Yazarın Diğer Yazıları
Sanatçılar ve edebiyatçılar taraftır
Sorunların çözümünde zorun rolü
Sınıflar için demokrasinin anlamı
Devlet “Egemen sınıf aygıtı olmanın gereğini” hep yaptı
Burjuva sol partiler milliyetçidir
Kürt sorunu ve soruna ilişkin kavramları doğru algılamak
12 Eylül askeri darbesi: Tekelci sermayenin askeri iktidar seçeneği
27 Mayıs darbesinin sınıfsal analizi
Burjuva diktatörlüğünün aygıtları
Burjuva ideolojisi ve Kemalizm
Emekçiler devrimci iktidar organlarını kurmalıdır
| Emekçiler devrimci iktidar organlarını kurmalıdır |
|
Babür Pınar Tekelci burjuvazi önlenemez bir krizle kıvranırken, bu krizin olası siyasal patlamalara ve değişime yol açması kaçınılmazdır. Sınıf savaşımının daha sertleşerek sürmesinin, tekelci burjuvazinin açık baskıcı yönetim biçimlerine yönelmesine yol açma olasılığı her zaman vardır. Bu öngörü, çatışmanın bir tarafı olan işçi sınıfının ve emekçi yığınların somut ve kesin bir şekilde bu çatışmaya hazır olmasını gerektiriyor. İşçi sınıfı açık çatışma gününe, hazırlık yaparak, örgütlenerek ulaşabilirse, olası iç çatışmanın faturasını yüklenen taraf olmaktan kurtulur ve dahası bu çatışmayı zaferle taçlandırabilir. Aksi halde bugüne kadar olduğu gibi, hiç savaşa girmeden “yenilerek” krizin faturasını yüklenmesi kaçınılmaz olur. Sosyalistler, devrimciler hâlâ yaşanan deneyimden sonra işçi sınıfının olası bir çatışmadan “başı eğik” çıkmasını önleyecek politikalar üretmek konusunda yetersiz kalırlarsa, bu gerçek anlamda bir beceriksizlik ve teslimiyet olacaktır. Bu olası durumun ilk işaretini işçi sınıfı adına hüküm yürüten bir sendika patronu verdi. “Krizin yükünü, işçiler ve sermaye sahipleri birlikte üstlenmeliyiz.” diyen bu sözde işçi önderi, sermayenin günahını, bu günahın müsebbibi olmayan emekçilerinde yüklenmesi gerektiği üzerinden teslimiyet kapısını araladı. Kapitalist sistemden devrimci kopuşu aklının ucundan bile geçirmeyen bu bayların “işçi önderi” vasfı konusunda kuşku duyulmaması, işçilerin de teslimiyete onay vermesi anlamına gelir. Sosyalizm saflarına musallat olan, küçük burjuva aydın sekterliğinin ve legal sosyalizmin yarattığı fikir bulanıklığının, işçi sınıfının iç savaş organizasyonunu yaratmasını engelleyen bir unsur olduğu açıktır. Bu duruma birde küçük burjuva devrimci grupların maceracı eylemlerinin işçi sınıfını devrimden uzaklaştıracak etkisini eklersek, işçi sınıfının yeni dönemde, küçük burjuva demokrat partilerin ve sendika beylerinin etki alanından kurtulmasının zorluğu ortaya çıkar. Komünistler tüm bu olumsuzlukları göğüsleyerek çalışmalıdırlar. İşçi sınıfı yalnızca ekonomik mücadele içerisinde kalarak, burjuvaziyle baş edemez. Emekçi yığınlar, bir fiil kendi politik kitlesel örgütlerini yaratarak, politik mücadele içerisine girmelidir. İşçiler, kent ve kır yoksulları, burjuva meclisi dışına taşarak her kentte her beldede devrimci organlarını oluşturmalıdırlar. Devrimci halk meclisleri (Konseyler), hem işçi sınıfının kendi organizasyonunu yapılandırdığı ve hem de burjuvaziye karşı siyasal mücadelede yetkinleştiği odaklar olmalıdır. Emekçiler ancak bu odaklardan, tekelci burjuvaziye karşı yürüttüğü savaşla, burjuva demokrasisinin iki yüzlüğünü ve legal sosyalizmin oyalayıcılığını boşa çıkarabilir. Açık sosyalist parti tartışmaları, ancak bu mücadele organlarına dayanarak gerçek anlamda sonuca ulaşabilir. Ancak bu yolla, açık sosyalist parti, yüz, iki yüz sosyalist bireyin, tepeden inmeci tavrına bağlı bir sorun olmaktan kurtulur. Devrimci halk meclisleri, işçi sınıfının, burjuva düzeninden bağımsız olabilmesinin somut zemini olacaktır. Böylesi bir zeminde emekçiler tüm burjuva kurumlarını sarsacak ve fethedecek yetkinliğe ulaşabilir. Komünistler, devrimci işçiler, devrim meclislerini, somut siyasi talepler etrafında organize edebilirler, etmelidirler de. Bu meclisler burjuva yasalarla sınırlanamaz, burjuva sistemin herhangi bir kurumuyla ilişkili ve bu kurumları geliştirmekle yükümlü olamaz ve görevi de burjuvazinin politik saldırılarına karşı politik savaşımla belirlenir. Halkın, hukuksal, kültürel, maddi sorunlarının çözümünde devlet organlarının, kurumlarının yerine kendi iradesini temsil eden devrimci organlara başvurduğu ve toplumsal yaşamına ilişkin düzenlemelerde ezilenlerin ortak iradesinin pratik ifadesi olan bu organların kararları doğrultusunda hareket ettiği anda; halk burjuvaziye karşı iradesini kullanabilme gücüne ulaşır. Bu olmadan devrime yürüyüşün gerçek anlamda inandırıcılığı olmaz. Burjuva iradesinin (burjuva devletin) dışında halk iradesinin pratik ifadesi olan iktidar organları kurulmadan, ileri sürülen her politik tez cılız kalır. Politikanın güçle doğrudan ve sıkı bağı vardır. Halk lehine bir politika, doğrudan halkın iradesi olan iktidar organının varlığıyla anlam ve önem kazanır. Dolayısıyla halk iradesine doğrudan tabi olmadan yerel ve genel seçimlere girecek birey ve grupların, parlamentonun ve yerel yönetimlerin yapısal işleyişine boyun eğmesi ve sistemin dümen suyuna kapılması kaçınılmaz gerçekleşir. Bu nokta da önemle üzerinde durulması gereken; kurumlara ilişkin seçimin bir yöneticinin belirlenmesi değil, toplumsal bir görevi gerçekleştirecek kişinin seçimi olmasıdır. Görevin tanımı da doğrudan ezilen sınıfların iradesine ve yararına yapılmalıdır. Yerel yönetici halkı yönetmeyecek, halkın iradesinin doğrudan ifadesi olan iktidar organlarının denetlediği bir görevi yapacaktır. Gözden kaçırılmaması gereken bu yaklaşımdır. Ya yoksa seçilecek kişi, sosyalist de olsa, sistemin yöneticiye verdiği yapısal gücü elinde tutan birey olduğu sürece egemen sınıf sistemine hizmet eder. Burjuva sistemde seçim; egemen unsurlar tarafından belirlenmiş olan bir burjuvayı, “reis” olarak tayininin halk tarafından kabulüdür. Bu nedenle seçimler, gerçek anlamda seçim değildir; aldatmacadır. Bu aldatmacaya son vermek; ancak halkın iradesinin gerçek anlamda ifadesi olana iktidar organlarının var olması ile mümkündür. Bu iktidar organları, iradesini bireylere tahvil etmez. İrade bireylere devredilemez. Toplumsal yaşamın her alanında yapılması gereken işlerin organizesinde görev yapacak kişiler seçilir. Bu görevliler görev tanımını yapan halk iradesinin denetimine doğrudan tabi olmalıdırlar. Emekçiler, devrimci halk meclislerinin esas unsuru, ana öznesidir. Emekçiler, bu iktidar organlarının katılımcısı olmakla kalmayıp; hareketin ve iktidarın kurgusunda doğrudan yer alan ve iktidarın ortak aklının oluşturulmasında esas rol alan unsurdurlar. Bugün önümüzde, tekelci burjuvazinin “gericilik” eğilimlerinin frenlenmesi görevi var; diğer yandan işçiler kendi bölgelerinde yerel yönetimin işlevini denetler duruma gelebilirler. İşçiler, burjuva demokratlarının etkisinden sıyrılarak her kentte, her bölgede yerel devrimci halk meclislerinin nüvelerini yaratabilirler. Bu mümkündür. Devrimci işçiler her kentte, yerel yönetim organlarının seçim sürecinin, devrimci yurttaş konseylerinin kurulmasının zemini olmasını sağlamalıdırlar. Komünistler, işçilerin, bu yönde, her girişiminin, teorik öncülüğünü ve yardımcılığını üstlenerek, burjuvaziyi alt edebilecek gerçek gücün yaratılmasına önayak olmalıdırlar. Yerel yönetim seçimleri yerel devrimci halk meclislerinin inşası için fırsata dönüştürülmelidir. Seçimlere katılım, iktidar organlarının kurulması doğrultusunda gerçekleştirilen yürüyüşün seviyesini belirlemek için kullanılabilir. Bunun dışında seçimlere başka anlamlar yüklemek, düzene kapı kulluğa aday olmaktır. Hele “bağımsız aday” fikri bu yaklaşıma tuz biber ekmektir. Devrimci halk meclislerinin inşası doğrultusunda eylemlilik içerisine girmemek; kapitalizm karşıtlığını ve devrim fikrini hayalete çevirmek anlamı taşır. Devrim fikri, egemen düzenden kopuş fikri, ancak devrimi gerçekleştirecek halkın egemen sınıf sistemine rağmen ve egemen düzenden kopuşun ifadesi olan devrimci iktidar organlarının kurulmasıyla ete kemiğe bürünür,anlam kazanır. Bırakın bu doğrultuda çalışmayı; örgütlenme düşüncesinden dahi uzak duran bireylerin, anti-kapitalist ve düzen karşıtı fikri ve eleştirel bakışı boş kurgudan ibarettir. Ezilen yığınların iradesinin ifadesi olacak iktidar organları olmaksızın; yerel ve genel yönetim seçimlerine katılmanın anlamı yoktur. Yerel yönetim organlarında kimlerin görev alacağından önce; görev alacak insanları halk yararına bir programı uygulamaya zorlayacak devrimci iktidar organlarının var olup olmadığı önem kazanır. Kapitalist sistemde, parlamento gibi; yerel yönetimlerde ideolojik ve pratik olarak kapitalizmi önceleyen bir yapıdadır. Bu yapı oldukça; bu yapı içerisinde hayat bulan burjuva sistemin hangi temsilcisinin yönetici olacağının emekçiler nezdinde önemi yoktur. Sınıflı toplumda kentler, sınıf egemenliğinin temelini oluşturan üretim ilişkilerinin yansıtıcısı olarak biçimlenir. İlkel toplumlarda kentler, asıl olarak insanların yaşamını idame ettireceği doğal kaynakları çevrelerken ve kuşkusuz bu ana düşüncenin yanı sıra dışsal faktörlere karşı korunma fikri ekseninde şekillenirken; Kapitalist toplumda, kentlerin pazar etrafında kurulması önceldir. Kapitalist pazar etrafında şekillenen kentler yoğun burjuva ideolojik politik içerik kazanır ve bu içerik kentsel yaşamın biçimlenmesini belirler. Dolayısıyla kapitalist kent burjuvazi için yaşam olanakları sunacak şekilde yapılanır. Bu yapı köklendiği için; kentin insanca yaşam olanaklarını barındıran çevre olması olanaksızlaşır. Kentin insanca yaşam olanaklarını barındırmadığı bir yerde, İnsanca yaşamın tesis edilmesi de olanaksızdır. Kapitalist kent yapısı var oldukça; insanca yaşam sağlanacağına ilişkin her politika koftur, aldatmacadır. Bu genel gerçeklik çerçevesinde; kentin bu yapısal vasfı var oldukça kenti kimin ya da hangi partinin yöneteceği kararı, halk için yaşamsal değişikliği sağlamayacağı anlamda önemli değildir. Kentlerin insanca yaşam olanakları sağlayacak koşul ve olanakları barındıran yerleşim alanı olması için kapitalist pazar ilişkisine de son vermek gereklidir. Bu da kapitalizmin toplumun yaşamından sökülüp atılmasını sağlayacak bir devrimi gerektirir. Sosyalistler devrim ekseninden kaydıkları oranda; kapitalist kentin yaşam hücrelerini beslemek durumuna düşebilirler. Kapitalist kentlerin yönetimi sorununa yaklaşımın hareket noktası bu olmalıdır. Bu atlanıldığı taktirde kentlerin yönetimi hakkında ileri sürülecek her “ilerici” politika ve eylem kapitalist zihniyetten kopmamanın göstergesi olur. Somut bir örnek vermek gerekirse; bugün Kürt illerinde, yerel yönetim ve genel yönetim için seçilen bireylerin arkasında, tabi olduğu bir devrimci halk iktidar organizasyonundan söz etmek mümkün değildir. Bu kentlerde halk kendini yönetecek insanları seçti ve bu yerel seçimde de yöneticilerini seçecektir. Bu yöneticilerin, Kürt sorununun sahiplenicisi olmaları diğer kent yöneticilerinden farklı olmalarını sağlamaktadır. Esas ayırt edici vasıfları budur. Ancak diğer kentlerde olduğu gibi bu kentlerde de insanlar seçtikleri yöneticilerin iradesine tabii olmaktadırlar. Halk, bu kentlerin yaşamsal faaliyetini belirleyici katılım ve eylemlilik içerisinde değildir. Dolayısıyla halkın devrimci iradesi söz konusu değildir, irade halk adına, siyasi kimlikler tarafından kullanılmaktadır. Açıkçası, diğer illerde olduğu gibi, Kürt illerinde de halk kendine yönetici seçmektedir. Eskisinden farklı olarak, babadan oğula geçen aşiret reisliği kurumu yerini; halkın seçtiği “siyaset reisliği” kurumuna bıraktı. Ki genellikle seçilenlerin de sınıfsal durumu yeni kurumsal konumlarına uygundur. Bu yapısal bir sorundur. Bu yapısal sorunu aşmak devrimle mümkündür. Bu yapısal sorunun çözümü yolunda ilk adımı atmak, yerel devrimci iktidar organlarını kurmakla mümkündür. Bu devrimci iktidar aygıtları da, her türlü toplumsal yaşamın organizesi konusunda, toplumsal eylemlilik içerisinde yer alan emekçilerin etkin katılımı ve görev yüklenimi ile yapılanır. Bu olmazsa olmaz. Kürt illerinde kent yöneticilerinin ve milletvekillerinin burjuva sisteme, kurumlara eklemlenerek, devrimci olmaları mümkün değildir. Bu yöneticilerin, yerel halk iktidarlarına tabii hareket etmedikleri ve daha doğrusu yönetici bireyleri denetleyen devrimci halk iktidar organlarının da olmadığı açıktır ve bu tarz faaliyet; seçilmiş bireylerin burjuva yönetim tarzına uygun davrandıklarının göstergesidir. Kürt parlamenterleri ve belediye başkanları ve sözde sosyalist bağımsız milletvekillerini denetleyen halkın devrimci organlarının var olmadığı durumda; bu siyasiler, emekçilerin devrimci politikasının sözcüsü sayılabilirler mi? Bu soruya olumlu yanıt vermek mümkün değildir. Bu somut hal; aynı zamanda, bu siyasilerin politik duruşunu onaylayan zihniyetin sahibi siyasi örgütlerin ve ideologların da devrimden uzak durduklarını ifade eder. Bu durumda bu bayların yönetici olarak seçimi; halkın devrimci mücadelesine katkı değil; kendi siyasi kariyerlerinin ve ünlerinin parlatılmasına katkıdır. Diğer yandan, işçi ve memur sendikalarının ve meslek odalarının yönetimlerinde yer alan ve burjuva sistemi kirli sicilinden arındırmayı, devletin “demokratik cumhuriyet” biçiminde yapılanmasını, sosyalist mücadelenin göstergesi sayan sözde sosyalist unsurların, kendilerini halkın temsilcisi olarak görmeleri abesle iştigal sayılmalıdır. Burjuva demokrasisi savaşımının ve sendikal mücadelenin, sosyalizmin ana sorunu olarak belirlenmesi ve dolayısıyla, “halk iktidarının”(!) ayağını basacağı örgütlerin; yasal işçi partileri, sendikalar ve yardımlaşma, dayanışma derneklerinin olması gerektiği fikri reformculuktur. Kuşkusuz siyasal faaliyetlerin de bu stratejik fikre uygun yürütülmesinin gerekli olduğunu savunan siyasi örgütlerin, emekçileri etkilediği ülkelerde; devrim organlarının kurulmasının ve dolayısıyla devrimci sosyalizm savaşımının gelişmesinin önü tıkanır. Küresel düzeyde ele alırsak; Venezüella’da Devlet Bşk. Hugo Refael Chavez ve Bolivya’da Devlet Başkanı Evo Morales hükümetlerinin halk iktidarı olarak sunulması ve kabulü; emekçilerin reformculuğun etkisi altına girmesinin somut bir örneğidir. Bu hükümetler bırakın halk iktidarı olmayı; burjuva iktidarını güçlendiren ve burjuva sistemin halk tarafından kabulü noktasında önemli rol üstlenen hükümetlerdir. Reformculuğun bu pratik örneği; dünyanın her yerinde, küçük burjuva sosyalist hareket önderlerinin umut kapısı oldu. Hügo Chavez, devlet başkanı seçilmesi sonrasında, ömür boyu devlet başkanı olmasını sağlayan referandum istedi ve bu referandumdan zaferle çıktı. Chavez’in kendini idol yapan zaferin coşkusuyla yaptığı konuşmasında yer alan,“Bu halkın, devrimin zaferidir” sözleri reformculuğun avuntusu oldu. Ama aslında bu söz, proletarya devrimi gerçekliğine gizli bir saldırıdır. Emekçilerin yazgısını; halkın yöneticisi ve kurtarıcısı olarak gönderildiğine inanılan küçük burjuva idollerin yazgısına bağlamak devrimci kurtuluş yolundan uzaklaşmaktır. Her ülkede kapitalizme karşı devrim, emekçilerin kendi eseri olacaktır. Kuşkusuz bu hükümetleri halk iktidarı ve hatta bu bireyleri devrimci sosyalist olarak tanımlayanlar; yarın bu hükümetler yerini başka burjuva hükümetlere bıraktığında “halk iktidarının” yıkıldığını, devrimci sosyalistlerin yenildiğini açıklarlarsa hiç şaşırmamak gerekir. Toplumsal değişimin önemli unsuru olan bu hareketlerin burjuva anlamını kavramak ve bu anlamda toplumsal rolünün önemini belirlemek gereklidir. Ancak bu noktada; bu hareketlerin devrimci sosyalist olarak adlandırılması ve bu hükümetlerinde halk iktidarının bir biçimi olduğu iddiasına karşı devrimci itirazın yüksek sesle yapılması zorunludur. Devrimci sosyalizmin bu hareketler tarafından kullanılarak kirletilmesine izin vermek, burjuva siyasi zeminde yürümeğe eşdeğer olacaktır. Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu bir ülke de, tedrici olarak sosyalizme geçişin sağlanabileceği düşüncesi ve devlet kapitalizmini “sosyalizmin” unsuru olarak görme fikri ham hayaldir. Burjuva devletin çoğu zaman, siyasi aygıt olmasının yanında çok büyük oranda iktisadi ve ideolojik işlev üstlendiği ve “kendine ait” iktisadi ve ideolojik alt kurumlarını oluşturduğu görülmektedir. Dolayısıyla devlet; bu durumda, burjuva diktatörlüğünün iktisadi ve ideolojik aygıtlarını görüntüde geriye iteleyerek, öne çıkıyor. Kuşkusuz bu gelişme; ideologların, burjuva diktatörlüğünü tamamen “devlet aygıtına” indirgemelerinin maddi zemini oldu. Devletin bu yapısal durumu, “devletin, sınıflar üstü bir ‘özel’ aygıt olduğu, sınıflar arası çatışmada, tarafları ‘uzlaştırarak’ toplumsal fonksiyonunu yerine getirdiği” kuruntusunun çok daha güçlenmesini sağladı. Devletin, tüm toplum üzerinde, “kendisi için” diktatörlük olduğu düşüncesi yaygın bir kanı haline geldi. Bugün de devletin egemen sınıfın yanında ve egemen sınıfın iktisadi organizasyonuna sıkı sıkıya bağlı ve hayatiyetini iktisadi ilişkilerden alan ve yönetilen sınıfları baskı altında tutmakla yükümlü bir siyasi zor aygıtı olduğu, çoğu sosyalistçe unutuluyor. Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu bir ülkede devletin sınıf iktidarının aracı olma vasfını görmezden gelmek ve devleti, iktidarın kendisi olarak görmek, burjuva diktatörlüğünü burjuva devlet ile aynılaştırmak reformcu sosyalistlerin ana fikridir. Bu fikri zeminde, kaçınılmaz olarak, burjuva devletin ele geçirilmesinin mümkün olabileceği ve devletin ele geçirilmesi ile de burjuva diktatörlüğünün geriletileceği ve dolayısıyla devletin dönüştürülerek, halk iktidarının kurulabileceği saplantısı hayat bulmaktadır. Bu ham hayal, sosyalizme barış içinde geçişin mümkün olduğuna ilişkin reformist anlayışın yeni versiyonudur. İnsanların bir arada yaşamasından doğan ilişkiler zemininde; ilişkilerin örgütlenmemesi nedeniyle doğan toplumsal anarşinin “rahatsız edici” zorlaması; ortak amaçları olan insanları bir araya gelmeye, gruplaşmaya iter. İnsanlar bu zorunlu bir araya gelişi iradi olarak organize ederler. Oluşan toplumsal organize yapılar, kendi toplumsal rollerine bağlı güçleri oranında, toplumun gelişim seyrini etkileyici unsur olurlar. Bu etkileme gücü, toplumsal organize gücün amacına, dolayısıyla işlevine uygun yapılanmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Emekçilerin iktidarının pratik ifadesi ve nüvesi olacak devrimci halk meclislerinin kurulmasının devrim için zorunlu bir koşul olduğunun üzeri örtülerek, ileri sürülecek her politika ve halkın yönetime ilişkin her görüş, genel aldatmacanın bir parçası olacaktır. Bu türden fikir ve eylemlerin, halkın yaşamsal faaliyeti içerisinde, sosyalizm yönünde bir katkısı olmayacaktır. Kuşkusuz böylesi bir durumda ileri sürülen fikir ve eylem, o fikrin ve eylemin sahiplerine katkı sağlar ve bu bireyin elit olma konumunu güçlendirir. Ancak bu fikrin halkın toplumsal yararına olduğu iddiasına sahip birey ve gruplar halkı yanıltır. Devrimci halk meclisleri, halkın katılımını sağlamanın yanında, bir iktidar organı olarak; işlerin organizesinin birlikte yapıldığı ve her fikrin ortak akıl alanında sınandığı bir yapıya sahip olmalıdır. Seçilmiş bireylerin halkı yönetmesi değil; halkın kendi kendini organize etmesi ve ortak yaşamın sürdürülmesinde ve tutulacak yolun belirlenmesinde emekçilerin ortak karar alması devrimci meclisin esas ilkesidir. Devrimin gerekirliliği; devrim düşüncesinin emekçilerin belleğinde hayat bulmasını ve toplumsal eylemin, halkın iktidar organlarının kurulması doğrultusunda gerçekleştirilmesini zorunlu kılar. Egemen sınıf iktidarına karşı, her durumda devrimci duruşa sahip olmak önemlidir. Halk iktidarının organizesi için çalışmak bu tutumu güçlendirir. Devrimci halk iktidarının temeli olacak organların inşası, devrimin gerçekleşebilir olmasının dayanağı ve güvencesidir. |

