Sorunların çözümünde zorun rolü

Babür Pınar

Tekelci burjuva iktidarının tüm unsurları, şu veya bu şekilde ama zorunlu olarak sonunda, bir toplumsal gerçeği kabul ettiler; Dün olduğu gibi bugün de Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt Sorunu’dur. Bu gerçeğin cumhuriyet tarihi boyunca unutturulmaya çalışılması, sorunun üzerinin öldürücü, asimile edici bir örtü ile örtülmesi, gerçeğin yok olmasını sağlayamadı. Gerçek, tüm inkarcı kavram, aldatmaca ve ikiyüzlülüğün foyasını kazıyarak aydınlığa çıktı. Tüm burjuva siyasiler, generaller, sermaye sahipleri, bürokratlar, diplomatlar, gazeteciler, dişlerini sıkarak gerçeğin yüzlerine çarptığı durumu acı çekerek kabullendiler. “Kart kurt” sözcükleri soluk borularının en dibine itildi. Burjuva unsurların tüm inkarcı ve ezici çabalarına karşın, Kürt sorunu çözülmesi zorunlu bir problem olarak, toplumsal gündemin ilk sırasındaki yerini aldı. Ancak sorunu; üzerini örterek, inkar ederek ve görmezden gelerek çözebileceğini sanan burjuva iktidarın, problemi gündeme almakta geç kalışının faturasını ağır ödeyeceği de açıktır. Olağan koşullarda, ortaya çıktığı dönemde ve zamanında çözümlenemeyen sorunlar süreç ilerledikçe ve üzerine yeni sorunlar eklendikçe, daha da karmaşık bir hal aldı. Demokratik yolla burjuva çözümü olanaklı olan Kürt sorununu, mas etmek yolunu seçen burjuva iktidarın önüne, bu sorun, silahlı mücadelenin zoru ile konuldu. Bu nedenle, sınırları burjuvazinin sömürgeci, bencil ufkunu aşan çözümlerin de dayatıldığı bir noktaya ulaşıldı. Kürt sorunu burjuva iktidarın (TC’nin)  kuruluşu ile birlikte, demokratik yolla çözümü göreceli olarak kolayken; gelinen noktada, burjuva iktidar açısından Kürt sorunu çözülmesi zor bir problem oldu. Bu problemin, burjuva demokratik çözümü sürecinde dahi, bazı burjuva unsurların telef olacağı açıktır.

Büyük toplumsal sorunlar, sorunu çözmeye muktedir olmayan güçlerin telef olmasına yol açarak çözülür.  Son yıllara kadar burjuvazinin büyük çoğunluğu için Kürt sorununu ağza almak dahi suçken ve Kürt ulusunun varlığından söz edenler vebalı muamelesi görürken; bugün burjuva iktidarın tüm unsurları Kürt sorunundan söz ediyorlar. Tüm burjuva siyasileri, ideologları koro halinde, Kürt halkının varlığını kabul etmeyenleri “inkarcı” ve “çağ dışı” ilan ediyorlar. İşin tuhafı şu ki, bu baylar, Kürt sorununun varlığını ilk kendileri keşfetmiş gibi, sözlerinin altını çizerek yazıp konuşuyorlar. Ancak, Kürtleri keşfetmelerinde, zorun dayanılmaz kabul ettirici etkisi olduğu gerçeğini de örtbas etmek için ellerinden gelen çabayı gösteriyorlar. Demokrasi havarisi yaftasını boyunlarına asan bu baylar için, zevahiri kurtarmak adına yapılaması gerekli bir eylemdir bu. Kürt sorununun üzerindeki örtüyü kaldırma zorunluluğunun temelinde, burjuvazinin demokrasi havarisi olmasının rolü yok. Bu kaçınılmaz noktaya varışın temelinde, Kürt halkının, birlikte yaşamak için, ulusal kimliğinin kabul edilmesini, ön koşul olarak dayatan toplumsal güç olma durumuna gelmesi var. Bu durum, “devletin demokratik nitelik kazanması” sürecinde, Kürt sorununun, yapılması gerekenler listesinin ilk sırasına konmasının da nedenidir.

Siyasi iktidar ikiyüzlü politikasını sürdürüyor

Türk burjuva siyasi önderleri “Kürt gerçeğinin kabulü” noktasına istemeyerek geldiler. Bu nedenle istemeyerek, burunlarını tutarak, beladan kurtulma istenciyle sorunun üzerine eğiliyorlar. Dolayısıyla burjuva cephesinde yer alan siyasetçilerin ve ideologların “Kürt kimliğine” saygısı sahtedir. Bir halkın ulusal başkaldırısını yok etmek isteği ile o halkın ulusal kimliğine saygı duymak birbirinin zıddı olgulardır. Türk burjuva siyasası, Kürt ulusal kimliğinin kabul edilmesi konusundaki ısrarcı tutuma ve bu tutumun halk ayaklanması tehdidi ile kendine dayatılmış olmasına saygı duymuyor. Burjuva iktidar, Kürt halkının ulusal ayaklanmasının önünü açan “silahlı” siyasi unsurlardan nefret ediyor. Halk ayaklanması sözcüğünü ağzına alan her unsuru, bir kaşık suda boğmak arzusuyla yanıp tutuşuyor. Bağımsız ve sosyalist Kürdistan cumhuriyeti fikrini duyunca, Türk ve Kürt burjuva siyasilerinin, ideologlarının, sanatçılarının, bürokratların ve askerlerin tüyleri diken diken oluyor.  Burjuvazinin barış ve demokrasi çözümü ya da militarist çözümlerinin hepsi bu ruh hali içerisinde öne sürülen önermelerdir. Görülmesi gereken gerçek budur. Burjuva siyasi iktidar, Kürt halkının, burjuva düzenden kopuş yöneliminin ayaklanmaya dönüşmemesi için gereken yapısal önlemleri almak istiyor. Burjuva devletin, Kürt ulusal hareketinin bastırılması, teslim alınması doğrultusunda attığı her "demokratik" adımı, “samimiyet” noktasında test etmek; burjuva iktidarın ikiyüzlü politikalarının sınıfsal dayanağını kavrayamamak demektir.

Bu gerçekliğin kavranması; teorik olarak, sosyalistleri, burjuvaziyle hiçbir koşulda uzlaşmama ve barış masasına oturmama fikrine götürür. Ancak, savunulması gereken bu doğru fikrin; Kürt halkının kendi kaderini belirlerken “özgür olması gerekir" ilkesine ket vurmasına, herhangi bir biçimde gerekçe edilmesi; bu fikrin doğruluğuna gölge düşürür. Kürt sorununun çözümünde izlenecek tüm yol ve yöntemlerin tercihini yapacak olan Kürt halkıdır. (Halkların kendi kaderini belirlemesinde siyasi örgütlerin önemli yeri olduğu için denilebilir ki; izlenecek yol ve hakkın kullanılma durumu konusunda; PKK’nin ve diğer Kürt partilerin çözüm politikalarının ve kararının belirleyici olacağı açıktır.) Dolayısıyla Kürt halkı ulusal istemlerinin gerçekleşme yollarından birini tercih edebilir. Ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını kullanması ilkesinin içeriğinin burjuva oluşu da; ezilen halkın kendi kaderini belirlemesi noktasında özgür olmalıdır fikrini inkar etmenin gerekçesi olamaz. Hakkı kullanmak hak sahibine aittir. Kuşkusuz, hakkın kullanılma biçimi, izlenecek politikaların niteliğine ilişkin tanımlamayı da hak eder. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Yanlış olan, Kürt ulusal hareketinin izleyeceği her yol ve tercihin "devrimci" nitelikte olacağı varsayımıdır. Kürt ulusal uyanışında önemli rol oynayan gerilla hareketinin,  yarattığı sosyal, psikolojik baskıyı kullanarak, izlenecek her yolun “devrimci” olduğunun kabul edilmesini beklemek abesle iştigaldir. Harekete sonradan sempati duyan, bu nedenle geç kalmışlığın ezikliğini örtmek için harekete hararetle gaz veren unsurlar; “önder ve örgüt” tapınıcı bir tarzda Kürt ulusal hareketinin attığı her adımın “devrimci” sıfatını hak ettiğini iddia ediyorlar. Bu sözde devrimciler, devrimci sosyalistlerin de; izlenen burjuva demokratik politikaları, devrimci sıfatıyla nitelendirmesini istiyorlar. Bu istem bir ölçüde hoş görülebilir. Ancak bu unsurların, sosyalizm ve proleter devrim karşıtlığına vardırdıkları söylemlerini ve kendileriyle aynı politik dili kullanmadıkları için de; komünistlerin, Kürt ayaklanmasının dostu olmadığına ilişkin savlarını hoşgörüyle karşılamak mümkün değildir. T.C devletinin demokratikleşmesini “emekçilerin kurtuluşu” olarak görme ve gösterme çabalarının, Kürt emekçilerinin kurtuluşunun önünü kesmek olduğunu, yüksek sesle ifade etmek; Kürt halkının dostu olmanın gereğidir. Dahası, devrimci sosyalistler, Kürt ulusal kurtuluş hareketinin, burjuva devletin kurulmasıyla sonuçlanmasının da Kürt emekçilerinin kurtuluşunun pratik ifadesi olmayacağını, her durumda açıklamakla yükümlüdürler. Bu gerçekliği açıklamaktan kaçınmak ve emeğin kurtuluşundan yana sosyalist politika izleyenleri ve burjuva iktidarın sömürdüğü ve ezdiği farklı ulustan emekçileri de kapsayacak tarzda, toptancı “düşman” tanımlaması yapmak devrimci siyasetten sapmadır. Devrimci siyasetten sapmak ise, her zaman, burjuva iktidarın değirmenine su taşır.

Barışın sınıfsal niteliğini doğru algılamak

TC devletinin demokratikleşmesi üzerinden sağlanacak barışın “devrimci" nitelikte olamayacağını vurgulayarak dile getirmekten, devrimci sosyalistleri, hiçbir ideolojik, politik saldırı alıkoyamaz. PKK’ nin, Kürt uyanışının öncü örgütü olduğu gerçeğini kabul etmek; gerilla hareketinin gerçekleştirdiği güçlü baskının, T:C devletini bugünkü noktaya getirdiğini görmek ve gelinen noktada elde edilecek her demokratik değişimin, Kürt halkı için "ileri" bir aşama olduğunu söylemek devrimci bir tutumdur. Diğer yandan, Kürt emekçilerinin kurtuluşunun gerçek anlamda ifadesi olacak, “Sosyalist Kürdistan” hedefinden uzaklaşarak; Demokratik cumhuriyet fikrine özel bir önem atfetmenin devrimci politikadan sapmak olduğu açıktır. Bu politik sapmanın, Kürt halk ayaklanmasına geçiş sürecine ( Bugün, Kürt hareketinin halk ayaklanması evresinde olmadığı, halk savaşının öncül evresinde olduğu somut bir olgudur. ) ket vurması ve dolayısıyla hareketin devrimci vasfını kaybetmesi anlamına geldiğini belirlemek devrimci sosyalist politikanın gereğidir. Türk burjuvazisinin egemenliğinin devlet biçimi olan, demokratik cumhuriyetin kurulması hedefi; hareketin, nihai noktada, devrimci bir çizgiden reformcu bir çizgiye kayması anlamına gelir. “Demokratik cumhuriyet” devletinin yalnızca Türk burjuvazisinin değil, Türk burjuvazisiyle birlikte Kürt burjuvazisinin de devleti haline gelmesi reformdur. Yeni duruma göre biçimlenecek burjuva devlet; Kürt ve Türk emekçilerinin kurtuluşunun pratik ifadesi olmadığı için de bu dönüşüm, devrim değil, reformdur.  Herhangi bir Burjuva devletin demokratikleşmesini halk hareketi ile sağlamış olmak; hareketin reformcu çizgiye kaymamasının garantisi olamaz. İnsanlık tarihi, sınıf egemenliğinin ifadesi olan devletin biçiminin, bazı koşullarda, silahlı mücadele ile değiştirildiği örnekleriyle doludur. Halk ayaklanması, halkın özgürlüğü ve kurtuluşu ile sonuçlanırsa; (ki bu emeğin kurtuluşunu engelleyen sınıfsal egemenliğin yıkılması demektir)  O zaman hareket, devrimci nitelik kazanır.

Emeğin kurtuluşunu engelleyen sınıfsal egemenliği parçalamayan, yalnızca onun biçim değiştirmesini sağlayan halk hareketi reformcu sıfatını alır. Burjuva devletin reformla değişimi; egemen sınıf iktidarını zayıflatmaz aksine daha da yetkinleştirir. Burjuva sınıf devletini demokratikleştirerek yetkinleştiren ve güçlendiren reformcu politikanın, devrimci politika olarak nitelendirilmesi siyasi oportünizmdir. Bir partiye devrimci niteliğini kazandıran; ezilen sınıfın egemen sınıfa karşı savaşının izlediği yola, ulaşacağı hedefe ilişkin devrim öngörüsüdür. Yalnızca bu değil; siyasi partinin, devrimci sınıfın fiili iktidar örgütlenmesinin siyasi unsuru olması onun devrimci vasfının dayanağıdır. Bu sav, yalnızca siyasi partinin değil, tüm halkın örgütlenerek savaşa katılması gerekirliği üzerine kurulur. Silahlı mücadele; tek başına, siyasi hareketin devrimciliğinin kanıtı sayılamaz.  Öte yandan bir partinin silahlı savaşım veriyor olması; o parti militanlarına, devrimci sosyalistlere tepeden bakma ve onların her eleştirisine burun kıvırarak, bu eleştirinin “devrimciliğe yönelmiş bir saldırı” olduğunu söyleme hakkı vermez.

Türk ve Kürt küçük burjuva sosyalistleri, burjuvazinin  “demokratik çözüm “ ve “barış” öneren kesimiyle fikri anlamda çakışıyorlar. Bu baylar, süren savaşın, Kürt halkının var olma savaşı olduğunu ve bu savaşın, TC. Devletinin demokratikleşmesi ile son bulduğu takdirde, devrimci amacından ve niteliğinden uzaklaşacağını anlamak istemiyorlar. Sosyal şovenizmin kapısına post sermiş bu küçük burjuva bayların gözleri öylesine bağlı ki; gerilla hareketinin yarattığı dinamiğin, Kürt emekçilerinin kurtuluşu için ve dolayısıyla Türkiye emekçilerinin devrimi için de bir olanak olduğunu göremediler.  Bu körlük onları, Kürt ulusal hareketinin, Türkiye emekçilerinin devrimci eyleminin önünde engel olduğu saplantısına itekledi. Bu nedenle Küçük burjuva sosyalistleri, Kürt halk ayaklanışının öncülü olan gerilla savaşının sona ermesini dört gözle beklediler, bekliyorlar. Küçük burjuva sosyalistlerinin, Burjuva devlet ile Kürt gerillaları arasında süren savaşı, “demokrasi sürecine ket vuran bir savaş” olarak tanımlamaları ve bu savaşa karşı da "barışı" savunmanın gurur verici olduğunu iddia etmeleri kaçınılmaz olarak gerçekleşti. Küçük burjuva sosyalistler, demokratlar, gerçekleşecek barışın, Kürt ayaklanışının yara alması anlamına geleceği gerçeğinin üzerini örtmek için, her türlü propagandayı yaptılar, yapıyorlar. Burjuva "ulusalcılar", Kürtlere dayatılan "barışa" yüce değer atfetmekten ve Kürtlerin silahtan arınarak demokratik devletin bir öğesi olmasının “aklın” yolu olduğunu iddia etmekten kendilerini alamıyorlar. Gerilla hareketinin, Kürt halkının özgürlük savaşını ateşlemesi olasılığına karşı sınıfsal hoşnutsuzluğu, öfkesi; küçük burjuvazinin “barış” politikasına yön verdi. Bu sözde barışseverler, aynı zamanda, emekçilerin kurtuluşunun bir sınıfsal devrimle mümkün olacağı fikrinin de “demode” olduğunu iddia ettiler ve emekçilerin devriminden; tarihe gömerek unutmak istedikleri bir varlığın “hayaletini” görmüş gibi ürktüler. Bu küçük burjuvalar, emekçilerin devriminin zorunlu ve kaçınılmaz olduğu gerçeğine karşı sınıfsal öfkelerini her zeminde dile getirdiler.

Burjuvazinin, Kürt sorununun çözümü doğrultusunda önerdiği tüm “barış” planları, Kürt halk ayaklanışının önünü kesecek teslimiyet politikalarını içerir. Bu barış planının onayı, teslimiyetin onayıdır. Bu teslimiyet, yalnızca Kürt halkı için değil, aynı zamanda Türk halkı için de esaretin perçinlenmesidir. Türkiye işçi sınıfının, Kürt halkının devrimci savaşının yanında olması gerektiği gerçeğinin üzerini örtmeğe ve bu eylemden uzaklaşmaya yardımcı olacak her barış planı, devrimci sosyalizmden kaçış belgisidir.

 
Share