Analiz Diğer Yazılar

‘ANNE BAK KRAL ÇIPLAK’!

 

Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci hareketi içinde en çıkmaz konularından ikisi olan Kemalizm ve Kürt Ulusal sorunu, hala çeşitli yönleriyle tartışılmaya ve sorgulanmaya devam ediliyor. TC’nin kuruluş süreci, bu süreçteki çelişkiler, sürece önderlik eden güçler ve bu güçlerin emekçi halk kitleleri ile olan ilişkisi ve tüm bunların toplamı olan sınıfsal dokusu, uzun yıllar boyunca sağlıklı bir analize tabi tutulamamış ve devrimci hareketin en büyük çıkmazlarından biri olarak tarih sayfalarında ki yerini almıştır. Birinci emperyalist paylaşım savaşı sürecinde, emperyalist işgale karşı halkımızın can ve kan pahasına verdiği mücadele, kısa süre içerisinde Kemalistlerin kendi gerici iktidarları uğruna emperyalistlerle masa başlarında yaptığı pazarlıklara kurban edilmiş ve emperyalizmin yerli işbirlikçisi olarak bu topraklar üzerinde faşist TC hâkimiyeti kurulmuştur. Osmanlı’dan devralınan sömürge yapı yarı-sömürge bir evreye ulaşmış ve 87 yıllık faşist-Kemalist bir diktatörlüğün tohumu ekilmiştir. Emperyalizme karşı halkımızın vermiş olduğu mücadele, belirli bir süre sonra, Kemalist diktatörlüğün emperyalizmle işbirliğinde mutabakata varmasıyla, başta Kürt ulusu olmak üzere çeşitli milliyet ve inançlardan Türkiye-Kuzey Kürdistan halkına karşı tam bir katliam ve baskı politikasına dönmüştür.

Tek millet, tek bayrak, tek dil ırkçı-faşist formülasyonu üzerine, Kemalizm zehri ile kuşatılan emekçi halkımız geçen bu 87 yıllık tarihte çeşitli zamanlarda, türüne ender rastlanan biçimlerde katliamlara, zorbalıklara, baskılara maruz kalmış ve tüm bu zalimliklerin gerekçesi olarak sürekli bir şekilde ‘Cumhuriyetin’ korunması ve geliştirilmesi bahanesi öne sürülmüştür. Emperyalist işgale karşı verilen savaşa destek için ülke sınırlarına giren Mustafa Suphi ve yoldaşlarını Karadeniz’de hunharca katleden işte bu korunması gereken ‘cumhuriyettir’. Ağrıda, Zilan’da, Amed’de, Dersim’de zulme karşı isyan eden Kürt ulusuna mensup insanlarımızı katleden, dara çeken, toplu işkencelerden geçiren işte bu korunması gereken ‘cumhuriyettir’, 6-7 Eylülde, Maraş’ta, Çorumda, Sivas’ta, Gazi’de, 19 Aralık’ta, 17 Haziran’da katledilen binlerce insanın yok edilmesinin sebebi işte bu ‘cumhuriyetin’ bekasıdır. Özcesi hakim halde olanın yanında saf tutmayan her türlü farklılık için, imha ve inkar politikasını her daim savunan ve yaşama geçiren, özünü ve ideolojisini Kemalizm’den almış sürekliliği olan askeri faşist bir diktatörlüktür, bizlere ‘cumhuriyet’ olarak yutturulmaya çalışılan. Bu kadar açık ve çıplak halde karşımızda duran bir gerçeklik neden bu kadar tartışılıyor diye bir soru gelebilir doğal olarak. fiundandır ki, olay ve olgular mevcut sınıfsal bir yaklaşımla MLM bilimi ışığında ele alınıp açıklanmadığında ortaya çıkan sonuç tartışmaya muhtaç bir hal almaktadır. ‹şte bundandır ki Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci hareketi ve bir çok önderi TC’yi de, ona ideolojik gıdasını veren Kemalizmi de, Kürt ulusal sorununu da, daha bir çok olguyu da yanlış ya da eksik değerlendirmiş ve bura üzerinden şekillendirdiği strateji ve taktiklerini de eksik ve yanlış bir öz üzerine kurmuştur. Kuzey Kürdistan’da TC’ye karşı geliştirilen birçok isyana, ‘gerici’, ‘cumhuriyeti’ geriletir mantığı ile yaklaşılıp, zulme ortak olunmuştur. Bu yanılgılı durumdur ki, ikinci cumhuriyet yürüyüşleri düzenlemiş, Kemalizmi ilerici hatta devrimci ilan etmiştir. Daha sayamayacağımız kadar fazla örnekte karşımıza çıkan, emekçi halkımızın düşmanı olan Faşist Kemalist diktatörlük ilerici, demokrat, devrimci ilan edilmiştir.

AKP gericiliğinin alternatifi Kemalizm’e sahip çıkmak değildir

Bir çok gerçeğin farklı boyutları ile tartışıldığı geçen süreçte (özellikle Kaypakkaya’nın tahlilleri ve yarattığı etki) Kemalizm biraz daha kısık sesle, korkakça savunulmaya başlanmıştır. Hatta bazı devrimci dostlarımız, yeni bir ada keşfedercesine kemalizmin faşizm olduğunu ilan edip bunun heyecanına kapılmıştır. Emperyalizmin, neo-liberal politikalar ekseninde artık pratik ayakları da örülen değişim-dönüşüm  süreci Türkiye-Kuzey Kürdistan’da da özellikle AKP hükümeti dönemi boyunca had safhaya varmış ve faşist TC, halk nezdinde teşhir olan, açığa çıkan bir çok yönünü özüne dokunmayarak  tasfiyeye  gitmiş ve devleti aklamaya çalışmıştır. ‹çerisinden geçtiğimiz süreci göz önüne aldığımızda çokta başarısız olduğunu söyleyemeyiz. Öze dokunmadan yapılan bir çok şekilsel değişiklik, gözleri boyamış ve bütün gerçeklikler bir tarafa itilerek büyük bir ‘demokrasi’ ve ‘özgürlük’ furyası başlatılmıştır. Bir tarafın (AKP ve yandaşları) ‘statükoyu tasfiye ediyoruz, demokrasiyi hakim kılacağız’ yalanları ile sürdürdüğü baskı ve zor politikası devam ederken, diğer taraftan da (CHP ve yandaşları) ‘AKP’nin cumhuriyetin bütün değerlerini kendi lehine çevirmeye çalıştığı, kendi gerici iktidarını kurup şeriatı hakim kılmaya çalıştığı’ belirlemeleri ile ‘cumhuriyete’ (Kemalizme) ‘sıkı sıkıya sarılma’ ve  ‘koruma’ çağrıları yer almaktadır.

Burjuva-feodal düzen partileri tarafından bu yapılanlar gayet anlaşılırdır. Neticede kendi gerici kliklerinin iktidar olabilmesi için bir çaba içerisindeler ve yıllardır ellerindeki iktidarın nimetlerinden vazgeçmek istememekteler.

Tam da bu tartışmalar yapılırken TKP-MK imzasıyla ‘29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’ vesilesiyle bir açıklama yapıldı. TKP’nin  internet sitesi olan sol.org’ta 28 Ekim tarihinde ‘Yaşasın Cumhuriyet’ başlığıyla yayınlan açıklamada Türkiye'de cumhuriyetin son 30 yılda sağcı aktörler tarafından bitirildiği, sosyal demokratların da buna destek olduğunu belirterek, “Cumhuriyet fikri bundan sonra ancak sosyalizmde hayat bulabilir” denilmekte, bu bitiş sürecinin 12 Eylül 1980 darbesi ile başladığını ve AKP ile bu sürecin tamamlandığına vurgu yapılarak, “Sorun tek başına 1923'ün çok daha gerisine gidilmiş olması değildir, Türkiye geriye doğru, kaotik bir biçimde yuvarlanmaktadır. Serbest düşüşe geçen Türkiye'de halklarımızı bekleyen yıkım ve kırımdır. Bundan kaçınmanın biricik yolu direnmek ve karşı hamle yapmaktır. Gericiliği yeneceğimizden, cumhuriyeti eşitlik ve özgürlük bayrağı altında yeniden kuracağımızdan kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Yaşasın sosyalist Türkiye! Yaşasın Cumhuriyet!” sloganları atılarak, ikinci cumhuriyetin kurulması için çağrı yapılmaktadır.

Kendi ideolojik dokusu içerisinde ele aldığımızda aslında şaşkınlık yaratan bir açıklama değil. Zira TKP kemalizm konusunda bağları sıkı bir partidir. Geçmişten bu yana da bu değişmemiştir. Amacımız TKP’nin uzun tarihsel sürecini her yönüyle değerlendirmek olmadığı için, sadece söz konusu açıklama üzerine birkaç değinide bulunacağız. Ancak ne var ki bu durum TKP’nin ideolojik yapısından bağımsız değildir.

TKP nerede duruyor

1980 darbesinden sonra içerisine girilen konjektürel yapı ve bugünde AKP’nin icraatları ve dönüştürülmeye çalışılan süreç pek doğrudur ki emperyalist-kapitalist devletlerin, esasta da ABD emperyalizminin dünyada ve özelde de Ortadoğu’daki hegomanyasını güçlendirmek adına yapılmaktadır. AKP bu sürecin gönüllü emireri diğerleride yardımcı aktörüdür. Bu süreci geçmişe bakarak yargılamak ve hatta geçmişin esaslı bir analizini yaparak tayin edici görevleri belirlelemek gerekir. Ancak burada tutunulamayacak bir yerden başlayarak değil. TKP, AKP’yi eleştirirken olayı türban sorununa indirgeyerek, laiklik meselesinde kemalizme atıfta bulunarak kemalist devleti bekçi ilan ediyor. Buradan hareketle de kitleleri kemalizme sahip çıkmaya çağırıyor. Bununla birlikte modernist burjuva hayalleri tekrarlamış oluyor. Kitleleri kemalizme yedekleyerek çokça lafzını ettiği sosyalizmden de uzaklaştırıyor. ‹ki ayrı zıt kutbu bir yerde birleştirmeye çalışan TKP, faşizmle sosyalizmi bir potada birleştirerek kendince ‘yeni’ bir teori ortaya çıkarıyor. Haliyle gerici ilan ettiği (ki doğrudur) AKP’ye karşı ilerici ilan ettiği kemalizmle kol kola girerek poz veriyor.

Liberal sağ tasfiyeci rüzgârın bütün şiddeti ile esmeye devam ettiği günümüz koşullarında, bütün olumsuzluğunun yanında, safların netleşmesi sürecin olumlu bir yanı olarak karşımızda durmaktadır. Reformist ve revizyonistler, var güçleri ile gerçek devrimci mücadeleyi lanetleyip, faşizmin dolaylı savunusunu yapmaya başlamışlardır. Halkın iktidarından bahseden, kendisine nihai hedef olarak komünizmi gösteren TKP, Mustafa Suphiler dönemi sonrası içerisine girmiş olduğu sosyal-şoven tutumunu, gelinen aşamada daha da derinleştirmiş ve büyük bir savrulmanın eşiğine gelmiş bulunmaktadır. Devrim ve karşı devrim arasında cereyan eden bir çok meselede ya tavırsız kalmış ya da dolaylı olarak karşı devrimi güçlendirecek açıklama ve pratikler içerisine girmiştir. Özellikle AKP hükümeti ve iktidarı döneminde, sınıfsal iktidar mücadelesini bir kenara bırakmış ve algısını AKP karşıtlığıyla sınırlandırmıştır.

Reformist-parlamenter mücadeleyi sınıf mücadelesinin yerine koyan ve sözde iktidar mücadelesi verdiğinin savunusu yapan TKP dün olduğu gibi bugünde, emekçi halkımızın algısını ve enerjisini sistem içi mücadeleye sevk edip, buradan nemalanmaya çalışmaktadır. Bunun en canlı örneklerinden birini Eylül ayında yapılan Referandumda ve CHP’nin başına geçen Kemal Kılıçdaroğlu örneklerinde gördük. CHP gibi faşist bir partinin başına geçen Kılıçtaroğlu’na mektup yazıp, sol için kırıntı dilenen bu sözde komünistlerimiz, söz konusu umutları boşa düşünce ise biz o mektupta öyle demek istememiştik türünden açıklamalar yaparak durumu kurtarmaya çalışmışlardır. Yine 12 Eylül tarihinde yapılan Anayasa Referandumunda kendisi gibi reformist cenahta yer alan birçok örgütlenme ile beraber gericiliğe karşı sözde mücadele adı altında CHP ve MHP gibi faşist partilerin yanında yer alarak (kendileri her ne kadar aksini iddia etse de fiili durum ve hizmet ettikleri yer ayandır) nasıl bir devrimcilik yürüttüklerini de bizlere göstermiş oldular.

Kuşkusuz gericiliğe karşı mücadele etmek devrimci, demokratların, komünistlerin görevidir. Fakat tescillenmiş gericiliği savunma pozisyonunda durarak gericilikle mücadele edilemez. Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında gericilikle mücadele Kemalizm’e karşı olmaktan geçer. Kemalizm savunusu içerisinde gericilikle mücadele ettiğini söylemek ya da ona sıkı sıkıya sarılarak AKP’ye karşı olmak, başka bir gericilikle birleşmeye gider ki TKP’de bugün bunu yapmaktadır. Cumhuriyeti kurtarma çağrısıyla yazılan bildiri, hangi cumhuriyeti kimden kurtarıyorsunuz sorusunu da beraberinde getiriyor. Bir dönemin bayrak savunuculuğunu yapan TKP, yeni dönemde de Kemalizm’i korumaya çalışıyor. Haliyle de ulusal soruna yaklaşımı da Kemalizm’in inkarcı, asimilasyoncu ve imhacı politikasından besleniyor. TKP’yi ulusal sorunda şoven bir rotaya sürükleyen de onun Kemalizm ile arasında kopmaz bağlarının olmasıdır.

Gerek Kemalizm meselesinde gerekse de Kürt ulusal sorunu ekseninde TKP’nin savrulduğu yer Türk milliyetçiliğidir. Tüm bu açmazların sebebi ise hiç kuşkusuz ki TKP’nin komünist tabelası arkasındaki revizyonist özünün burjuva modernizmiyle birleşmesidir. Çok fazla uzatmadan Lenin’in o ünlü sözü ile noktalayalım “Aynılar aynı yere, bırakınız ölüler kendi ölülerini gömsünler.”

 
Share