Analiz Diğer Yazılar

Çin-Türkiye ilişkileri ve Çin imparatorluğu

Türkiye ile Çin arasında, gelişen ilişkiler çerçevesinde karşılıklı üst düzey ziyaretler giderek sıklaşıyor. Daha geçen ayın başlarında Çin Başbakanı Ven Ciabao Ankara’daydı ve bu ziyaret iki ülke arasında “stratejik işbirliği” döneminin bir başlangıcı olarak nitelendirildi.   Taraflar arasındaki ikili dış ticaret hacmi de yoğunlaşan ilişkiler çerçevesinde her geçen sene artıyor. 2008 senesinde 17 milyar dolar gibi olan dış ticaret hacmi 2010 Ocak-Ağustos ayı itibariyle şimdiden 12 milyar düzeyini bulmuş durumda.Yalnız dikkat çeken önemli bir noktada dış ticaret hacmi gelişirken alışverişin her geçen sene Türkiye aleyhine seyir izliyor olması. Nitekim aynı dönemde Türkiye’nin Çin’e ihracatı 1.451 milyar dolar iken ithalatı 10.671 milyar dolar gibi aşırı bir dengesizlik içinde.Bu arada taraflar arasındaki askeri işbirliğinin yoğunluğu da dikkat çekiyor. Ekim ayında Konya ovasındaki Anadolu Kartalı askeri tatbikatından sonra bugünlerde komando birliklerinin müşterek tatbikatı bazı çevrelerin Türkiye Batı’ya bir alternatif mi arıyor  sorusunu sorduruyor.
Başkan Mao’nun ölümünden sonra süratli bir şekilde kapitalist inşaya girişen Çin 1 Ekim’de coşkulu bir sevinçle 1949’da Tiananmen Meydanı’nda halk hareketinin muzaffer lideri Mao Zedung  tarafından ilan edilen Çin Halk Cumhuriyetinin 60.yılını kutladı. Mao’nun liderliğindeki halk hareketinin zaferinde olduğu gibi sosyalizm ve Marksizm sayesinde 60 yılda büyük dönüşüm yaşayan Çin bugün 1.5 milyar nüfusu, kişi başı 3.100 dolarlık ulusal geliri, yılık 7,9’u aşan kalkınma hızı ile tarihin derinliklerinden gelen 5060 yaşında dünyanın üç büyük ekonomisinden biri.

Çin kapitalizmi inşa sürecinin dinamikleri

Kamuoyundaki yaygın kanının aksine Çin Halk Cumhuriyeti’ni yabancı sermaye açısından cazip kılan başlıca etmen bu ülkenin büyük ve düşük ücretli rezerv işgücü değildir. Çin’deki işgücü rezervinin asıl cazibesi onun sağlık, eğitim ve özyönetim kapasitesi açısından yüksek nitelikli oluşudur. Bu niteliklerin harekete geçirilmesinde şüphesiz arz ve talep koşullarının hızla gelişmesi de etken olmuştur. Ancak  bu nitelikler denilebilir ki ÇHC’yi doğuran devrimci geleneklerle kazanılmıştır. Yabancı sermaye  bu sürece sonradan dahil olmuştur
Kapitalist inşa  sürecinde Çinli yetkililer önce Çin diyaspora sermayesi ile ilişki kurdu. Bu ittifak Çin hükümetinin ABD, Avrupa ve Japon  şirketlerine kapılarını açmasından çok daha verimli oldu. Çinli girişimciler bu ittifaktan sonra sermayelerini hızla Hong Kong’dan Guandong’a akıttılar. Bu “başarılardan” cesaret alan Çin hükümeti denizaşırı Çin sermayesinin güvenini ve yardımını kazanma yönündeki girişimlerini  artırdı. Daha öncesinde Hong Kong’lulara tanıdığı ayrıcalıkların çoğunu denizaşırı Çin sermayesine de tanıdı. 1990’a gelindiğinde Çin diasporasının 12 milyar dolarlık yatırımı toplam yabancı sermaye yatırımının yüzde 75’i düzeyine ulaştı. Çin 1990’larda giderek yükseldikçe Japon, ABD ve Avrupa sermayesi Çin’e çok daha yoğun bir şekilde aktı. 1980-1990 arasındaki 10 yılın tümünde toplam olarak ancak 20 milyar dolara ulaşan doğrudan yabancı yatırımlar 2000 yılına gelindiğinde olağanüstü bir artışla 200 milyar dolara çıktı. Sonraki 3 yılda da 450 milyar doları buldu.
Kapitalistleşme sürecinde en önemli  “reform” 1978-1983 yılları arasında uygulamaya konan “Hane halkı Yükümlülük Sistemi”dir; Bu sistem tarımsal artıklar üzerindeki karar alma ve denetim yetkisini komünlerden kırdaki hane halkına veriyordu. Bu operasyon ile birlikte aynı dönemde tarım ürünleri fiyatları önemli ölçüde artırıldı. İkili operasyon ile sonuçta tarımsal üretgenlik ile tarımsal faaliyetten elde edilen kazanç önemli bir artış gösterdi. Böylece komün girişimlerinin tarım dışı mal üretme, kendi ürünlerini pazarlama imkanı sağlandı.  Bununla Çinli çiftçilere kendi köylerinin dışında iş yapma hakkı tanındı. Bunu takiben kolektif mülkiyet köyün bütün sakinlerine devredildi. 1990’ların sonunda karmaşık şekilde tanımlanmış mülkiyet hakları bir tür hisse sahipliği ya da özel mülkiyet haklarına dönüştürüldü.
Çin’in kapitalist inşa sürecinde gözden kaçırılmaması gereken önemli bir diğer halka da Deng döneminde ÇKP’nin Çin Devrimi’yle sağlanan geleneğinin  değil de Kültür Devrimi’nin reddedilmiş olmasıdır. Kültür Devrimi sürecinde parti kadrolarıyla,yetkililerinin bürokratik güç ve ayrıcalıkları ciddi darbe yedi. Deng’in reformlarıyla parti kadroları  kendi güç ve ayrıcalıklarını yeni temeller üzerinde  inşa şansına sahip oldu. Parti kadroları, hükümet yetkilileri ve devlet girişimlerinin yöneticileri ittifak içerisinde kendilerini zenginleştirip güçlendirmeye kapıldılar. Süreç içerisinde mülksüzleştirme/el koyma yoluyla birikimin çeşitli biçimleri-kamu mülkiyetine el koyma,devlet fonlarının kişisel zimmete geçirilmesi, toprak kullanım haklarının satışı gibi-büyük servetler edinmenin temeli oldu. Jiang Zemin döneminde (1989-2002 ) bu zenginleşme ve güçlenme kapitalist bir sınıfın oluşmasına yol açtı.
Çinin olağanüstü büyümesinde büyük ölçüde Çin Devrimi’nin daha önceki başarılarının belirleyici etkisi olduğu hususunda bugün hemen herkes müttefiktir. Devrim döneminde kazanılan eğitim, öğrenme arzusu ve kırdan göç edenler de dahil olmak üzere Çin iş gücünün disiplini yanında, topraktaki büyük dönüşüm ve bunun ardından kırsal altyapı ve eğitime sağlanan kolektif provizyon olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. 1978-1984 döneminde tarımsal üretimin hızla artmasında Mao döneminin mirasının önemli katkısı vardır. 1952-1978 arasında komünler Çin’de sulanan tarım arazisi miktarını iki katına çıkarmış, ileri teknoloji uygulamalarını yaygınlaştırmıştır.
Çin’in kişi başına düşen gelirde kaydettiği büyük ilerleme 1980’den sonra gerçekleşse de temel refah göstergelerindeki ilerlemeler (yetişkin yaşam beklentisinde sağlanan büyük ilerleme ve okur-yazarlığında sağlanan iyileşme) 1980’den önce gerçekleşmiştir. Bu görüntü Çin’in ekonomik başarısının Mao döneminin olağanüstü başarıları üzerine inşa edildiği yönündeki iddiayı destekler niteliktedir.
Çin’in kapitalist inşa ile sağladığı büyük gelişme yanında sınıflar, toplumsal tabakalar ve eyaletler arasında olduğu kadar kırsal ve kentler arasındaki gelir eşitsizliğinin büyük oranda artması, yolsuzluk  Çin’in kapitalistleşme sürecindeki en büyük hendikabını teşkil etmektedir. Bu durum başlangıçta toplumu istikrarsızlaştırmadıysa da belirli bir süreçten sonra toplumsal mücadeleler çoğaldı. Toplumsal kalkışmaların sayısı 1993’de 10.000 iken 2002’de 50.000’e 2005’de 87.000’e çıktı. 2000 yılına kadar kırsal bölgelerde kitlesel hareketleri körükleyen rahatsızlık kaynağı vergiler, harçlar iken daha yakın zamanlarda parti ve hükümet yetkililerinin yolsuzluğa bulaşması oldu. Son senelerde, kentlerde ülkeyi saran emsali görülmemiş grev dalgası toplumsal huzursuzluğun işçi sınıfına da sirayet ettiğinin habercisi oldu. Bugün Çin’de hemen hemen her kentte birkaç büyük işçi protestosuyla karşılaşmak olağan hale gelmiştir.

Çin stratejisi-imparatorluk

Çin stratejik odağını ekonomi ağırlık merkezli “çok yönlü ulusal güç” ve “stratejik kuvvet projeksiyonu” geliştirme yönünde sürdürmektedir. Çin barışçı yükselme stratejisi ile gücünü artırma sürecindedir. Çin stratejisi: ABD’nin güç kullanma uygulamalarını engellemek ve hareketlerini kısıtlamak için, silahlanma ve ittifak oluşturma yolu ile askeri bir muhalefet ortaya koymadan yumuşak caydırma ve pasif direnişe başvurma şeklindedir.
Ekonomik gelişiminin devamı için yabancı sermayeye ihtiyaç duyan bu nedenle dış politikada uzun bir müddet ABD elebaşılığındaki emperyalizm ile uzlaşmayı tercih eden Çin 1995 senesinde Tayvan Boğazı krizinde ABD ile karşı karşıya geldi. İhtiyaç duyduğu Orta Doğu enerjisinin ve Avrupa ile ticari ilişkisinin nakil yolu Hint Okyanusunun riskli hale geldiğini gören Çin, AVRASYA STARATEJİSİNİ devreye soktu. Bu bağlamda Hazar ve Orta Asya enerji kaynaklarına doğrudan ulaşım için projeler geliştirdi. Bunu yaparken ilgili ülkelere teknik ve ekonomik yardım yaparak ikili ilişkileri sıklaştırdı. Ancak buna rağmen bölgedeki güçlü ABD varlığı sebebiyle fazla başarılı olunamadı. Keza Rusya’da aynı süreçte “Yakın alan doktrini” gereği eski sömürgelerini elinde tutmaya çalışıyordu. Washington’un  üzerindeki baskıyı artırdığı 1996’da Çin stratejik bir hamle yapıp Rusya ile stratejik ortaklık anlaşması imzaladı. Bu anlaşmadan Çin oldukça karlı çıktı. Yeniden toparlanma aşamasında olan Rusya’ya sıcak para akışı sağlayarak karşılığında askeri teknoloji alıp ordusunu Soğuk savaş sonrası  yüksek standarda getirerek büyük bir askeri güç oldu.
1995 sonrası kendisini tamamen Avrasya’ya odaklayan Çin’in Hazar ve Orta Asya politikaları 2000’li yıllarda Rusya’nın güçlenmesiyle sarsıntı geçirdi. Bahsi geçen dönemde Asya-Pasifik bölgesi de ihmal edildiğinden ABD’nin Çin’i güneyden kuşatmasıyla güvenlik zafiyeti de doğdu. 15.10.2007’de toplanan 17.ÇKP parti kongresinde miadı dolan politikalar terk edildi. Yeni bir yol haritası çizildi. Uzun bir süre ara verilen Asya-Pasifik politikasına tekrar geri dönüldü. Dünyadaki dengeleri değiştirecek Hindistan ve Japonya ile stratejik nitelikte anlaşmalar bu politikalar sonucu imzalandı. Hindistan ve Japonya ile ilişkiler bağlamındaki stratejik hamleler Hürmüz Boğazı’ndan Japonya’ya kadar olan bir hat üzerinde ABD elebaşılığındaki emperyalizmin etkinliğine büyük darbe vurdu. Çin donanması henüz uzun menzilli görev yapacak kapasitede olmasa da Çin bu açığını bölge ülkeleri ile işbirliği yaparak, Tayland ve Myanmar gibi ülkelerde askeri üsler kurarak aşmaya çalışıyor. Çin bugün için küresel güç olma yolunda hızla ilerlemektedir. Çin güç projeksiyonu enerji güzergahlarını kontrol eden Hazar-Ortadoğu ve Tayvan-Mançurya-Malaka Boğazı-Hint Okyanusu ekseninde askeri güç kullanma kabiliyetini artırmayı hedeflemektedir.
Uzun bir zaman ABD’nin vagonunda yol almaya çalışan Çin bir taraftan uluslararası alanda gittikçe daha etkin olmak isterken öbür taraftan yolunun ABD ile kesişmemesi için çok dikkatli davranmakta. Buna karşılık ABD yönetimi krizden sonra uluslararası alanda ABD ile davranmasını, global düzeyde destek güç vermesini istiyor. Ancak birçok konuda ABD ile Çin arasında çıkarların örtüşmediği hatta çeliştiği de  bir gerçek. Örneğin Çin açısından İran hem acil bir tehlike oluşturmuyor hem de stratejik öneme sahip enerji kaynağı. Afganistan’a gelince; Çin o sorunun ABD’nin bölgedeki varlığını konsolide edecek yönde çözülmesinden yana değil. Çünkü Çin ABD’nin karadan ve denizden çeşitli üslerle kendisini çevrelemeye çalıştığının farkında. Mali dengesizlikler bağlamındaysa, Çin parasını revalüe ederek uluslararası rekabet gücünü kaybetmeyi, iç pazarını, ABD’nin ekonomik gücünü, doların statüsünü restore etmesine katkıda bulunacak bir ithalatla doldurmayı istemiyor. Dahası stratejik amaçlarla Afrika, G.Amerika ve Ortadoğu bölgelerine girmekte kullandığı mali rezervlerinin hızla erimesini ise hiç düşünmüyor. Çin’in önce kendi bölgesinde, Afrika, G.Amerika ve Ortadoğu’da güçlenerek, ABD’yi ekonomik çembere alana, uzayda etkin olana, askeri modernizasyonunu tamamlayana kadar siyasi sorumluluk üstlenmek istemediği söylenebilir.
Çin’in gelişme periyodunu gözlemleyebilmek için ihtiyacı olan doğal kaynaklara erişebilmek adına  gelişmekte olan ülkelerle özellikle Afrika ülkeleriyle kurduğu  ilişkilere bakmak yeterli olacaktır. Bütün veriler Çin’in bölgede bir “neo-colonial” imparatorluk oluşturmaya başladığını göstermekte. Çin Afrika’nın hemen her yerinde tren yolları, otoyollar inşa ediyor, limanları derinleştiriyor. Böylece doğal kaynaklara, minerallere ulaşıyor. Hatta ucuz kredilerle, dev projelerle, örneğin, Tanzanya’da inşa ettiği dev futbol stadyumu gibi “hediyelerle” hükümetleri kendisine bağlıyor. Böylece Çinli girişimciler ve devlet işletmecileri çok iyi koşullarla Gabon’da dünyanın en büyük demir madenine, Angola, Nijerya, Cezayir ve Sudan’da petrol kaynaklarına, Zambia, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde bakır ve kobalt gibi çeşitli madenlere ulaşıyorlar. Açılan yollardan Çin’e ihtiyacı olan mineraller, madenler giderken, aynı yollardan Afrika’ya ticaret, spekülasyon hatta tarım yapmak üzere Çinli bir nüfus geliyor. Afrika devletleri ihtiyaç duydukları kredilere uygun koşullarda ulaşırken Çin, toprak satın alma, kiralama ve buralara Çin’den çiftçi getirme projeleri ile kalıcı olmaya çalışıyor. Çin Afrika’da büyük projeler yaşama geçirirken buralarda hemen tümüyle kendi ülkesinden getirdiği personeli çalıştırıyor. Afrika ülkelerinde temin ettiği mineraller, madenleri ham halde kendi ülkesine götürüp orada işliyor ve mamul hale getirdikten sonra başka ülkelere olduğu gibi o ülkeye de satıyor. Diğer bir deyişle kendisi sanayileşirken klasik geri bıraktırma stratejilerine uygun davranıyor.
Çin emperyalist bir politika izliyor Afrika’da. İhtiyacı olan minerallere, madenlere, besin gıda kaynaklarına hatta verimli topraklara erişiyor, bu arada elindeki fazla sermayeyi, malları ve nüfusu kapitalizmin doğası gereği  buralara aktarıyor. Belli bir yoğunlaşmadan sonra da emperyalizme dönüşmeye başlıyor.

Çin-Türkiye ilişkileri

Çin Başbakanı Ven geçen ay Yunanistan’dan sonra Türkiye’yi ziyaret etti. Sürdürülen görüşmelerden sonra yapılan açıklamalar büyük başarılar elde edildiği ve Türkiye ile Çin’in ilişkisinin muazzam temellere oturtulmaya başlandığı izlenimi veriyor.
Acaba doğru mu bu izlenim ?
Türkiye ile Çin arasındaki ticaret başta da belirttiğimiz gibi büyük dengesizlikler gösteriyor. Türkiye Uzak Doğu’nun giderek büyüyen devine sadece ham madde satarken oradan tam mamul ürün ithal ediyor. Örneğin mermer ülkesi Türkiye Çin’e mermer ürünü satamıyor. Ham mermer satıp oradan işlenmiş  ürünü tekrar satın alıyor.
Türkiye ile Çin ilişkilerinin stratejik boyutundan bahsedilen günlerde Çin, Yunanistan ile ticari  çıkarlarımızı baltalayacak bir anlaşma yaptı. Çin devlet şirketi olan Cosco Ekim ayından itibaren Yunanistan’ın Pire limanını 35 yıllığına işletmek üzere kiraladı. Çin buraya büyük yatırımlar yapacak. Yunanistan’dan AB’ye nakliye alt yapısını baştan kuracak. Böylece Yunanistan’a yarı mamul getirilip, gümrük vergisi düşük ödenip, orada çok az bir işlemle tamamlanacak mallar düşük fiyatla Avrupa’ya ihraç edilecek. Böylece Çin Türkiye’nin burnunun dibinde üretim merkezi ve depo kurarak bugüne kadar Türk ürünlerinin AB pazarında Çin ürünleri karşısındaki tek şansı olan “yakınlık” unsurunu ortadan kaldıracak. Neticede AB’de tekstil ürünlerinde yüzde 8 olan payımız sıfırlanacak. Pekin’in doğrudan AB’nin kapısını aralamaya başlaması Türkiye’ye çok pahalıya mal olacaktır.
Türkiye’nin Çin açılımını gerçek anlamda bir açılım olarak görmek hayal görmektir. Zira bugün tüm dünya ülkelerinin birer Çin açılımı var. Bu açılım Türkiye için bir tercih meselesi olmaktan çok bir zorunluluktur. Çin bugün ekonomik, siyasi ve askeri bir devdir ve tüm dünyayı kendisine çekiyor. Çin’de buna mukabil dünyaya açılıyor. Bir milyarı aşkın nüfusunun refahını artırabilmek, küresel güç olabilmek için buna ihtiyaç duyuyor. Bu pencereden bakıldığında açılımdan ziyade Çin tarafından güdülen küresel emperyalist kapitalist sisteme uyum sağlama gayretinden bahsetmek daha mantıklı bir izah olacakır.
Pekin’in son senelerindeki politikalarına baktığımızda Afrika’dan sonra Doğu Avrupa ve Ortadoğu’ya inanılmaz ağırlık verdiğini görmek mümkün olacaktır. Mısır’la askeri anlaşmalar, Ukrayna ve Belarus ile milyar dolarlık kredi anlaşmaları bu politikaların sonucu olsa gerek. ABD Güney Asya’ya yaklaştıkça Çin’de bu bölgeler açılıyor. Afrika’da elde ettiği ağırlığı kredi avantajını kullanarak diğer bölgelere yayıyor. Çin NATO’nun genişleme alanı ilan etiği alanlarda, ABD’nin yüzyıllık hesap yaptığı bölgelerde görünmesi, ABD ve Avrupa’nın ekonomik krize sürüklendiği bir döneme rastlıyor. ABD elebaşılığındaki emperyalizmin güç kaybettiği bölgelere ekonomik olarak giriyor, jeopolitik kazanımlarını katlıyor. Mesele Türkiye ile Çin arasındaki işbirliği değil, Pekin’in Batı’ya meydan okur biçimde ONLARIN ARKA BAHÇE İLAN ETTİĞİ bölgelerde daha çok kendini göstermek istemesi olsa gerek.

 
Share