|
Bugün itibarıyla uluslararası dengeleri göz önünde bulundurduğumuzda, bölgenin adım adım Batı ve ABD’nin lehine bir kabuk değişikliği içinde olduğunu söyleyebiliriz. Zira, geçmişte ABD ve Batı’nın istem ve dayatmaları doğrultusunda Arap coğrafyasıyla ilişkiler belirlenirken; bugün bu ilişkilerin çok daha farklı söylem ve nitelikte olduğunu görüyoruz
A. Can Ataş
Tarih boyu, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin öne çıktığı ülkelerde; halkın temel ve de genel talepleri yadsınarak, emperyalist ülke çıkarları öncelikli olarak ön plana çıkmış ve ABD’nin müdahale gücü belirleyici bir etken olmuştur. ABD’nin geleneksel dış politikası, Truman Doktorini’nden beri (1947) uluslararası düzenin sağlanması için, ‘doğrudan müdahale teorisi’ olarak geliştirilir. Bu bağlamda ABD, ‘özgürlüğü’ tehdit altında bulunan başka halklara yardım etmek (1) gerekçesinden hareketle, sınırlarını aşan bölgelerde ‘istikrarı sağlamak’ için birçok bölgeye müdahale etmiş ve savaş ortamında bulunmayı meşru müdaafa olarak görmüş ve görmektedir. Bu nedenlerle birçok iç savaş, müdahale veya askeri rejimlerin iktidarda kalmasını sağlarken, kan ve gözyaşının yaşandığı ülkelerde ABD’nin varlığı söz konusu olmuştur. Kuzey Afrika’dan Basra Körfezi’ne kadar uzanan geniş bir coğrafyada; 10 aydan beri süregelen Arap Baharı, bir toplumsal değişimin halk ayaklanması iddiasıyla ve yutturmacasıyla bölge ve de dünya gündemini meşgul etişine tanıklık etmekteyiz. (Tunus, 17 Aralık 2010 – 14 Ocak 2011, Mısır, 25 Ocak 2011 – 11 Şubat 2011, Libya, 17 Ocak 2011 – 20 Ekim 2011, Suriye, 15 Mart 2011 - , Jemen, 27 Ocak 2011 -, Bahreyn, 14 Ocak 2011 -, Fas, 20 Ocak 2011-,)(2). Bu ülkelerdeki rejimlerin devrilmesi ve “yeni” demokrasi rüzgarının esintisi şeklinde dış dünyaya yansısa da, eski rejimler (devlet yönetimi) yerini korurken, statükonun da devam ettiğini görüyoruz. Bu ayaklamaları belirleyen iki temel unsur vardır: Biri, yıllarca devam eden rejimlerin baskı ve sömürüsünü sonlandırmakve ‘kendi iktidarlarını’ kurma çabasıdır. Arap Baharı’nı karakterize eden ikinci neden ise: Batı müttefiklerinin bu hareketleri bilfiil desteklemeleri ve yönlendirme ısrarında olmalarıdır. Batı müdahelesi Arap Baharı’nın olmazsa olmazı olarak daha da belirginlik kazanmıştır. Özünde bu bir müdahale biçimidir ve geleceğin yeni siyasi-iktisadi oluşumu noktasında kilit rol oynama arzusudur. Bu, o ülkelerde birçok güçlerce istenmese de, geleceğin ‘yeni Arap haritası; daha şimdiden dış müdahalelerle savaşın en acımasız yerinde, “demokrasi oyununun” oynandığı bir süreçten geçiyor. NATO ve diğer Batı müttefiklerinin devam eden yoğun müdahale ve desteğine baktığımızda, tersini düşünmek olası değildir. İç savaşın ırk, mezhep ve kabile örgütlülüğü şeklinde giderek tetiklendiği; bölgenin bir kan gölüne dönüştüğü bir sürecin Arap Baharı coğrafyasını belirlediğini söyleyebiliriz. Devrimci nitelikten yoksun, nasıl bir gelecek konusunda yaşanan belirsizlikleri fırsat bilen ABD ve Batılı müttefikleri, son gazla ‘Yeni Yönetim’, ‘Ulusal Geçiş Konseyi’ veya ‘Geçici Yönetim’ gibi tanımlamalarla işbirlikçilerini korumaya alırken, onları geleceğin yeni ‘umut bekçileri’ olarak umut tazelemeye devam etmektedirler. Bu savaş ortamında, Batılı müttefiklerinin ‘demokrasi oyununu’ nasıl provaya aldığını ve bu oyunun temelinde de geleceğin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın ABD ve Batı ilişkilerinde atılan temellerdir. Abartısız diyebiliriz ki, dış güçlerin müdahale varlıkları özünde Yeni Ortadoğu Prejesi’nin atılan adımlarıdır. Esas olarak dış güçlerin askeri desteği, savaş sonrası dönemde ülke zenginliklerini paylaşabilme telaşıdır. Bu bağlamda, bölgenin siyasi ve ekonomik denetimi geçmişte olduğu gibi, gelecekte de ABD ve Batı’nın elinde olacaktır. Bugün itibarıyla uluslararası dengeleri göz önünde bulundurduğumuzda, bölgenin adım adım Batı ve ABD’nin lehine bir kabuk değişikliği içinde olduğunu söyleyebiliriz. Zira, geçmişte ABD ve Batı’nın istem ve dayatmaları doğrultusunda Arap coğrafyasıyla ilişkiler belirlenirken; bugün bu ilişkilerin çok daha farklı söylem ve nitelikte olduğunu görüyoruz. Gerek Batı gerekse de ABD, çıkarları gereği (sivil, askeri, siyasi, iktisadi vs.) iç savaş konsepti, sartlarına bağlı kalarak Arap ülkeleriyle olan işbirliğine islamcıların istemleri paralelinde bir ayar verme taktiğini izlemektedir. Örneğin; ‘yeni demokrasiniz için size her an yardım ederiz’, ‘siz söyleyin biz gerekeni yapalım’ tarzında bir politika izlenmektedir. Bölge ülkelerinde yeni ‘demokrasi’ sesleri yükselirken, bu süreçte ABD ve Batı’yla yeni dönemin işbirliği konusunda bir güven tazeleme çabasıyla birlikte somut bir yapılanma vardır. Bu doğrultuda Libya’ya, Mısır’a, Fas’a ve Bahreyn’e vs. vs. ülkelere yapılan ilk SOS çağrısı da bu doğrultuda olmuştur. ABD ve diğer Batı’lı müttefiklerinin söz konusu bölge ülkeleriyle olan ilişkileri tam bir ‘ince ayar’ ve ‘ince hesaplar’ kurallarına uygun yapılmaktadır. Bu ilişki tarzı siyasi ahlaktan uzak olsa da, kapitalist dünya sisteminde bu uluslararası ilişkilerin ‘kapalı diplomasi’si olarak izah edilir. Yıllarca Ortadoğu’yu “böl ve yönet” politikasıyla sömüren ABD ve Batı, yeni dönemin yeni ilişki oyununu planlamaktalar. Onlar da biliyorlar ki, bölge ülkelerinin tüm askeri sistem ve gücü ABD’nin çıkarları doğrultusunda yönlendirilmiş ve bağımlı ülkeler olmakla birlikte, yeni güvenlik mekanizmasının tekrar Pentogan’a bağlı, o geleneksel Amerikan ‘askeri doktorinin’ etkisinde kalmış olmasıdır. Arap Baharı ekseninde Ortadoğu’daki bazı tarihi olumsuzlukların geriye bıraktığı derin izlerini anımsamakta yarar var. Saddam Hüseyin 2003 yılının 13 Aralık gecesi doğum yeri olan Tikrit’te El Dor Kasabası’nda, sık hurma ağaçlarının bulunduğu düz bir alandaki El Hadra bahçesinde bir sığınakta ele geçirilir. Saddam, ABD ve müttefiklerinin yoğun saldırısına karşı 8 ay gizlenebildi. Kaddafi nasıl öldürüldü? 1979-1988 İran ve Irak savaşında iki milyondan fazla kişi yaralanırken ve bir milyondan fazla kişi hayatını kaybetti. 1988’de Halepçe’de siyanür gazı kullandı ve beş binden fazla kadın ve çocuk sivilin ölümüne neden oldu. 1991’deki ‘Körfez Savaşı’ sırasında ise, en az on binlerce Kürt öldürüldü ve 1 milyona yakını da ülkesini terketmek zorunda bırakıldı. 1979 savaşında ise; İran İslam Devrimi’ne destek verdikleri iddiasıyla tutuklanan 100 binlerce Şii’nin akibetleri halen bilinmiyor. Bu listeyi daha da uzatmak mümkün elbette. Saddam 30 Aralık 2006 tarihinde idam edilir. Libya lideri Muammer Kaddafi 42 yıllık yönetiminin ardından, 20 Ekim 2011 tarihinde doğum yeri olan Sirte’de öldürüldü. NATO ve de Ulusal Geçiş Konseyi’ne (UGK) bağlı silahlı güçlerin yoğun baskılarına karşı ele geçmemek için ancak iki ay direnebildi. (3) Obama, Kaddafi’nin ele geçirilmesini NATO ve UGK’nin büyük bir başarısı olarak yorumladı. Sekiz yılı aşan Irak savaşının Amerika’ya olan maliyeti 1 trilyon doları bulurken, Pentogon’un 2012 yılı için tasarladığı askeri harcama bütçesiyse 671 milyar dolardır – ABD’nin Libya müdahelesindeki maliyeti ise 1 milyar dolardır. (4) Post-Kaddafi (Kaddafi sonrası dönem) döneminde Libya’yı bekleyen yeni sıkıntılar ve çözümsüzlükler olacaktır. İslamcılar, Berberiler (etnik grup), UGK’yi oluşturan ve diğer azınlık grupları temsil edenleri çok zor günler bekliyor, çünkü herkes ülke zenginliklerinden ve de yönetiminden kendi payını talep edecektir. (5) Londra’da yayımlanan Al-Arabi Gazetesi’nin yazarlarından Abdel Bari Atwan; yeni Libya için çok karamsar olduğunu söyler – UGK içinde yer alan şeriat yanlısı İslamcılarla demokrasiyi savunan laik liberallerin yeni Libya yönetiminde bir arada olmaları imkansız olduğunu, bu iki grubun ülke geleceği için olabilecek yeni çatışmalar için potansiyel bir tehdit oluşturdukları (6) yönünde yorumunu yapar. Kaddafi’nin ölümünden hemen sonra, Libya’nın yeni döneminin iktidar modeli yoğunca tartışmaya açıldı. Bu noktada Batı ve ABD ‘ince ayar’ ve ‘ince hesaplar’ politikası gereği, adeta perde arkasında siper almış; ‘bekle-gör’ taktiğini izliyor. Tıpkı Kaddafi’nin yakalanma anını beklemek gibi. UGK Başkanı Mahmud Cibril’e Kaddafi nasıl öldürüldü? sorusuna, belli değildir, yanıtını verirken, ama bunun UGK güçlerince de öldürülmüş olabileceği açıklamasıyla yetindi, diğer yorumcu ve ajanslar ise, bunun NATO güçlerince de öldürülmüş olabileceği yorumunu yaptılar. Bu yorumlara paralel olarak, devamla UGK üyesi olduğu iddia edilen birini sıkça elindeki silahla basına gösterilerek ‘kahraman budur’ denmesi sır perdesini araladı. 17 Ocak 2011 olaylarının hemen başlamasından sonra, Kaddafi’nin Lahey’deki Birleşmiş Milletler Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanması için görüşmeler başlarken, ABD ve Batı müttefikleri bu öneride hem fikirlerdi. (7) Kaddafi’nin kimlerce öldürülmüş olabileceği sorusunun yarattığı tartışma tam anlamıyla bir trajikomedi oldu. Kaddafi’nin elini öpen, boynuna sarılan veya alnından öpmek gibi o ‘sevecen’ manzarayı unutmak mümkün değil elbette. Tüm bunlar, Kaddafi’nin ABD ve de Batı ülke liderleriyle olan ciddi ilişkisini yansıtmaktadır – işte tam bu nedenle, Kaddafi’nin Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanmaması kendilerinin de arzu ettiği ve de planlanmış oldukları ciddi bir sonuçtur. En büyük korkunun, ABD ve de Batı’nın Kaddafi’yle olan gizli ilişkilerdeki kirli çamaşırlarının açığa çıkma kaygısı, büyük bir korkunun yaşandığını gösteriyor. (8). Bu yorum özünde Kaddafi’nin Batı dünyasının ‘iki yüzlü politika ve kirli ilişkilerini’ dünya kamuoyuyla paylaşacağı korkusu, doğru bir saptamadır. “(…)baştakiler öldürülürse, onlarla birlikte olanların saygınlıkları olmadığı için artık çekinilecek hiçbir kimse kalmaz (…)”. (10) Machiavelli’nin bu görüşünün özünde Batı’lı müttefiklerinin Libya’ya ilişkin baştan beri sergiledikleri anlayışla bire bir örtüştüğünü söylemek mümkün. Sürgün Libyalılar adına konuşan bir grup aktivist, “Libya’yı ikinci bir Katar yapmak istiyoruz, petrolümüz var, Avrupa desteği var, o halde neden olmasın”. (11) Kaddafi rejiminin düşmesinde yardımlarını esirgemeyen Katar, baştan beri önemli bir rol oynamıştır. Ulusal Geçiş Konseyi’ne bağlı Askeri Konseyi’nin önemli bir üyesi olan Abdel Hakim-Belhaj 2004 yılında CIA tarafından Tayland’a kaçırılır ve gizli bir sorgu merkezinde işkence ve baskıya maruz kalır. Bu sorgulamada Belhaj’in El Kaide ve Bin Laden ilişkileri sorgulanır daha sonra Libya’ya verilir ve 2010 tarihinde tekrar serbest bırakılır. Katar Ağustos 2011 tarihinde Belhaj ve NATO üst düzey sorumlularını bir araya getirerek buluşmalarını sağlar. Bu görüşme sonucu Katar Belhaj’a 6 Mirages savaş uçağını tahsis eder, NATO’yla birlikte Libya’ya karşı yoğun hava saldırısında yer alır. Amerika’da bir düşünce kuruluşu olan RUSI’de görevli David Roberts, şu açıklamalarda bulunur: “Dilerim Belhaj NATO savunma güçleriyle birlikte çalışması, Batı ile tutucu Arap ülkeleriyle olan iyi ilişkilerin önümüzdeki döneme taşınarak devam edecektir, dolayısıyla Batı karşıtı Arap tutumunda da bir değişiklik olur”. (12) Tüm bu olayları zincirlemesine ele aldığımızda, Arap Baharı’na ilişkin önümüze çıkan sonucu şu şekilde izah etmek mümkün: Tarihsel, kültürel, dini, siyasal ve sosyal yapılanması gereği, bugün itibarıyla bir bütün olarak ilerici veya devrimci bir değişimin arzulandığı etkinlikte veya örgütlü halk iradesindeki bir talebin beklentisi söz konusu değildir. “Arap dünyasında süregelen iç savaşın amacı, iktidarların değişme talebi değildir, esas sorun başarısız kalmış toplumun ileriye taşınmasını sağlayacak ilerici değerlerin toplumda yer edememe sorunudur”. (13) Görünen o ki, anti-demokratik ve dinci-şeriatçı güçlerin tekrar ülke yönetimini emperyalist güçlerin yeni sömürge politikasını uygulamak için iş başında bulunmuş olmalarıdır. Yararlanılan ve kullanılan kaynaklar: 1-)Michael H. Hunt, “Crisis in U.S. Foreing Policy”, Yale University Press New Haven, Londen 1996, sayfa 155-156. 2-)De Volkskrant, 18.06.2011 Nederland. / 170611@de Volkskrant-wm/tb./ De Volkskrant, 21.10.2011. 3-) The Economist, 22.10.2011. 4-) The Wall Street Journal, 21.10.2011. 5-) Remco Andersen, de Volkskrant, 22 Oktober 2011 Nederland. 6-) Aljazeera, aktaran de Volkskrant, 22.10.2011 Nederland. 7-) NOS, 21 Oktober 2011 Nederland. 8-) Wereld Draait Door, de VARA, 21 Oktober 2011 Nederland. 9-) Machiavelli, “Hükümdar”,Sosyal Yayınlar, Mayıs 1984, sayfa 29-30. 10-) Wereld Draait Door, de VARA, 21 Oktober 2011 Nederland. 11-) De Volkskrant, 13 Ekim 2011. 12-) Tarik Osman, “Egypte – Een Geschiedenis van Nasir tot na Mubarek”, EPO – Uitgeverij, Antwerpen Temmuz 2011, sayfa 13-20.
|