Analiz Diğer Yazılar

DTK’nın "Demokratik Özerklik" ilanı

Ezen ulus burjuvazisi ve emperyalizm neo-liberal politikalar uygulamasıyla dayanışma-paylaşım-kardeşlik-eşitlik-bağımsızlık-enternasyonalizm gibi özlü yaşamın yerine kendi yoz gerici burjuva kültürünün yabancılaşmasını dayatarak, üretmeden kazanan, söz, yetki karar mekanizmalarını sadaka dağıtarak elde eden, maddi olanaklar üzerinden örgütsüzlüğü geliştiren bir süreci işleterek örgütlenme ve direnme hakkı engellenmektedir
Küçük ve tarihi bir hatırlatmayı yapmayı önemli buluyoruz. Abdullah Öcalan’ın İmralı’da ortaya attığı “Demokratik Özerklik”in ön açıklamalarını oluşturan “Demokratik Cumhuriyet” tezi sonrasında Kürt ulusal hareketine yönelik büyük öngörüleri(!)nden hareketle her sözü mübah gören siyasi anlayışlar, o tarihten bugüne kadar ilerleyen süreç değerlendirmelerine bakma ihtiyacı hissetmeden “yeni süreç”e de balıklama atlamışlardı. Kürt ulusal hareketinin iki “barış” grubunu getirmesinden sonra “PKK orduyu tümden tasfiye edecek” diye de keramette bulunan küçük burjuva akımların dünü unutup, bugünün üzerinden bina inşaa etmeye çalıştıklarını ve Çatı Partisi’nin ‘minaresi’ne de aday olduklarını söylememiz abartı olmasa gerek.
Bilindiği gibi yarı-sömürge ve çok uluslu yapının olduğu bizimki gibi ülkelerde, ulusal hareketlerin önündeki doğrudan engel güçler; egemen ulusun burjuvazisi veya devletidir. Bundandır ki; ulusal hareketler devleti değiştirmek, onu yıkıp yerine başka bir devlet kurmak için gelişmez. Kendi pazarını kendisinin sömürmesi için ulusal devlet kurmaya çalışırlar. Ki bu hareketlerin karşılarında ilk gördükleri engel de egemen ulus burjuvazisidir ki, ezilen ulus ve ezen ulus burjuvazisi arasındaki çelişkinin ana zemini de bu pazar kavgasıdır.
“Demokratik Özerklik” tartışmalarının 2010 Aralık ayında yeniden başlatıldığındaki sürece ve  Kürt ulusal hareketindeki gelişmelere baktığımızda ne tür gelişmelerin olduğunu doğru okumak mümkün ve bu gelişmelerin esasen neye hizmet ettiği de çok açıktır.
“Demokratik açılım” ve “Kürt açılımı” süreçleriyle derinleştirilen ezen ulus egemen güçlerinin temsilcisi AKP hükümeti eliyle; faşist TC devletinin “kendi Kürt’ünü, Alevi’sini, devrimci’sini, komünistini yaratma” manipülasyonlarını “dinci-şoven-şekilci” politikalarıyla ‘80’lerde dayattığı faşist cunta baskılanmasıyla “en iyi devrimci ölü devrimcidir” uygulamalarına büyük bir istikrarla devam etmektedir.
Neo-liberal politikalar eşliğinde sınıf savaşımının gereksizliği üzerinden estirdiği reformist-revizyonist teslimiyet çizgisi rüzgarı ‘Kürt sorununu kabul edelim, öyle imha edelim’ uyarlamasıyla  Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimin sorunu vardır” söylencesi de tam da bu konseptin proje-babası-fikrin derinleşen stratejisinin temsiliyetidir. ABD, AB emperyalizmi başta olmak üzere yerli uşakları aracılığıyla AKP Hükümeti’ne verilen “liberal işgal-liberal teslimiyet” yumuşaklığında “sorundan beslenerek büyüyen ve öldüren kurtarıcı”lar yaratma projesidir. TC devletinin üçüncü dönemde de seçilerek 61. Hükümeti kuran AKP, yeni kurduğu savaş kabinesine atadığı kişilerle, kurduğu bakanlıklarla “savaş ekonomisi”nin alt zeminini de hazırladı. Şimdi emperyalistlerin dünyayı yeniden dizayn sürecinde “Ortadoğu’nun aktif rolünü oynayan model ülke” aktörlüğünü üstlenmede kolları sıvayarak ‘yarım kalan işler’i tamamlamak üzere uşaklık görevinin başındadır.
Türkiye-Kuzey Kürdistan sol-sosyalist-devrimci hareketlerinde derin teorik-politik yanılgılar yaratarak adalet-merhamet-vicdan konseptinde ulusal soruna yaklaşımda sosyal şovenizmi arkasına alarak “barış”, “demokrasi”, “açılım”, “referandum”, 2011 genel seçimleri” dönemlerinde aldıkları tavır-tutum bu yanılsamaları iyiden iyiye açığa çıkarmıştır.
‘Anayasal barışçıl çözüm’
Asıl konumuza dönecek olursak; “Demokratik Özerklik”in Demokratik Toplum Kongresi (DTK)’yle 2010 yılında yeniden tartıştırılmasıyla ve bu tartışmalarla başlayan gerilim politikası; burjuva-feodal basına “Kürt aydınlarının tehdit edilmesi” diye yansıyan,  31 Mart’ta sona erdirilen “eylemsizlik” kararının 15 Haziran, 15 Temmuz, 15 Ağustos, 1 Eylül Dünya Barış Günü vb. periyodik devamla referandum, genel seçim, heyet görüşmesi, müzakere, mutabakatla sürdürüldü. Seçilmiş Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku milletvekillerinin TBMM’de yemin törenine katılmamasına, seçilmiş Kürt vekillerin hapishanede tutulması ve “Kürt sorununa anayasal demokratik çözüm” mitingleriyle ve sokak eylemlerine karşılık cevap bulamayan sürecin 14 Temmuz’da “Demokratik Özerklik” ilanıyla sonuçlanmasına kadar geldi.
Referandum sürecinde devlet-Öcalan görüşmesi kamuoyuna açıklanmadı. Öcalan’ın yaptığı açıklamalarda “ölümler-tutuklamalar üzerine yapılan mutabakat”ın yerine getirilmediğini ve KCK operasyonlarının başlatılmasını eleştirmesiyle sürecin hangi dönemi kapsadığı da dolayısıyla ortaya çıktı; Hatip Dicle ve seçilmiş BDP milletvekillerin hapishanede tutulması, yargı ve hukuksal süreçleri, medya baskısının arttırılarak yapılan sınır berisi-ötesi operasyonların gözettiği hedeflerde yoğunlaşması, katledilen gerillalar ve cansız bedenlerine uygulanan vahşet...
BDP meclisi boykot etmesiyle 4 Temmuz’da yapılan DTK’nın Daimi Meclis açıklamasıyla sürecin hatları çizilerek 14 Temmuz’da Aysel Tuğluk’un “Demokratik Özerklik”i ilan etmesiyle uç noktaya vardı. Sonrasında gelişen ve ‘90’lı yıllardaki ırkçı-şoven-faşist dalganın daha yüksek seyirlerde olmasının sebepleri üzerine düşünmeye gerek duymuyoruz. Çünkü soykırımcı-katliamcı zihniyetin neyi tasarladığını Balkan, Kafkas, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve diğer ezilen ulus, azınlık milliyet ve inanç gruplarına uygulanan katliam politikalarından görmekteyiz.
Öcalan’ın yaptığı “Barış konseyi mutabakatı” açıklamasından sonra ilan edilen “Demokratik Özerklik”in önemli bir adım olduğunu ve bu adımları tamamlayacak diğer komisyonları değerlendiren KCK Yüksek Konsey Üyesi Cemil Bayık 18 Temmuz 2011 tarihinde ANF ile yaptığı röportajda; “Önder Apo devletin bir protokol kabul ettiğini ve bunun da barış konseyinin kurulması olduğunu söyledi. Bu sadece bir protokoldü. Diğerleri de var, bunlardan biri de Anayasa Komisyonu’nun kurulmasıydı. Söz konusu komisyon, anayasa çerçevesinde Kürt sorununun çözülmesi için çaba sarf edecekti. Diğeri de güvenlik komisyonun kurulmasına yönelikti. Bu komisyonda ateşkesin çift taraflı olması ve savaşın tamamen bitirilmesi, operasyonların son bulması, siyasi tutukluların serbest bırakılması için çalışacaktı” diyerek, devletin bütün protokolleri kabul etmesini istedi.
Diğer yandan AKP’nin ABD ile anlaşma yaparak ateşkes sürecinde operasyonları sürdürdüğünü ve onlarca gerillanın hayatını kaybettiğini ifade ederek, buna karşın Recep Tayyip Erdoğan’ın “kimse bizden iyi niyet beklemesin” açıklamasına tepki gösteren Bayık; “Önder Apo ve KCK; Kürt sorununu barışçıl yollarla çözmek istiyor, bu amaç için çalışıyor. Ancak devlet ve AKP halkı kandırmak ve hareketi tasfiye etmek istiyor. Ayrıca özgürlük hareketini oyalamak istiyorlar. Ne AKP ve ne de devlet Kürt sorununu barışçıl yollarla çözmek istiyor. Tamamıyla tasfiyenin peşindeler. Çünkü zihinlerinde imha var. İmha etmenin yeni metotlarını bulmak için de taktiklerini değiştiriyorlar ve görüşmeler gerçekleştiriyorlar” diyen Bayık barışçıl yollarla Kürt sorunun çözümündeki ısrarlarını tekrarladı.
Savaş hükümeti ve medya
Ezen ulus burjuvazisi ve emperyalizm neo-liberal politikalar uygulamasıyla dayanışma-paylaşım-kardeşlik-eşitlik-bağımsızlık-enternasyonalizm gibi özlü yaşamın yerine kendi yoz gerici burjuva kültürünün yabancılaşmasını dayatarak, üretmeden kazanan, söz, yetki karar mekanizmalarını sadaka dağıtarak elde eden, maddi olanaklar üzerinden örgütsüzlüğü geliştiren bir süreci işleterek örgütlenme ve direnme hakkı engellenmektedir. Örnek verecek olursak; bütün ömrünü yerin metrelerce kör kuyularında geçiren bir maden işçisinin ısınabilmesi için kömür almaya gücü yetmediğinden dağıtılan bir torba kömüre muhtaç bırakılması ve yoksunlaştırılması gibi. Bunu diğer bir örnekle açıklayacak olursak doğan bir Kürt çocuğunun anadilinin Kürtçe konuşma hakkının engellenerek, doğal hakkının elinden alınması gibi. Yani özcesi “ileri demokrasi”cilik ve “açılımlar” oyunlarıyla ezilen ulus ve emekçilerin demokrasi, özgürlük, yaşamsal haklarının mercimek, makarna, patates, kömür poşet ve çuvallarında küflenmiş faşist Kemalist diktatörlük anlayışınca preslenmesidir.
Ölü seviciliği üzerinden Silvan’da yaşanan çatışmada ölen 20 asker üzerinden yapılan açıklamalara baktığımızda “vatan, millet, Sakarya” edebiyatı da artık daha nettir. Hakkari, Yüksekova, Çukurca, Dağlarca’da 22 Ekim 2007’deyaşanan konseptin aynı filmi tekrar başa sarmakta olduğunu görmekteyiz. Esir alınan 8 asker için söylenenler hatırlanacak olursa; bırakıldıklarında devlet bakanın ‘keşke ölselerdi bundan iyiydi’ demesi bugün ölen 20 asker üzerinden aynı faşist devlet zihniyetiyle başkaca ağızlarla ‘tek dil’le söylenmektedir. Yıllarca İçişleri Bakanlığı yapan Diyarbakır’lı AKP Genel Başkan  Yardımcısı Abdülkadir Aksu’nun “özerklik ilanının on üç askerin ölümünden daha feci” olduğunu söylemesi, ya da görevi devralan yeni İçişleri Bakanı Naim Şahin’in “ölümlerin sebebini araştırmak gidenleri geri getirecek mi” belirlemesi, “millet”ine ve “bölünmez bütünlük”ün “nöbet tutan asker”ine bakışını doğrulamaktadır. Tescilli faşist ve ustalık dönemini TBMM Başkanı ünvanıyla sürdüren Cemil Çiçek’in “en kutsal mekan”da halkları kamplaştırmak için ‘herkes safını belirlemelidir’ AKP, CHP, MHP üçlüsünün yayınladığı deklerasyon uyumu gerçek karakter(sizlik)lerini göstermektedir.
Burjuva-feodal medyanın gazete manşetlerine taşan, köşe kalemini satanların yazdıklarına da bakacak olursak, aslında Nuray Mert ve Cengiz Çandar’da bütünleşen “Kürt ulusal hareketini kabul edelim, silahsızlandıralım, tasfiye edelim” korosu yine devrede...
Kendisine biçilen görev gereği Taraf gazetesi attığı manşetle “Savaş Konseyi yine işbaşında; Abdullah Öcalan ‘Barış Konseyi için devletle anlaştık’ derken son bir yılın en kanlı çatışması yaşandı. İlk haberler PKK’nın pusu kurduğu yönünde. İki kuvvet komutanı bölgeye gitti, operasyonlar sürüyor.” diyerek dezenformasyonu sürdürüyor.
Bütün bu katil sürüsüne karşı halkların direnmekten ve daha örgütlü bir güç olarak alanlara, meydanlara, sokaklara çıkmaktan başka çaresi yoktur ve halk haklı bir savaş sürdürmektedir.
İnsanları uyandırmak için uyutulduklarını ve nasıl uyanacaklarını çözümlemek, devrimin anahtar sözcük tılsımıyla bilinçlendirmek ve birleştirmektir. Ama şunu çok iyi belirtmeliyiz ki; 12 Eylül darbesinden bu yana ve özellikle de 2000’li yıllarda tecrit  ve hücreye sıkıştırılan yaşama karşı direnişin toplumdaki karşılığı ne kadar muhatap bulup, mutabakata vardırılmış ise, bugün “Demokratik Özerklik” meselesindeki gerçekliğin esasında da bu öz vardır.  
Yalnızlaştırılan, yabancılaşan, yozlaşan, korkulu duygularından sıyrılmak ve masabaşlarında, köşebaşlarında, meclis kulislerinde, uluslararası diplomasilerde lütuf metası olarak parça parça kırılan ve kırıntı halinde pazarlanan sorunun çözülmesini beklemektir. Çözüm, halkların düşmanlarıyla paylaşım ve  pazarlıklarda değildir. Ezilen ulusun, ezilen emekçilerin ve  halkların kendi öz örgütlü demokratik halk iktidarı dinamizminden beslenen demokratik halk devrimindedir.  
Son kertede “demokratik özerklik” ilanından sonra; fırtınalar koparanlar, Aynur Doğan’ı düzenlenen caz festivalinde; Ahmet Kaya’ya atılan tabak, çatal, kaşık yerine üstüne oturdukları yastıklar ve su petleri fırlatarak linç yaşatan ‘sanatseverler’ Kürtçe ezgilere bile tahammül edemezken, müziğin, sporun, sanatın, ekonominin ırkçı dili bu kadar belirginleşirken, beyazların “zencilere” uygulamaları şekil değiştirerek, araç değiştirerek aynı özle aynı amaca hizmet ederek devam ederken hangi çözüm gerçek soruna parmak basar.
“İkili anlaşmalar ve
bölgesel konular”
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un İstanbul’da gerçekleştirdiği bir dizi görüşmelerde, halkların haklarını pazarlama pazarlıklarını “yavru vatan Kıbrıs”ı kapsayacak geniş bir konseptle sürdürmektedir. Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile yaptığı görüşmede Clinton,  Kıbrıs için “statükonun kimseye faydası olmadığını”, “iki toplumlu ve iki bölgeli bir federasyon istiyoruz” ifadeleri neyin karşılığıdır? Davutoğlu görüşmeden sonra, “ikili anlaşmalar dışında, bölgesel konuları kapsamlı bir şekilde ele aldık” ve Kafkaslar, Balkanlar üzerine de detaylı görüşmeler yaptığını açıkladı. Aynı ustalıkla CHP ile görüşmesini sürdüren Clinton, BDP ile görüşmenin ardından Tayyip Erdoğan ile de Dolmabahçe’de 1,5 saat görüşmesini sürdürdü ve görüşmenin içeriğine dair kamuoyuna bir açıklama yapılmadı. Ama bu görüşmenin gereği için Recep Tayyip Erdoğan verilen ‘bölgesel usta uşaklık misyonu aktif rolü’nü yerine getirmek için birkaç gün sonra Kıbrıs’a hareket etti. Çünkü tarihi suçlar ancak tarihi ortaklıkla çözülebilir diye düşünen emperyalizm ve uşakları “çifte beladan kurtulma” yöntemlerini “hasta Osmanlı”dan aldıkları feyizle “güçlü ordu, lider Türkiye” rolüyle komşu ülkelerle tarihi düşmanlıklarını kuzu postuna bürünen peçeyle “milli birlik ve kardeşlik”le yeniden tesis etmektedirler.
Sonuç itibariyle ilk adım, “Demokratik Özerklik” ilanından önce Abdullah Gül’ün Ahmet Türk ve Şerafettin Elçi’yi yanına alarak Bulgaristan’a gitmesiyle Kürt sorunun uluslar arası “ikili anlaşma”sıyla başladı.
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’la yapılan görüşme sonrası Recep Tayyip Erdoğan’ın Kıbrıs ziyareti “uyum gezisi” olarak okunabilir.
ABD CIA Başkanı “çuvalcı general”in Türkiye-Kuzey Kürdistan’a gelmesi alışma ve alıştırma turlarıyla sürecin gerginliğinde ‘tek devlet’ anlayışındaki çatlak ısınacak günlerin habercisi olmaya devam edecektir.

 
Share