Yazarın Diğer Yazıları
Suriye olayı
Ezilenlerin Ortak Dili-II-
Ezilenlerin Ortak Dili -I-
Bir Kuklanın Ölümü
Uludere Katliamının Düşündürdükleri
Çocuklardan korkan yamuk düzen
Server Bir Aydınlanma Savaşçısı
Yüzleşmeye Devam Ediyoruz
Dersim Soykırımı Ve Sözde “Cumhuriyetçiler”in Sefaleti
Manzara-i Umumi İçinde 'Yeni Anyasa' Açılımları
Van Depremi ve Depreşen Şeyler
Asker 'İntiharları', 'Kaza' Kurşunları ve Sınır Ötesi İşler
Somali'yi Görüp İbret Aldın mı?
Hak, Adalet ve Devrimci Tutum
| Dersim Soykırımı Ve Sözde “Cumhuriyetçiler”in Sefaleti |
|
Dersim 1937-1938 olayı, cumhuriyet dönemindeki katliamların en büyüğüdür. Hatta Ermeni Soykırımı’ndan sonra Anadolu’daki ikinci en büyük katliamdır. Bütün Alevi katliamlarının da yeryüzündeki en büyüğüdür. Öylesine ki, 16. yüzyılda Sultan Yavuz Selim tarafından yapılan insafsız 40 bin kişilik Alevi katliamını bile geride bırakmıştır. Takriben her yaş ve cinsten 65 bin Dersimli iki yıl boyunca kimyasal silahlar dahil en barbar yöntemlerle yok edildi, bütün taşınır varlıkları, maddi ve kültürel zenginlikleri yağmalandı, 27 bin Dersimli dilini bilmediği batı illerine serpiştirildi, sayısı belirsiz çok sayıda çocuk ve kadın ganimet gibi paylaşıldı. 1925’te Minber Gazetesi’ne Ermeni katliamı nedeniyle İttihat Terraki’cileri suçlarken, “tarihe karşı en büyük ve en affedilmez mesuliyetlerinden biri” diyen Mustafa Kemal, Dersim katliamında birinci derecede sorumluluk yaparak aynı “affedilmez mesuliyeti” üstlenir. Gerek 25 Aralık 1935 tarihli “Tunceli Kanunu” gerek bu kanuna hazırlık aşamasındaki rapor ve yönetici ricalin demeç ve mesaj teatileri ve gerekse askeri harekât aşamasında basında yer alan haber ve görüntüler ve en son 74 yıl içinde ortaya çıkan sayısız tanıklıklar, bu katliamın tartışmasız bir soykırım olduğunu göstermektedir. Hitlerin Yahudilere karşı 1938’de “Kristal Akşamı” ile başlattığı soykırımla yakından alakalıdır. Hitlere özenen, onun gibi giyinen ve bıyık bırakan çok sayıda asker ve sivil yönetici, II. Dünya Savaşı’nın karışık ortamını onlar gibi kendi içindeki “ötekileri” yok etmek için fırsat saymışlardır. Her iki soykırımdaki büyük yöntem benzerlikleri incelenmeye değerdir. Keza Hitler’in Polonya’ya saldırdığı ve bütün dikkatlerin oraya yöneldiği bir sırada Hatay sorununun bir referandumla Türkiye tarafından ilhakının da Hitler heyulasının uygun bir fırsat sayıldığını göstermektedir. Yine, Hitler’in 8 Nisan 1942’de çıkardığı “Varlık Vergisi Kanunu” (Reischsgestzblatt) benzeri 11.11.1942’de Türkiye’de çıkartılır ve özellikle azınlıkların ezilmesi için acımasızca uygulanır. Neyse ki Hitler 1945’te yenildi, askerleri işgal ve talan ettiği bütün bölgelerde teslim olmak zorunda kaldı, silahsızlandırıldı, Hitler kendi beynini kendisi dağıtarak cehennemi boyladı. Ama bizim katliamcıların bir teki bile mahkeme yüzü görmedi, bir tek soruşturma bile geçirmediler. 9 Aralık 1948’de Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 260-A (III) Sayılı Kararıyla, “Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi”ni onayladı. Bu kararın alınmasında Yahudi kökenli ve Nazi katliamında ailesinden 40 kişiyi yitiren Polonyalı hukukçu Raphael Lemke’nin büyük çabası oldu. Sözleşme taslağını BM Genel Kurulu’na Küba, Panama ve Hindistan sunmuştu. Türkiye bu sözleşmeyi 23 Mart 1950’de onaylar ve 5630 Sayılı Onay Kanunu, 29 Mart 1950 tarih ve 7469 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanır. Holocost’tan çok, Nero’nun Hristiyanları katletmesinden yola çıkan Lemke, bu çalışmaya kendi kendisine şu soruyu sorarak başlar: “Neden bir adam bir adamı öldürünce cezalandırılır da, niye bir milyon insanın öldürülmesi bir tek kişinin öldürülmesinden daha az suçtur?” Sözleşmenin hazırlık aşamasında, kendilerine dokunabilir korkusuyla politik istismarlar gözlendi. Bunun için sözleşmenin fiilen geriye doğru işlemesi gerektiği gibi, çok vahim olan bu insanlık suçunun önceden önlenmesi için de “Soykırım Sözleşmesi“ adının yetmeyeceğinden hareketle, açık açık “önleme“ ve “cezalandırma“ ifadeleri konuldu. Türkiye, sözleşmenin imzalamasından bir yıl önce 1947’de 5098 sayılı kanunla “zorunlu iskana” son vererek olası suçlanma ihtimalinden kurtulmaya çalışır. Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi, Yahudi soykırımına hemen uygulanır ve binlerce Nazi tutuklanır, cezalandırılır ve bu kovuşturma ve cezalandırma işi hâla sürüp gider. 1910-1970 yılları arasında Avustralya yerlisi 100 bin Aborjin çocuğunun Avrupa’daki ailelere dağıtılarak asimile edilmesi bu sözleşmenin 2. maddesinin ihlali kapsamına alındı. Sözleşmenin kabulünden itibaren pek çok ülke Osmanlı döneminde işlenen Ermeni Soykırımı hakkında karar aldı. 30 Kasım 1978’de Güney Afrikalı beyazların “Apartheid” suçu sözleşmenin 3. maddesinin ihlali sayıldı. 1994’de Hutular‘ın Tutsiler’e yaptığı soykırım sayıldı ve sorumlular cezalandırılmaya başlandı. 1995’te, Bosna’nın 7000 kişilik Srebrenica katliamı sorumlusu Sırplar, Türkiye’nin de katkısıyla “soykırım suçlusu” ilan edildi ve yakalanabilenler uluslararası mahkemede yargılanarak cezalandırıldı. Fakat çok bilinen Amerika yerlisi Kızılderililer ile yakın tarihin en büyük soykırımına uğrayan Dersimliler için kimseden ses çıkmadı. Bu yüzden Dersimliler “Ma békeşime” (Biz kimsesiziz)diye insanlığa sitem ederler. Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’nin imzalanmasından buyana geçen 63 yıl içinde pek çok eklemeler yapıldı, açıklıklar getirildi, istismar gedikleri kapatıldı. Ama ilk haliyle bile Dersim’dekinin açık bir soykırım olduğunu en vicdan özürlü kimseler bile kabul etmek zorunda kalıyor. Tek parti dönemi olması itibarıyla yalnızca CHP değil, onun yavrusu olan bütün düzen parti ve politikacıları da en az o kadar suçludur. Atatürk ve İnönü ne kadar suçluysa, Celal Bayar ve avanesi de o kadar suçludur. Hâla Kürtlerin soykırımı yönünde sürüp giden olaylar, yeis ve gevelemeler görürüz. O yüzden bu konunun üzerinde durma ihtiyacı var. Biliyorum ki Dersimliler intikam peşinde falan değil, barış ve birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesini istiyorlar, özür istiyorlar, bu canavarlığın bir daha asla yaşanmamasını istiyorlar. Diyorlar ki; Kör olasın demiyorum, kör olma da gör beni, gör ki dünya alem gülmesin sana, gör ki benim yüreğim, senin yüzün daha fazla kızarmasın, gör ki ülkemde artık kan akmasın, acılar yaşanmasın, gör ki çocuklardan katil oluşmasın bu ülkede, gör ki ülkemiz korku imparatorluğu olmaktan çıksın gönenç ve kardeşlik ülkesi olsun, gör ki gençlerimiz birbirini öldürmesin birlikte kardeşçe halaylar çeksinler, gör ki kaynaklarımız heba olmasın boşu boşuna, ülkemiz yanıp yıkılmasın… Gör ki ülkemiz körler ve kör dövüşler ülkesi olmasın… Ee ne diyeyim başka… |

