|
Her ülkenin ordusu, o ülkenin rejiminin karakterini yansıtır. Kendimizi bildik bileli orduda dayak, işkence, “kaza” kurşunuyla ölümler, “eğitim zayiatı” haberlerini duya geliriz. Çoğu, emirle tanzim edilen ifade ve Adli Tıp raporlarıyla kapatılır gider. Askeri cunta dönemleri ile bastırma operasyonları sırasında, bu olayların sayısı hızla artar. “Yurt savunması” namıyla “mecburi hizmet”e çağrılan yüz binlerce genç sanki hiçbir hakkı hukuku olmayan köle gibidir. Bu; cumhuriyetin yasalarla belirlenmiş kamusal hizmetten ziyade, askere “kul” gözüyle bakan despot feodal Osmanlı geleneğinin bütün katılığıyla kışla da sürdüğünü kanıtlıyor. Orası “peygamber ocağı”ndan kamusal hizmet ocağına dönüşmedikçe bu durum sürer gider. Bir kazaya uğramadan bu badireyi atlatanlar şanslıdır, sivil hayatta, bütün yaşanan acıları birbirlerine “askerlik anıları” şeklinde matrağa alarak rahatlarlar, herkes için geçerli olan bu dehşet sistemini sorgulamayı çok az kişi düşünür. Çünkü o da belalı bir iştir; korkarlar. Bilirler ki, bu badireyi atlatamayanların sayısı hayli çoktur. Dersim’li Muzaffer Güzel, bu korkuyu çok iyi yansıtan bir örnektir. Güzel, Diyarbakır Dicle İlçe Jandarma Komutanlığı’na bağlı Kaygısızlar Karakolu’nda usta birliğindeyken, 7 Kasım 2008’de nöbet esnasında Başçavuş Olcay Olgun tarafından başından vurulur, ama şans eseri ölmez. Vuran rütbeli “aramızda kalsın” der ve olay kapatılır. Kafasında kurşun çekirdeğini taşıyarak terhis olan Güzel, “vurulduğumu söylemedim, askerlik yapıyordum, rütbelilerden korktum” der. Bu korkuyu anlamak için Şırnak’ta 16 Ekim 2006 günü Yüzbaşı Metin Gürcan’ın erleri canlı hedef yaparak atış yapması olayıyla Piyade Teğmen Mehmet Tümer’in, Elazığ'ın Karakoçan İlçesi Koçyiğitler Piyade Taburu'nda pimi çekilmiş el bombasını Onbaşı İbrahim Öztürk'ün eline vererek ceza olarak saatlerce tutturması ve takati kesilince de bombanın patlaması sonucu 4 arkadaşıyla ölmesi olayını (2010) anımsamak yeter. 1991-2001 yılları arasında silahlı kuvvetler mensubu 1248 kişi “intihar” girişiminde bulunmuş, bunlardan 815’i ölümle sonuçlanmış. Bu sayılar, sadece resmi kayıtlara geçebilenlerdir, gerçek sayının çok daha fazla olduğunu elimizdeki verilerden anlayabiliyoruz. Daha sonraki yıllara ait elde bir istatistik olmamasına karşın bu sayının katlanarak büyüdüğü de bellidir. Öyküleri belirlenmiş bazı olayları ipucu sayarsak, bu insanların çoğunun, sol çevreden muhalif, Kürt, Alevi ve dinsel azınlıklara mensup kimseler olduğu anlaşılıyor. Şubat 2007’de Afyonkarahisar-Elmadağ’da askerlik yaparken dövülerek öldürülen Hatay’lı er Esat Mengili, Kars Çakmak Batı Kışlası’nda şüpheli biçimde ölen Muş doğumlu Murat Çelik, 9 Nisan 2010’da askerlik yaptığı Çerkezköy 3. Zırhlı Tugayı’ndaki koğuşunda ölü bulunan Doğubeyazıt‘lı Erdi Alkan, 2010 Şubat ayında Gaziantep'te, askerliğinin altıncı ayında vazife başında “kendisini arkadan vurarak intihar etti(!)” denilen Kürt-Alevi sosyalist bir aileden olan er Serhat Yıldız, Batman, Kozluk’ta Gümüşörgü Jandarma Karakolu’nda askerliğini bitirmeye 23 gün kala 24 Nisan 20011’de “arkadaşının silah şakası” yla vurulan Ermeni kökenli Sevag Balıkçı, Tunceli 4. Komando Tugay Komutanlığı’nda görevli iken nöbet değişimi esnasında arkadaşının silahının ateş alması sonucu vurularak hayatını kaybeden Cüneyt Yüksel (Haziran 2010), 2 Haziran 2011’de,Tunceli Aşağıtorunoba Jandarma Karakolu güvenliği için ormanlık alanda pusu görevine çıkan ve nöbetçi askere parolayı söyleyemediği için arkadaşlarının silahlarından çıkan kurşunla ölen jandarma uzman çavuş Samet Karslı, Mardin Midyat’ta askerliğini yaparken “nöbette intihar” ettiği söylenen Serdar Akçe, Kandıra’da askeri birliğine teslim olurken “baba beni öldürecekler” diyen ve gerçekten birkaç saat sonra öldürülen Ersin Baş, Ağrı’da komutanına küfür ettiği savıyla vahşice işkence gören ve sonra intihar ettiği iddia edilen Ersin Bal, Çanakkale’de askeri kışlada “intihar ettiği” söylenen ancak hastanede ölmeden önce ağabeyine “beni bölük komutanı vurdu” diyen Halim Bal, Kürt halkına karşı savaşmak istemediğini söylediği için uğradığı işkence ve hakaretten sonra kendisini yakan Celâl Derviş, iki kurşunla vurulup hiçbir açıklama yapılmadan ailesine teslim edilen Memduh Argöz, firardan sonra yakalanan ve aynı gece “intihar ettiği” söylenen Tayfun D., firara kalkıştıkları savıyla infaz edilen Vedat Turgay ve Maşallah Yılmaz, “intihar ettiği” söylenen, ancak otopside işkenceyle öldürüldüğü belgelenen Burhan Güzelaydın da vicdani retçi Halil Savda’nın tespit ettikleri. Bazı ailelerden askere giden geri gelmiyor ya da geldikten bir süre sonra düştüğü bunalımda canına kıyıyor. Örneğin Köroğlu ailesinden Mehmet Köroğlu, Ağrı’da askerliğini yaparken, ailesine “intihar ettiği” söylenerek cesedi gelir, bir süre sonra da kardeşi Barış Köroğlu askere gider ve terhis olduktan 5 saat sonra intihar eder. “Ergenekon” operasyonları başladığından beri bu sayıların içeriğinde de dikkate değer bir değişme oldu, “intihar” ve “kuşkulu ölümler” hanesinde rütbeli askerlerin sayısı da artmaya başladı. Gerçi Eşref Bitlis’ten onun ekibinden Tunceli Jandarma Alay Komutanlığı görevini yürütürken lojmanında ölü bulunduktan sonra dış otopsisi yapılarak “intihar ettiği” sonucuna varılan Albay Kazım Çillioğlu’ndan tutalım da Özden Örnek’e kadar eski örnekler de var, fakat son dört yılda olanlar galiba hiçbir dönem olmamıştı. Gizemli trafik kazasıyla ölen Em. Deniz Albay Birol Atakan (2007), bayan Tabip Yarbay Nursek Gedik (2007), Em. Kurmay Albay Ali Belgütay Varımlı (21 Kasım 2009), Deniz Yarbay Ali Tatar (21 Aralık 2009), onun arkadaşı Deniz Yüzbaşı Doğan İlhan (2010), Kıdemli Yüzbaşı Olgun Vural (2009), Kıdemli Deniz Albay Berk Erdem (2010), Hava Albay Çetin Köşker (2010), Üsteğmen Ünal Sarıoğlu (2010), ailesini katlettikten sonra intihar eden Yarbay Süleyman Oral Çağatay, Albay Abdülkerim Kırca (2009), Askeri Hâkim Yarbay Tanju Ünal (26 Haziran 2009), İstanbul- Sıracevizler Caddesi üzerindeki bir otel odasında intihar eden Astsubay Kıdemli Çavuş Ali Küçükoğlu (9 Mayıs 2010) Hemen belirtelim ki, “intihar”la cinayeti bu sistem içinde ayırt etme olanağı yoktur. En yakın olay Kuzey Kıbrıs’taki askerlik görevi sırasında ‘disko’ olarak bilinen ‘disiplin koğuşu’nda 25 Temmuz günü vahşice dövülen, susuz bırakılan ve güneş altında kelepçeyle bekletilen, 2.5 ay süren yaşam savaşını 13 Ekim 2011’de kaybeden er Uğur Kantar’dır. Kıbrıs’ta 28. Tümen, 61. Alay, 3. Tabur, 9. Bölük’te, 90/2 tertip uzun dönem er olarak askerlik yapan Uğur Kantar, öldürülmeseydi 1 Ağustos’ta terhis olacaktı. Son iki olay, Uğur Kantar ve Sevag Balıkçı’nın tam da askerliğini bitirmek üzere oldukları sırada öldürülmeleri ayrıca analiz edilmesi gereken önemli örneklerdir. Ne oluyor? İlerlemiş bir çürüme hali mi, yoksa istenmeyen, haksız bir savaşın kirlendikçe kirlenen ve kirlendikçe topluma dehşet saçan faşist bir savaş aygıtının adım adım katılaşması mıdır?
|