Çocuklardan korkan yamuk düzen

İki yıl kadar önce Adana Valisi İlhan Atış, taş atan Kürt çocukların ailelerinin yeşil kartlarının iptal edileceğini ve çocukların “yasal yollarla” ailelerinden alınarak devlet güvencesinde Çocuk Esirgeme Kurumları’ndaki yuvalara yerleştirilebileceğini söyledi. Bu arada Molotof’un silah sayılmasını da öneren Vali’nin kentsel dönüşüm projesi dahilinde Kürt mahallelerinin tasfiyesini de planladığı anlaşılmıştı. Vali’nin kafadan konuşmadığını Van 4. Ağır Ceza Mahkemesi, molotofkokteylini silah kapsamına alan karar ile herhangi bir eylem olmadığı halde 4 molotofkokteyli, Molotof malzemesi ve havai fişeklerle yakalanan iki kişiye ‘terör örgütüne silah sağlamak’ tan 25 yıl hapis cezasına hükmetmesiyle anlaşılmıştı.
2 Aralık 2011’de bu kez Diyarbakır Valisi Mustafa Toprak, “Bu çocukları mahkeme kararıyla ailelerinden alıp, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı 6 kişilik ‘sevgi evleri’ne yerleştireceğini” söylerken de boş konuşmadığını biliyoruz. Boşuna ‘5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nu gösterip ümitlenmeyelim, çünkü belli ki kanun olan valilerin söyledikleridir ve mahkemeler de bu söylenenleri uygulamaktadır. Kürt aileler bu belalarla karşılaşmak istemiyorlarsa, ya çocuk doğurmayacaklar ya da hiç sokağa bırakmayacaklar.
Aynı anda Polis Akademisi'ne bağlı Uluslararası Terörizm Merkezi (UTSAM) “Türkiye'de Terörü Besleyen Kaynaklar” adlı bir araştırma yaptırdı.  UTSAM Başkanı Doç. Dr. Süleyman Özeren, Antalya'daki terör sempozyumunda araştırmasını ilk defa açıklarken “Terörle mücadelede hedef kitlemiz 12-25 yaş arası olmalı. Enerjimizin yüzde 90'ını buraya ayırmalıyız. Gençlerin arkadaş çevresine yönelik çalışmalar yapılmalı” demekteydi.
Ape Musa’nın  “küçük generaller” dediği direnişçi Kürt çocuklarına yönelik zalimane planlar yeni değil. 12 Eylül patronu Evren’in Kürtlerin “aşırı çoğalmasına ve çok çocuk” yapmasına karşı aşağılama, öfke, endişe dolu konuşmaları ve kontrol çabalarını herkes hatırlar. Demirel’in Cumhurbaşkanı, Tansu Çiller’in Başbakan, İsmail Hakkı Karadayı’nın Genelkurmay Başkanı, Çevik Bir’in de ikinci başkan olduğu dönemde de Evren’in politikasının özenle izlendiği görülür. 12 Aralık 1996’da MGK tarafından hükümete sunulan 10 sayfalık Kürt Raporu’nda “Böyle giderse 2010 yılında nüfusun yüzde 40’ı, 2025 yılında ise yarısı Kürt olacak. 2025’ten sonra Kürtler Meclis’te anayasayı değiştirecek çoğunluğu da ele geçirecekler”  ve “İleride vahim sonuçlar doğmaması için üç çocuktan fazla yapanlara cezai müeyyide getirilmeli. Çocuk sayısı az olanlar ise teşvik edilmeli” deniliyordu. Bu raporun reddedilmesinin 28 Şubat post modern darbenin önemli gerekçelerinden biri olduğunu da dönemin Diyarbakırlı Devlet Bakanı Salim Ensarioğlu, Devlet Bakanı Lütfü Esengün ve Devlet Bakanı Ahmet Cemil Tunç’un olayı doğrulamalarından öğreniyoruz. Ensarioğlu, rapora tepkisi yüzünden tehdit edildiğini ve esrarengiz trafik kazasına uğradığını söylüyordu.
28 Şubat’ın mağdurlarından olduğunu ve şu sıralar Silivri’de onların burnunu sürtmekle meşgul Erdoğan’ın 15 yıl sonra bu raporu uygulamaya ikna olmasında şaşılacak bir şey yok, aslında “devletin sürekliliği” gereği süreğenliğini sürdürmektedir. Ne var ki, uluslararası planda devleti hayli zorlayan “Ermeni soykırımı” karar ve tasarıları vesilesiyle “Soykırım Suçlarının Önlenmesi ve Cezalandırılması”nı iyi kavradığını yarım ağız Dersim “özürü”nden bellidir. O halde kendi Valilerinin, UTSAM’ının ve mahkemelerinin bu sözleşmenin 2. Maddesinin (d) ve (e) fıkraları ile pek çok uygulama ve teamüllerine karşı “soykırım suçu” işlediklerini de bilmesi gerekir. Valilerinin bu harika buluşu, hamiliği yapılan Filistinli çocuklara şu sıralar İsrailliler tarafından uygulanmak isteniyor. “Sevgi Evleri” ve “Çocuk Esirgeme Yurtları”nın Dersimli kız çocuklarının asimile edildiği “Elazığ Kız Enstitüsü”nden farkı yok.
Günlüğü birkaç ekmek fiyatına Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgesi'ne soğan, pamuk, çay ve fındık toplamaya giden Kürt aileler, kamyonlarla taşınıyor ve sık sık meydana gelen kazalarda 20-30 kişilik gruplar nalinde can veriyorlar. Bu yetmiyor bir de ırkçı saldırılara uğruyorlar. 2008’de Eğitim-Sen Diyarbakır Şube Başkanı Abdullah Karahan, Diyarbakır'da 33 okulda 2 bin 955, Batman'da 17 okulda 2 bin 111, Adana'da 7 okulda 1200, Adıyaman'da 7 okulda 6 bin 584, Şanlıurfa'da 31 okulda 10 bin 5, Gaziantep'te 37 okulda 2 bin 30 öğrencinin mevsimlik tarım işçisi olarak çalıştığını tespit ettiklerini söylüyor.
Binlerce köyü boşaltılmış, kent varoşlarına sürülmüş, yoksulluğun ve çaresizliğin ve ırkçı saldırıların hedefi bir halkın çocukları onlar. Her gece elleri silahlı maskeli rambolar tarafından kapıları kırılarak evleri basılan, her şeyi darmadağın edilen, babaları ve abileri kaçırılıp öldürülen, anneleri ve ablaları hakarete ve tacize uğrayan, bunları gözleriyle gören ve yaşayan çocuklardır onlar. Okulda bilmedikleri bir dilde eğitime zorlanan ve kendi dillerini konuştukları zaman dövülen, üniversitelere es kaza girebilenleri polis ve faşist çeteler tarafından öldürülen çocuklar onlar. Bu çocuklar taş atmasın da kim atsın? O çocukların taş atması, Kürt halkının artık dayanılması imkansız zulme karşı protestosunun çaresiz, masumane ve çocuksu dürüstlükle yansımasından başka bir şey değil. Onların çocuk yüreklerine yığdığınız öfkeyi sizin “sevgi evleri”niz ve “yuvaları”nız zapt edebilir mi? Onlar, Bostancı’da insanların üzerine lüks arabalarını süren burjuva haytalarına benzemez, simit satarak, ayakkabı boyayarak, pamuk ve fındık tarlalarında çalışarak ailelerine ekmek götüren çocuklardır; onları 10’unda  15’inde büyük adam yapan bu ırkçı politikalardır. Onların memleketini Filistin’e, kendilerini Filistinli çocuklara dönüştüren sizsiniz! Hangi aile çocuklarını tepeden tırnağa silahlı kıyıcıların önüne atmak ister, hangi çocuk her gün polisin zehirli gazlarını yutmak, panzerlerin önüne fırlamak ister?
Aynı anda Hitler’den ödünç alınan Kürtlerin mal varlıklarına el koymayı amaçlayan eski “Varlık Vergisi Kanunu”, “terörün finans kaynaklarını kurutma” adı altında yeniden yürürlüğe sokuluyor. Her gün yürütülen operasyonlarla hapishanelere doldurulan Kürt politikacı sayısı on bine doğru gidiyor, toprağına bombalar yağıyor, her taraf mayın tarlası. Yetmemiş çocuklarını temerküz kamplarına toplamaya çalışıyorlar, gazetecileri ve savunmanları tutuklanıyor... Dur durak bilmez baskı sürüp gidiyor. Bu hafta Maraş katliamının 33’üncü yıldönümüdür, o da eksiksiz bir soykırım suçuydu. Soykırımcılar Maraş sokaklarında keyifle ıslık çalıyor. Bu vahşetler ne zaman biter? Hey ulu devrim, yürekler barış ve kardeşlik özlemiyle seni bekliyor, çocuklardan korkan bu sistemden kurtar!

 
Share