle varlığını somutlar. Eski toplum yeniyi ancak yaşamsal olarak algılamaya başladığında harekete geçecektir. Ve harekete geçtiğinde ise devrim bir fikir olmaktan pratik bir olgu haline gelir. Ve o artık bir tercih olmaktan çıkar zorunlu bir olgu haline gelir. Bu aşamadan sonra artık geriye dönmek imkansızdır. Devrim kendini bir kere somutladı mı felsefi olarak ya da pratik olarak yok edilemez. Duraklamalar, gerilemeler ve hatta yenilgiler alsa da yok olma gibi bir durumla asla karşılaşmaz

 
Share