Yazarın Diğer Yazıları
Sanatçılar ve edebiyatçılar taraftır
Sorunların çözümünde zorun rolü
Sınıflar için demokrasinin anlamı
Devlet “Egemen sınıf aygıtı olmanın gereğini” hep yaptı
Burjuva sol partiler milliyetçidir
Kürt sorunu ve soruna ilişkin kavramları doğru algılamak
12 Eylül askeri darbesi: Tekelci sermayenin askeri iktidar seçeneği
27 Mayıs darbesinin sınıfsal analizi
Burjuva diktatörlüğünün aygıtları
Burjuva ideolojisi ve Kemalizm
Emekçiler devrimci iktidar organlarını kurmalıdır
| Burjuva ideolojisi ve Kemalizm |
|
Babür Pınar Maddi ilişkilerin sonucu olan ve giderek, görünürde bağımsızlaşan ve maddi ilişkilerin yanında yer alan ve onları etkileyen ideolojik ilişkiler o toplumda yalnızca, düşünsel üretim alanında çalışan bireyler kategorisinin oluşmasını ve bu bireylerin toplumsal işbölümü içerisinde bu fonksiyonları ile yer almasını da sağlar. Maddi üretimde bulunan, toplumun maddi gücünü yaratan bireylerin yanında, düşünsel ürün veren, ideolojik faaliyet alanında yer alan ve sanatı, felsefeyi, zihinsel üretimi meslek edinen bireyler grubu oluşur. “Böylesi bir iş bölümü egemen sınıflar içerisinde de zihinsel emek ile maddi emek arasındaki bölünme biçiminde kendisini gösterir, öyle ki bu aynı sınıfın içerisinde ayrı bireyler kategorisi oluşacaktır.”(1) Egemen sınıfın maddi emek kategorisi içerisinde yer alan bölümü bu sınıfın aktif unsurlarıdır. Diğer yandan genel olarak ideolojik, zihinsel emek kategorisi içerisinde bulunan bireyler, aynı sınıfın içerisinde özel bir statü kazanırlar. Bu durum egemen sınıfın üyelerini, birbirlerinden özerk, sözde bağımsız davranabilen unsurlar olarak, nispi oranda serbest hareket yeteneği edinmelerini sağlar. Aynı sınıfın üyeleri arasındaki sınıfsal bağımlılığın anlaşılmasını engelleyen ve egemen sınıfın bu iki kategorisi içerisinde yer alan unsurlar arasındaki ilişkileri perdeleyen bu “özerkliktir”. Bu özerkliktir ki, burjuva ideologlarının, siyasilerinin ve sanatçılarının, burjuvazinin aktif unsurlarından (Büyük sanayicilerden, bankacılardan, tarım kapitalistlerinden) nispi oranda bağımsız davranarak, acımasız eleştiri oklarını onlara yönlendirmelerine ve işi geçici çatışmalara dahi götürmelerine olanak tanır. Ancak sınıflar arası çatışmanın şiddetlenmesi, egemen sınıfın durumunu sarsacak bir toplumsal olay ve genel olarak burjuva düzeni tehdit eden bir durum karşısında, egemen sınıfın ayrı kategorisinde yer alan unsurlar, zorunlu olarak bir araya gelirler. Kutsal “özerkliğin” yarattığı bütün düşler yıkılır. Küçük burjuvazinin hayallerini altüst eden olay gerçekleşir. Egemen sınıfın bütün üyeleri, tek bir güç halinde, egemen iktidarla açık çatışmaya giren sınıflara karşı, azgınca ve tüm silahları kuşanarak savaş alanına girerler.
Siyasi partilerde gruplaşmış meslekten siyasetçiler ve meslekten ideologların, yalnızca zihinsel üretim ilişkileri içinde olmaları ve giderek egemen sınıfın aktif unsurlarından nispi bağımsız davranmaları; doğal olarak, yalnızca düşünsel ürün veren bu bireylerin de aralarında düşünsel, felsefi ayrılıkların var olmasının temelini yaratır. Böylece biçimsel olarak farklı düşünen, ayrı programlara sahip birden fazla parti ve ideologlar grubu, siyasi ve felsefi akımlar ortaya çıkar. Hatta bu düşünsel ayrılıklar, burjuva düzeninin sınırları içerisinde kalmak koşuluyla, çetin tartışmalara, çatışmalara ve hatta düzenin sarsılmasına neden olabilecek denli büyük didişmelere yol açar. Kimi zaman bu çelişkiler, bazı bireyleri karşı saflara itecek kadar alevlenir.
Kapitalizm öncesi toplumlarda, sınıf diktatörlüğünün, iktisadi, siyasi ve ideolojik aygıtları arasındaki ilişki çok daha iç içe durumdayken, kapitalizmde, iktisadi, siyasi ve ideolojik ilişkilerin alabildiğine genişlemesi temelinde, sınıf diktatörlüğünün unsurları daha bir ayrı biçimlendiler. Sınıf diktatoryasının her bir aygıtı kendi içinde göreceli “özerk” bir yapıya kavuştu; bu nedenle, sınıf diktatörlüğünün iktisadi, siyasi ve ideolojik aygıtları arasındaki sınıfsal bağın anlaşılması daha da zorlaştı. Sınıf diktatörlüğünün aygıtlarından biri olan devlet, kendi alt unsurları olarak ideolojik ve iktisadi işlev yüklenen kurumlara da sahiptir. Bu devletin yapısına ilişkin özel bir durumdur. Hatta bazı “müdahaleci” kapitalist devlet biçimlerinde bu kurumların önemi daha da artmıştır. Ancak buna rağmen devletin bu iktisadi ve ideolojik kurumları, genel sınıf diktatörlüğünün unsurları olan, iktisadi ve ideolojik aygıtların varlığını tehdit edecek büyüklüğe ve vasfa ulaşamamıştır. Devletin alt unsurları olarak iktisadi ve ideolojik kurumlar en “etkin” durumlarına ulaştıkları dönemde dahi, genel sınıf diktatörlüğünün iktisadi ve ideolojik aygıtlarının yanında, ikinci planda ve denilebilir ki, onlara yardımcı bir “işlev” yüklenerek varlığını sürdürürler. Sınıf diktatoryasının devamlılığını sağlayan, ana unsurun iktisadi ilişkiler, yani mülkiyet ilişkileri olmasının yanında, sınıf egemenliğinin diğer unsurları içerisinde, devlet aygıtının (parlamento, ordu, bürokrasi, mahkemeler, diğer yürütme organları, hapishaneler v.b.) özel bir önemi ve yeri vardır. Sınıf diktatörlüğünün diğer bir unsuru olan ideolojik aygıtın da (üniversiteler, aile, sanat vakıfları, örf, adetler ve din vb. sivil kitle örgütleri, basın, TV) iktisadi ilişkilerden ve devlet aygıtından göreceli “özerk” organize olduğunu görürüz. Devlet aygıtı gibi ideolojik aygıtlarda, kurumsal varlıklarını iktisadi ilişkilere borçludurlar. İdeolojik unsurlarda, “egemen sınıfın” egemenliğini kutsarken aslında kendi varlık koşullarını kutsarlar. Ancak ideolojik ilişkiler, nitelikleri gereği, iktisadi ilişkilerden ve devletten “ayrı” dururlar. Kuşkusuz bu ayrı duruş görecelidir. İktisadi sistemin yıkılmasını ve devletin parçalanmasını hedefleyen bir gücün varlığı ve eylemi anında, sınıf mücadelesinin şiddetlendiği dönemlerde, tüm bu “özerklik ”yerle bir olur. “Şapka düşer, kel görünür.” İdeolojik ilişkilerin “bağımsızlığı” sıfıra iner. İdeolojik ilişkilerin, devlet aygıtı ve iktisadi aygıtla derin sınıf bağı üzerindeki örtü kalkar. Genel sınıf diktatörlüğünün unsuru olan ideolojik aygıtın, devlet aygıtı kapsamında, onun bir alt ilişkisi olduğu savı gerçekliği yansıtmaz. Egemen sınıfın, egemenliğini kutsayan ve sınıf egemenliğinin payandası olan gelenekleri, ahlâkı ya da çok daha genel ifade edilecekse, “büyük alışkanlık gücü”nün devletin bir kurumu olarak açıklaması büyük bir yanılsamadır. Ancak, siyasi baskı aracı olan devlet aygıtının “bağımsız” bir güç olarak, kendi varoluşuna ilişkin bir ideoloji, kamu ilişkilerini düzenleyen hukuku yaratması mümkündür. Devletin alt ideolojik araçları, devletle, tekeller, bankalar arasındaki sınıf bağını örtbas ederler. Diğer yandan devletin eğitim ve öğretim kurumlarına “doğrudan” müdahalesi ve bazı ülkelerde Radyo-TV araçlarını elinde bulundurması gerçekleşir. Örnekler çoğaltılabilir. Ancak, devletin bir alt öğesi olarak ideolojik kurumlarını oluşturması; genel sınıf diktatörlüğünün bir unsuru olan egemen ideolojik aygıtların, devletin yanında, onun bir alt organı olmaktan uzak ve göreceli “özerk”, genel sınıf hegemonyasının inşasında rol üstlendiği gerçeğini dışlamaz. “Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir de, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, egemen manevi güçtür de. Maddi üretim araçlarını elinde tutan sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretim araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildirler. Egemen düşünceler, fikirler biçiminde kavranan maddi, egemen ilişkilerdir. o halde egemen fikirler, bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerin ifadesidirler; başka bir deyişle, bu düşünceler, onun egemenliğinin fikirleridir.”(1) İdeoloji, maddi yaşamdan çıkan ve giderek maddi yaşamdan kopan düşünceler bütünü üzerine temellenir. Yani düşünce bir kere maddi ilişkilerden koptuktan sonra, zihinsel bir eylem zeminine oturarak ideolojilere dönüşür. İdeolojinin bu özsel niteliği, onun kendi maddi (ekonomik) temellerinden uzaklaşmasının da nedenidir. İdeolojiler bir kere doğduktan sonra, iktisadi ve siyasi ilişkiler dışında kendi varlığına kavuşur ve ideolojiler kendi organizasyonlarını da oluştururlar. “Daha da yüksek, yani kendi maddi ekonomik temellerinden daha da kopmuş ideolojiler, felsefe ve din biçimini alırlar. Burada tasarımların kendi varlık koşulları ile bağlantısı, aracı halkalar yüzünden gittikçe daha karmaşık, gittikçe daha karanlık hal alır. Ama gene de bu bağlantı vardır.”(2) Ülkemizde, Kemalizm’in tasfiye edilip edilmediğinin tartışılması; öncelikle Kemalizm’in (Çok kullanıldığı biçimiyle Atatürkçülüğün) sınıfsal anlamına ilişkin netlik sağlamaya bağlıdır. Mustafa Kemal bir burjuvadır. Burjuva kurtuluş ve kuruluş hareketinin önderidir. Bu yönüyle Mustafa Kemal burjuva ideologu ve siyasetçisidir. Kemalizm burjuva ideolojisinin versiyonudur. Bu anlamda Kemalizm’in kendine has bir ideoloji olduğunu söylemek abartılı bir betimlemedir. Kemalizm’in kendine münhasır bir hareket ve ideoloji olduğu burjuva ideologlarının iddia ettiği bir safsatadır. Kemalizm’i burjuva ideolojisinden ayrı bir zeminde ele almak fikri; emekçi halk yığınlarının sınıfsal çıkarlarının burjuvazinin çıkarlarıyla aynı olduğu savını güçlendirir. Kemalizm burjuva ideolojisidir. Bu açıdan baktığımızda Burjuva rejimi var oldukça Kemalizm’in tasfiyesi mümkün olmayacaktır. Burjuva diktatörlüğünün aygıt ve kurumlarının hemen hemen tümü, kendi meşrebine uygun biçimde Atatürkçüdür. Kuşkusuz şu da bir gerçektir ki; burjuva ideolojisi olma sıfatıyla Kemalizm, kapitalizmin seyrine bağlı olarak değişime uğramaktadır ve burjuva ideolojisi olması itibarıyla ve değişim kapitalist sistem içerisinde kaldığı sürece, Kemalizm’in de bu değişime uyarlanması mümkündür. Burjuva diktatörlüğünün aygıtları arasındaki çelişki ölçüsünde; Kemalizm’i kendi meşrebince savunanların birbiri arasında çelişki vardır. Dolayısıyla farklı burjuva grupların birbiriyle çelişkisi ve hatta çatışması, Kemalizm’in tasfiyesi anlamına gelmez. Tüm “bağımsız” duruşuna rağmen, egemen sınıf ideolojileri, onları egemen sınıfın hegemonyacı unsuru kılan iktisadi ve siyasi düzeni kutsamaya adanırlar. Kimi zaman ve yer yer egemen sınıfın iktisadi ve siyasi unsurları ile “çatışma” içerisinde bulunmalarına rağmen, egemen sınıfın erki içerisindeki yerlerini alırlar. Her egemen ideoloji, tarihsel olarak egemenliğini bir üretim tarzına borçludur. “ Her ideoloji, bir kere oluştuktan sonra, verilmiş belli tasarım öğeleri temeli üzerinde gelişir ve onları işlemeye devam eder; yoksa o bir ideoloji olmazdı, yani fikirleri bağımsız bir biçimde gelişen ve yalnız kendi öz yasalarına bağlı olan özerk kendilikler olarak ele alınmazdı.”(3) Bir sınıfı egemen sınıf yapan maddi ilişkiler, aynı anda sınıf ideolojisini de egemen kılan ilişkilerdir. Maddi ilişkilerin yerini, yeni maddi ilişkilere bırakması, egemen ideolojinin de yerini, yeni egemen ideolojiye bırakması anlamına gelir. Ancak bu; “eski” ideolojinin toplumsal yerini hemen kaybetmesi anlamına gelmez; ikincil unsur olarak varlığı sürer ve çoğunlukla da “yeni” olan “eski” ideolojik unsurların varlığıyla hayatiyetini sürdürür. Her toplumsal sınıf, kendi sınıf çıkarlarını toplumun genel çıkarı olarak gösterir. Her sınıfın egemenliğinin sürdürülmesi için buna gereksinimi vardır. Egemen sınıfın çıkarlarını, toplumsal çıkar olarak gösteren ve sınıf çıkarını evrenselleştiren fikirler, egemen sınıfın fikirleridir ve toplum üzerinde hegemonya kurarak gelişirler. Diğer yandan egemen ideolojilere karşı, devrimci fikirlerin, tasarımların (ideolojilerin) varlığı, devrimci bir sınıfın var olduğunun; dolayısıyla devrimci bir sınıfın varlığına olanak veren maddi ilişkilerin var olduğunun somut göstergesidir. Dipnotlar 1 K.Marks, -Alman İdeolojisi- S. 79-80, Sol Yay. 2 Engels, -Klasik Alman Felsefesinin Sonu- S. 60, Sol Yay. 3 Engels, a.g.y. – S.61 |

