Yazarın Diğer Yazıları
Sanatçılar ve edebiyatçılar taraftır
Sorunların çözümünde zorun rolü
Sınıflar için demokrasinin anlamı
Devlet “Egemen sınıf aygıtı olmanın gereğini” hep yaptı
Burjuva sol partiler milliyetçidir
Kürt sorunu ve soruna ilişkin kavramları doğru algılamak
12 Eylül askeri darbesi: Tekelci sermayenin askeri iktidar seçeneği
27 Mayıs darbesinin sınıfsal analizi
Burjuva diktatörlüğünün aygıtları
Burjuva ideolojisi ve Kemalizm
Emekçiler devrimci iktidar organlarını kurmalıdır
| Burjuva diktatörlüğünün aygıtları |
|
Babür Pınar Sınıf diktatörlüğünün niteliği, tarihsel evredeki egemen üretim ilişkilerinin durumunu yansıtır. Her sınıf diktatörlüğü kural olarak, bir üretim tarzının damgasını taşır. Egemen üretim tarzının kapitalist olduğu bir toplumsal, tarihsel evre içerisindeki, iktisadi ilişkiler, burjuvazinin egemen sınıf olma olanaklarını ve maddi koşullarını yaratır. Egemen sınıfın iktisadi aygıtlarının hemen yanı başında yer alan ve hemen hemen toplumlar tarihine denk düşen devlet aygıtı ve ideolojik aygıtlar, sınıf diktatörlüğünün önemli unsurları olarak kendi varlığını dayatır. Üretim araçlarının mülkiyetini, daha doğrusu, “yaşam kaynaklarının” mülkiyetini tekelinde tutan sınıf; o toplumda egemen sınıftır; bu yüzden de başkalarına çalışmak zorunda kalarak sömürülen, sınıf ya da sınıfları, iktisadi zorun yanında, siyasi ve ideolojik “zor”un sahibi olarak, yönetir. Burjuva sınıf, egemen sınıf olma gücünü, o toplumda varolan egemen üretim tarzından alır. Egemen sınıfa asıl gücünü sağlayan şey, hayat kaynaklarının sahibi olmasıdır. Bir sınıfın varlığını ve onun egemen sınıf olma durumunu sağlayan iktisadi organizasyon; sınıf diktatörlüğünün asıl ve ilk unsuru, yani ilk aygıtıdır. Bu durum kaçınılmaz bir sınıf çatışmasının da yolunu açar. Toplumun içerisinden çıkan ve ona yabancılaşan ve egemen sınıfın yanında yerini alan bir baskı aygıtı olan devlet, bu evrede kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Egemen sınıfın, egemenlik koşullarının yeniden üretilmesi ve korunması, sömürülen ve yönetilen sınıfın baskı altında tutulması ve karşı eylemlerinin zorla bastırılması devletin gerçekliğidir. Modern kapitalist toplumda açık müdahaleci devletlerin ( Bonapartizm, Faşizm, Askeri dikta) boy göstermesi, “egemen sınıf diktatörlüğünün iktisadi ve ideolojik aygıtlarının devlet aygıtının bir alt unsuru olduğu” düşüncesini besler. Hatta daha da ileri giderek bu devlet biçimlerinin varlığı devlet aygıtının bir bölümünün, örneğin ordunun, tüm toplum üzerinde, tekellerin ve bankaların dizginlerini elinde tutan bir güç olduğu fikrinin yayılmasına neden olur. Bu “neyin amaç” “neyin araç” olduğunun fikren karıştığı bir dönemdir. Gerçekten de bu fikirler kitleler arasında da yaygın bir kanı haline gelir. Ancak gerçekte durumun hiçte öyle olmadığı, ortalık biraz sakinleşince daha iyi görülür. Devletin bu biçiminin de varlığını iktisadi ilişkilere borçlu olduğunu görmemek için, bu devlet biçimlerinin “büyüsüne” kapılmış olmak gerekir. “Her siyasal zor, önce toplumsal nitelikte iktisadi bir göreve dayanır”() Unutulmaması gereken nokta da budur. Sınıf egemenliğinin asli unsuru olan iktisadi aygıtlar; sınıf egemenliğinin diğer unsurlarından –siyasal ve ideolojik unsurlardan- “bağımsız” olarak, hizmetine soktuğu siyasi ve ideolojik aygıtları da kullanarak, kendi yolunu çizer. Kapitalizm çağında burjuva diktatörlüğünün iktisadi, siyasi ve ideolojik unsurları arasındaki bağ çok daha genişlemiş ve giriftleşmişse de; sınıflı toplumların başlangıcından beri bu gerçeklik kendini gösterir. Engels’e başvuruyorum; “Genel olarak, özel mülkiyet tarihte hiçbir biçimde hırsızlık ve zor sonucu ortaya çıkmaz. Tersine; O daha, bazı nesnelerle sınırlı da olsa, bütün uygar halkların eski doğal topluluklarında vardır. Daha bu topluluğun içinde, meta biçimini alana kadar, önce yabancılar ile değişim içinde gelişir. Topluluk ürünleri, ne kadar meta biçimini alır, yani ne kadar az üreticinin öz kullanımı ve ne kadar çok bir değişim ereğiyle üretilirlerse, değişim, hatta topluluk içinde bile, ne kadar ilkel doğal işbölümünün yerini alırsa, çeşitli topluluk üyelerinin servet durumu o kadar eşitsiz bir hale gelir, eski toprak mülkiyeti ortaklığı o kadar derin bir biçimde aşınır, topluluk küçük toprak sahibi köylüler ( paysans percellaires ) halinde dağılmaya o kadar çabuk gider. Doğu despotizmi ve fatih göçebe halkların değişken egemenliği bu eski topluluklara binlerce yıl boyunca dokunamadı; onların gitgide dağılmalarına neden olan şey, büyük sanayi ürünlerinin rekabeti ile doğal ev sanayinin zamanla yıkılmasıdır. (...) Hatta Keltlerde, Cermenlerde ve Pencap’ta olduğu gibi, toprağın ortaklaşa mülkiyeti temeli üzerinde ilkel bir aristokrasinin oluşması bile, ilkin hiçbir zaman zor üzerinde değil, ama özgür onay ve alışkıya (adete) dayanır. Özel mülkiyetin kurulduğu her yerde bu, değişmiş üretim ve değişim ilişkilerinin sonucudur ve üretimin artması ve ticaretin gelişmesine yarar, -öyleyse özel mülkiyetin kuruluşu, iktisadi nedenlere dayanır. Zor, bu işte hiçbir rol oynamaz. Hırsızın başkasının malını kendine mal edebilmesinden önce, özel mülkiyet kurumunun var olması gerektiği, yani zorun, eldecilikle (possession) şüphesiz yer değiştirebildiği, ama özel mülkiyeti özel mülkiyet olarak meydana getiremediği açıktır!” () Tüm bu açıklamalardan sonra, varmak istediğim sonuca geliyorum; Bugüne kadar, iktisadi ilişkilerle, siyasi ve ideolojik ilişkiler arasındaki, sınıf egemenliğine dayalı bağı, örtmeye çalışan küçük burjuva ideologlarının yanı sıra çoğu sosyalist de bu konuda önemli açmaza düştü ve sınıf diktatörlüğünü, siyasal iktidara, yani devlet mekanizmasına indirgedi. Yani sınıf diktatörlüğünün kapsamı daraltılarak, hegemonyanın pratik ifadesinin yalnızca “devlet” olduğu kanısı yaygınlaştırıldı. Marks, Engels ve Lenin, sınıf egemenliğinin önemli bir unsuru olan devlete, bazı yazılarında, özel bir önem atfetmelerine karşın, sınıf diktatörlüğü sorununun “devlet” sorununa indirgenmesine karşı çıktılar. Bir dairenin yönetici bölümlerinden birini, dairenin tümü yerine koyarak, diğer yönetici bölümleri de bu yönetici bölümün alt unsurları olduğunu ilan etmek, bu dairelerin organizasyonun gerçekliğiyle bağdaşmaz bir yaklaşımdır. Yani sınıf diktatörlüğünü, onun bir unsuru olan devlet aygıtına indirgeyerek tanımlamak, sınıf diktatörlüğünün, iktisadi ve ideolojik aygıtlarını da; devletin alt unsurları ya da aygıtları olduğunu belirlemek, ya da öyle algılamak, sınıf egemenliği gerçekliğiyle bağdaşmaz bir saptamadır. Sınıf diktatörlüğünün, iktisadi, siyasal ve ideolojik unsurlardan teşekkül etmesi, bu unsurların, birbirinden “ayrı durması” birbirlerine karşı göreceli “bağımsız” olmasını da beraberinde getirir. Ancak bu “bağımsızlık” “aynı dairenin iki yönetici bölümü arasındaki rekabetin çerçevesini aşmamaktadır.” Engels Duhring’le tartışırken; Duhring’in “siyasal ilişkiler biçimi tarihsel unsur ve iktisadi bağımlılıklarda sadece sonuç ya da özel bir durum, yani her zaman ikinci dereceden olgulardır.” “(...) ikinci dereceden etkiler olarak, şüphesiz mevcutturlar ve bugünkü günde en duyulur olanlar da onlardır; ama en önemli unsuru sadece dolaylı bir iktisadi güçte değil, dolaysız siyasal zorda aramak gerekir.”() iddiasına karşılık çok açık bir şekilde şöyle söylüyor; “Demek ki, Bay Dühring’in kesin yönergesine aykırı olarak Robinson, Cuma’nın köleleştirilmesinin meydana getirdiği ‘siyasal kümelenmeyi ‘kendi başına hareket noktası olarak almamış, ama ona sadece beslenme erekleri bakımından bir araç olarak muamele etmiştir.’ –Şimdi efendisi ve egemeni Bay Duhring ile ne hali varsa kendisi görsün.” “Böylece, zor’un ‘temel tarihsel unsur’ olduğunu tanıtlamak için Bay Dühring’in kendi öz zenginliğinden icat ettiği çocukça örnek, zorun araçtan başka bir şey olmadığını, oysa iktisadi çıkarın erek olduğunu tanıtlar. Ve erek, bu ereğe ulaşmak için kullanılan araçtan ne kadar ‘daha temel’ ise, ilişkinin iktisadi yanı, tarihte, siyasal yanından o kadar temeldir.”() Diyebiliriz ki, sınıf egemenliğinin koşullarının iktisadi yanı, siyasi ve ideolojik yanından daha önce gelir. İktisadi egemenlik asli ve temel unsurdur. Sınıf diktatoryasının siyasi (devlet aygıtı) ve ideolojik unsurları; sınıf diktasının iktisadi unsurunun yanında, sınıf hegemonyasını tamamlayıcı öğeleridir ve iktisadi ilişkilerin belirlediği biçimde, tarihsel yerlerini alırlar. Sınıf diktatörlüğü, yasaya değil, ama maddi bir güce dayanan sınırsız erklik anlamına gelir. Sınıf diktatörlüğünün dayandığı güç o toplumda egemen olan iktisadi ilişkiler üzerine oturur. Sınıf diktatörlüğünün, iktisadi, siyasi ve ideolojik unsurlarının açık bir biçimde tasnifi ve belirlenmesi, şematize edilmemek kaydıyla, sınıflar mücadelesinin ve sınıf diktasının daha iyi kavranmasını sağlar. Böyle bir belirleme, sınıf egemenliğinin unsurları olan organize yapıların birbirinden göreceli bağımsız olduklarını da belirlemeyi gerektirir. Aygıtlar arasındaki göreceli özerklik, egemen sınıf aygıtları arasında çelişkiyi de beraberinde getirir. Kuşkusuz bu çelişkilerin ulaşacağı durum o ülkedeki işçi sınıfı hareketinin boyutları, işçi sınıfının savaşma gücü ve yeteneği ile yakından ilgilidir. İşçi sınıfının siyasi parti ve örgütleri arasındaki ilişki ve çelişkiler de, burjuva parti ve kurumlar arasındaki ilişki ve çelişkilerin derecesini etkiler. Ezilen ve sömürülen sınıfların eyleminin gelişkinlik derecesine bağlı olarak burjuva kurumlar arasındaki çelişki ve çatışmalar yeni boyutlar kazanır. Engels, -Anti Dühring- S. 292, Sol Yay. Engels, -Anti Dühring- S. 254-255, Sol Yay. Dühring’den aktaran Engels- Anti Dühring- S. 250-251, Sol Yay. Engels, -a.g.e- S. 252 |

