|
28 Aralık 2011, saat 21.37, yer sınır üzerinde bulunan Afroke, Roboskî Köyü yakınlarında bulunan Serê Saş bölgesi. Aşağıda, geçimini tamamen mazot ve sigara kaçakçılığından sağlayan Ortasu köylülerinin mutad kervanı. Kervanın tek tür taşıma aracı katırlar, kervancılar çoğu 12-16 yaşlarında Kürt çocukları. Köye varmalarına ramak kala üzerine F-16 uçaklarından bombalar yağıyor, tam saat 22.24’e kadar. Kervandaki her şey paramparça oluyor, birbirine karışıyor ve kavruluyor… Mazot, şeker, sigara, katırlar ve insanlar… Hükümet olayın “operasyon kazası” olduğunu epeyce zaman geçtikten sonra açıklayıveriyor. Bombalama, bölgedeki askeri birliğe haber verilmeden yapılıyor. Bu birlikten sorulsa, “onların kim olduğu isim isim öğrenilebilir(miş)”. Sormadan bombaladılar. Çünkü böyle bir katliam kararlaştırılmış gözüküyor ve kesinlikle yapılması gerekiyordu. HPG Komuta Konseyi Üyesi Dr. Bahoz Erdal ,“Yüzlerce katırla birlikte sivil insanların sürekli geçiş yaptığı bir bölgede bırakın gerillanın kamplarının olması ve üslenmesi, bu tür alanlarda gerillalarımızın herhangi bir hareketi dahi olmaz” diyor. Aynı bölgede 26 Mart 1993’te de başka bir köy “yanlışlıkla” bombalanmış ve 12 insan katledilmişti. Açık bir soykırım suçu olan cinayet karşısında özellikle şoven politikacıların “sınır güvenliği”, “kaçakçılık” gevelemeleri bir yana, olayın daha derin olan boyutları üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hükümet tavrındaki ani sertlik değişimi savaş politikası, göründüğünden daha vahim anlamlar içeriyor. Uludere olayı, yalnızca Kürtlere değil Irak’taki yeni gelişmelerle de alakalı bir gözdağıdır. Bilindiği gibi AKP iktidara geldiğinden beri, ilk aşamada devletin yeniden yapılandırılmasına ağırlık verdi. En başta ordu ve bürokrasiye yöneldi. Bunu başarmak için, “İleri demokrasi”, “Alevi açılımı”, “darbeciler ve 12 Eylül paşalarının yargılanması”, “çetelere karşı savaş”, daha sonra da “Kürt açılımı” gibi göz alıcı tavırlarla toplumsal destek aradı. Sonunda bunu başardı. Ardından Kürt sorununun çözümünde, sanki sivil bürokrasi, ordu, ırkçı ve statükocu partilerin engelinden ötürü hükümete çekingen davrandığı sanılıyordu. 12 Haziran 2011 seçimleri, bir nevi hükümete “korkma, bu sorunu çöz!” mesajı verdi. BDP meclise 36 vekil gönderdi, hükümetin partisi de oylarını yüzde 50’ye çıkardı. Fakat ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi”nin eşbaşkanı ve aynı zamanda “Müslüman halkların liderliği” peşindeki Erdoğan, aslında sıranın Kürt hareketinin tasfiyesine geldiğini gösterdi. Böylece devlete hakim olduğunu düşünen hükümetin artık “demokratik açılımlara” gereksinimi kalmadı. Militarist ve otoriter politikaya ani dönüşün bir nedeni budur. Seçimden hemen sonra sürdürülen KCK operasyonlarına hız verildi, seçilmiş milletvekilleri serbest bırakılmadı. Zaten Kürt hareketini Ekim 2011’e kadar ustaca oyaladıktan sonra, önce Silvan’da 13 askerin, daha sonra da 19 Ekim 2011’de 24 askerin hayatını kaybetmesini büyük saldırı için gerekçe saydı. 23 Ekim 2011’deki Van-Erciş depremi ve kış şartları savaşın hızını biraz kesmekle birlikte, devam ediyor. Bu baskıcı otoriter politikanın giderek bütün muhalif kesimleri ve emekçileri kapsayacak şekilde genişleyeceği anlamına da geliyor. Zaten Kürtlere karşı savaş siyasetinin her zaman Türkiye çapında demokrasi ve insan haklarının tümden rafa kaldırılmasına yol açtığı tecrübeyle sabittir. Hükümetin bu politikasındaki ani değişikliğin ikinci nedeni ise, uluslararası koşullardaki değişimlerle ilgili. Her şeyden önce 2012’de küresel çapta büyük ekonomik kriz bekleniyor. İkincisi ABD, 15 Aralık’tan itibaren Irak’taki askeri işgale resmen son verdi ve askerlerini çekmeye başladı. Bu, bölgedeki bütün çakalların iştahını kabartan bir durumdur. Ne var ki, ABD orayı terk etti sayılmaz, tersine bölge halklarını birbirine düşürmeyi, iyice yıpratmayı ve hepsini birden kendi BOP stratejisine ikna etmeyi umuyor. Yani bu tavır isyancı köleleri tuzağa düşürmek için sarayını ve hazinesini terk eden kralın tavrına benziyor. ABD’nin bu kararının aynı günü, YAŞ’ın Güz Toplantısı’nda “harbe hazırlık durumunun incelenmesi” ilginçtir. ABD’nin çekilme kararından hemen sonra Irak’ta dengeler oynamaya başladı. Orada “etnik ve mezhepsel çatışma”ya dair potansiyel bir gerilim yaşanıyor. PKK eylemleri nedeniyle bölgeye yığılan askeri güçler ve geniş çaplı hareketlilik bu bölgede bir savaşa hazırlık görüntüsü veriyor. Zaten kısa süre önce Suriye’ye yönelik saldırı tehditlerinin ortadan kalkmadığı, hatta giderek İran‘la Kürecik’e konuşlanmak istenen füze kalkanı yüzünden savaş dilinin seslendirildiği görülüyor. Hükümetin ülkenin iyice olgunlaşmış ve çözüm bekleyen iç sorunlarını çözmek yerine, bu sorunlardan kurtulmak ve sözüm ona “ulusu birleştirmek” hayaliyle bir savaş oyununa girişmesi hiç de zayıf bir ihtimal değil. Aman ha! Bu çok tehlikeli bir oyundur. Hem ülkemiz ve halklarımız, hem Orta Doğu halkları için!..
|