Analiz Diğer Yazılar

Türkiye ve Kürdistan'da neyi nasıl yapmalı

Mahmut ALINAK


Bu sorunun cevabına geçmeden önce kısaca Kürdistan tabusundan söz edeceğim. Bilindiği gibi Kürdistan meselesinin konuşulan yaygın adı Kürt sorunudur. Gel gör ki, bu tanımlama meselenin sadece etnik, yani dil ve kültür yanını anlatır. Kürtlerin dil ve kültür özgürlüğü talep edildiğinde Türk kamuoyunun yoğun bir bölünme korkusuna kapılmakta olduğunu biliyoruz. Bunun nedeni, Türklerin önemli bir kesiminin (bazı Kürtlerin de) Misaki Milli denilen devlet sınırları içindeki toprakları bütünüyle Türkiye olarak bilmesidir. Çünkü bilinçlerine böyle kazınmış. Kürtler ise bu topraklara sanki uzaydan inmiş.
Dünya çapında isim yapmış çok sayıda Kürt ve yabancı bilim adamının bu konudaki eserleri bir yana, Kanuni Sultan Süleyman’dan M. Kemal’e kadar pek çok Türk devlet adamının eserleri ( M.Kemal’in Nutuk adlı kitabının “Ali Galip Olayı” başlıklı bölümü)incelendiğinde görüleceği gibi,  Misaki Mili sınırları içinde yani TC. sınırları içinde sadece Türkiye değil, toprakları bölünmüş Kürdistan diye bir ülke de vardır. Bugün kendisinden pek söz edilmeyen bir Lazistan var ayrıca bu sınırlar içinde. Açın bakın 1920 Meclis albümüne; orada Kürdistan ve Lazistan milletvekillerini görürsünüz. Ne yazık ki militarist devlet yönetimi kendi işleri yoluna girdikten sonra çanak yalayıcı bazı tarihçilerin de yardımı ile gelecek kuşaklar için kanlı ölüm fermanları yazdıklarını düşünmeden gerçeklerin üstünü örtüp, Kürdistan’la Lazistan’ı  Türkiye olarak gösterdi. Oysa Türkiye, Kürdistan ve Lazistan dışındaki bir coğrafyadır. Türk insanının bilinci tarih ve maddi gerçekler çarpıtılarak yanlış bilgilerle doldurulduğu için Türkiye dendiğinde Edirne- Kars arası bütün coğrafya akla gelir. Bu nedenle Kürtler dil ve kültür gibi en basit haklar bile istediğinde Türk insanında bu iş vatanın bölünmesine kadar gider diye, yoğun bir bölünme korkusu depreşiyor.
Derken bu korku vatanı savunma güdüsüne dönüşerek çözümün önündeki en büyük engellerden biri haline geldi. Türkiye’nin Lozan’la belirlenen sınırları içindeki üç ülkenin (Türkiye, Kürdistan, Lazistan) varlığı hasıraltı edilmeseydi, Türkler bunca bölünme  paranoyasına kapılmayacaktı. Çünkü onların ülkesi olan Türkiye’de Kürtlük ya da başka bir etnik bir sorun olmayacaktı. Eminim Türk insanı o zaman enternasyonal bir ruh ve bakışla bezenecekti. Kürdistan’dan söz edildiğinde bunu bölünme korkusuyla değil bir hakkın iadesi, adaletin ve enternasyonal kardeşliğin gerçekleşmesi olarak karşılayacaktı. Böylece meselenin çözümünde devlete adım attırmaya muktedir olan enternasyonal bir Türk kamuoyu iradesi ortaya çıkmış olacaktı. Ne yazık ki bu muazzam güç, devletin eskiden beri sürdürmekte olduğu ırkçı politikalar yüzünden bugün meseleyi çözen değil, köstekleyen bir işlev görmektedir.
Devletin geleneksel (ret ve inkar) siyasetini bugün de sürdüreceği meydandadır. İyimser tahminlere katılmak için şimdilik bir neden yok ortada. Bu kördüğümün sosyal, siyasal, ekonomik, ruhsal ve hayati faturasını ödeyenler, yani yoksul ve orta kesim Kürtler, Türkler ve öteki halklar çözümü dayatmadıkça (kökten bir değişim olmadan) buhran böyle sürüp gidecek.
Biz meseleyi öncelikle doğru adıyla tanımlayarak yeni bir başlangıç yapmalıyız. Sorun sadece Kürtlerin dil ve kültür sorunu değil Kürdistan sorunudur. Mesele artık bu adla anılmalıdır. Meselenin kendi doğru adıyla tanımlanması belki ilk başta sarsıcı olabilir, ama çok geçmeden Türk kamuoyundaki yargıları ve korkuları silecek ve Kürdistan mağduriyeti fikrinin doğmasına yol açacak. Türk ezilen halkına Kürdistan özgürleşmedikçe kendisinin de ekonomik, sosyal ve siyasal esenliğe kavuşamayacağı ve özgürleşemeyeceği sabırla anlatılmalıdır.  Kürdistan esaretinin Türk ezilenlerinin de esareti olduğu bir an bile akıldan çıkarılmamalıdır.
Şimdi gelelim yazının başındaki sorunun cevabına. Kürdistan meselesinde eskiden de tartışılmış olan bir projeyi, Türkiye ve Kürdistan Halk Cumhuriyetleri Birliği projesini güncelleştirmek bugün yaşamsal bir ihtiyaç haline gelmiştir. Günümüz iç ve dış dengeleri, ekonomik, sosyal ve siyasal şartlar bu projeye denk düşmektedir. Bildiğimiz gibi sadece Kürdistan halkları değil, Türkiye halkları da ağır bir boyunduruk altındadır. Boyunduruğun bir tarafı Kürtlerin boynundaysa, öbür tarafı da Türk emekçilerinin boynundadır.
Şimdiki siyasal tabloyu okumak için çok keskin gözlere sahip olmak gerekmiyor. Türkiye’de ya da Kürdistan’da Kürt iseniz devletin gözünde potansiyel suçlusunuz, bölücüsünüz, güvenilmezsiniz. Ayrıca yasaklısınız. Varlığınız, diliniz, kimliğiniz yasak… Kürdistan diyemezsiniz, bu adı çocuğunuza ya da işyerinize veremezsiniz. Kısaca zehirli bir ayrık otusunuz. Hakkınızı aradığınızda ya dağa gidersiniz, ya da KCK adı verilen davalardaki binlerce Kürt siyasetçisi gibi hapse girersiniz.
Türkiye’de ya da Kürdistan’da Türk de olsanız, haklarınızı talep ettiğinizde devlet Türklüğünüze bakmadan Kürtlere yaptığı gibi balyozu sizin kafanıza da indirir. Kısaca devletin geleneksel militarist siyaseti, kurulu düzene ve egemen iktidara karşı çıkan herkese ayrımsız olarak düşman muamelesi yapma üzerine inşa edilmiştir.  
Enternasyonal ve hümanist nedenler bir yana, Kürdistan halklarının özgürlüğü için verilecek mücadele, egemenleri güç kaybına uğratacağı için mengeneye kısılmış Türkiye halklarının kurtuluşu için de mücadele etmek demektir. Aynı şey Kürdistan’dan Türkiye halklarına verilecek enternasyonal destek için de geçerlidir. Uluslar arası egemen güçler nasıl ki ittifak halinde ise, ezilen halklar da çeşitli ittifaklar kurup alternatif bir güç olma zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Emekçiler yerel ve uluslar arası zorbalıklardan kurtulup mutlu, zengin, eşit ve özgür bir hayat kurmak istiyorsa bu birliği oluşturmak onlar için tarihsel bir görevdir. Bu nedenle ister Türkiyeli, ister Kürdistan’ lı olalım, özgürleşmek istiyorsak güçlerimizi enternasyonal bir çizgide birleştirmeliyiz. Türk halkına söylenecek şey şudur: Mazlum başka halklara karşı kendi sınıf düşmanlarının saflarına geçen halklar kölelik zincirini kendileri kendi boynuna geçirmiş olur.
Bugün hem Türkiye’de, hem de Kürdistan’da inşa etmemiz gereken demokrasi halkın sanal değil gerçek şekilde söz ve karar sahibi olacağı bir demokrasi olmak zorundadır. Ve sadece bugünü değil elli yıl, yüz yıl sonrasını planlamalıyız. Ulusal haklar, dil ve kültür özgürlüğü elbette önemlidir ve şarttır. Kürtlere bu tartışılmaz hakları iade edilmelidir. Ama bu haklar tek başına Kürdistan halklarını özgürleştiremez. Özgürleştirseydi, Türk, Arap, Fars ve öteki halklar bugün özgür ve mutlu olurdu.  Bu halklar ülke olarak bağımsız oldukları halde yine de cendere altındadır. Cezayir halkı (tarihteki pek çok sömürge gibi) kendi ülkesinin bağımsızlığı için sömürgecilere karşı şanlı bir mücadele verdi, dudak ısırtan bedeller ödeyerek sömürgecileri ülkesinden kovdu. Ya sonra? Sonra pek bir şey değişmedi, esaret kılık değiştirerek devam etti. İşte bu nedenle ister Türkiye’li, ister Kürdistan’lı olalım, hepimizi bekleyen görev, Türkiye’de ve Kürdistan’da gerçek halk demokrasileri kurmaktır. Halkın hem devlette, hem de ekonomide iktidar olduğu iki cumhuriyetli bir devlet, yani Türkiye ve Kürdistan Halk Cumhuriyetleri Birliği projesi bu nedenle bizi kurtuluşa götürecek bir projedir.
Gözlerimi kamaştıran ve tatlı bir nağme ile kulaklarımı okşayan bu enternasyonal projeyi gerçekleştirdiğimizde bir zaman sonra artık ne Kürtlüğü, ne de Türklüğü hissedeceğiz. İnsanlar Kürdistan ve Türkiye’de yan yana, el ele yeni bir hayat, mutlu, özgür ve zengin bir hayat kurmaya koyulacak. Bildiğimiz gibi özgürlükler kullanıldıkça cazibesini kaybeder. Gün gelecek dünyada Türklük, Kürtlük, Araplık, Rusluk, İngilizlik, Almanlık, Fransızlık…diye bir şey kalmayacak. İnsanlık kaynaşacak, tek bir dünya ailesine dönüşecek. Bu büyük değişim ulusal özgürlükleri kullanıp eskitmekle gerçekleşecek. Halkları hapseden hudutlardaki dikenli teller sökülüp atıldıkça, dünya zincirlerinden kurtulacak ve insanlık siyah, beyaz, dil, din ve ülke ayrımı yapmadan o büyük kardeşlik ailesi meşalesini yakacak. Türkiye ve Kürdistan Halk Cumhuriyetleri Birliği de bu kardeşlik ailesine giden yolda atılan çok güçlü bir adım olacak.
İyi düşünülürse bu projenin Türkiye ve Kürdistan halklarını güçlendireceği görülecektir. Biz devrimciler insanlığa olan tarihsel borcumuzu ödemek ve bizden sonraki kuşaklara karşı görevlerimizi yerine getirmek istiyoruz. Bu nedenle kendimizi sadece Kürtlerden, sadece Türklerden değil her kıtadan, her ülkeden ve her halktan sorumlu tutuyoruz. Afrika’da siyah, Asya’ da, Avrupa’da… beyaz deriliyiz. Bulgaristan’da Bulgar, Türkiye’de Türk, Kürdistan’da Kürt, Ermenistan’da Ermeni’yiz… Türkiye’ de ve Kürdistan’da halk demokrasileri kurulmuşsa hiç beklemeden Afrika, Asya, Güney Amerika vb. ülkelere koşarız. Nerede bir ezilen varsa onun omuzdaşı, yoldaşı, kardeşi oluruz.
Peki, bu projeyi nasıl inşa edeceğiz? Nasıl kurumlaşıp, nasıl pratikleşeceğiz? Dile kolay, otuz beş yıl bu soruların cevabını aradım. Bulduğum cevapları pek denenmeyen bir yol izleyerek, Tarihin Çarmıhında “Güneş Ülkesi” romanında kişiler ve olaylarla anlatmaya çalıştım. Bunda ne kadar başarılı olduğumu okurlar ve siyasal bilimciler değerlendirecek.

 
Share