|
Sosyal demokrasi, yaşadığımız toplumda, özel mülkiyete dayalı üretim ilişkilerinin, “sol”dan yorumlanışıdır. O, gerçek manada üretim araçlarının toplumsallaştırılması ve sınıfsız bir topluma ilerlemek üzere mücadele eden ilerici bir güç değil, tam aksine mevcut gerici sistemin devamlılığına biçilen “sol” versiyonlu bir maskedir
Dünya bir sahnedir[1] 16. yüzyılın edebiyat dünyasına damgasını vuran Shakspeare ne kadar da güzel söylemiş. Dünya bir sahnedir! Aynı önemi atfetmemekle birlikte, yazarımızın kullanmış olduğu bu sözü ondan ödünç alarak, siyaset sahnesinde dönen oyunlara ilişkin düşüncelerimizi dile getirmek istedik. Herkesin malumunda olan “meşhur” 12 Haziran seçimlerine çeyrek kala, siyasal atmosferi haylice meşgul eden bir sosyalizm “gerçekliği” ile karşı karşıya olduğumuzu “kabul” etmek durumundayız. Mademki gelecek toplum projesine soyunan “üstatlarımız”, sosyalizmi muzaffer kılmak için aday olmuşlar, –yazımızın ilerleyen bölümlerinde adaylık hikâyesini ‘okuma’ keyfine erişeceğiz- o halde “dostluk” sınırları içerisinde fikirlerimizi paylaşmak boynumuzun borcudur. 2010 Mayıs ayı ile birlikte, düzen “solu” CHP’de saray darbesiyle iktidar değişikliğinin gerçekleştiğini hepimiz bilmekteyiz. Yaklaşık bir yıllık “yeni” düzenlemesi ile birlikte, Kemal Kılıçdaroğlu suni rüzgârının estirildiği ve günümüze kadar bazı tartışmalara vesile olduğu ortadadır. Sayfalarımızda özel olarak Kılıçdaroğlu ve Anti-AKP’ci cenaha ilişkin fikirlerimizi paylaşmıştık. Ama ne yazık ki, gelinen aşamada, Anti-AKP’ci siyaset üzerinden yürüyen münakaşalar, Kılıçdaroğlu’nun “korku imparatorluğunu” yıkmasıyla birlikte “sol” salsa heyecanı doruğa tırmandırmış, geçmişte devrimcilerin saflarında “yer” alan kimi şahsiyetlerin, karşı devrimci tarafa iltihak etmesine müsait bir ortam sunmuştur. Bu yazı ile birlikte yapmak istediğimiz, toplumun sağcılaştırıldığı realitesine karşı sözüm ona sol ivmelenmenin gerçekleşebilmesi için, burjuva-feodal üretim ilişkilerinin “soldan” yorumcusu CHP’de kendisini bulan “sosyalist” siyasetçilerimizin üzerinden yükseldikleri sınıfsal niteliklerini ifşa etmeye çalışacağız. Kutup Yıldızı mı dediniz! Bilinir ki sınıf mücadelesinin seyri dalgalar halinde gelişmeler gösterir. Bu dalgaların en üst safhaya vurması ile birlikte, halk saflarında birliğin ve gerici sınıflara karşı kararlılığın arttığı gözlemlenir. Ama sınıf mücadelesinin durgunluk gösterdiği, görece gerilediği dönemlerde karamsarlığın ve umutsuzluğun kol gezdiği de bilinen bir gerçekliktir. Stalin yoldaş bu durumu, “1905 devrimi yenilgisinden sonra herkes kendi meclislerine döndü” diyerek özetler. Gelinen aşamada bölgecilik, hısımcılık, yörecilik, adamcılık gibi bilumum mahalle tarzı sivil toplumcu aydınlanmanın revaçta olduğu açıkça söylenebilir. Toplumun radikal dönüşümü için mücadele vermiş yüzlerce, binlerce insanın, 12 Eylül yenilgisi sonrasında, tüm kırılganlıklarıyla birlikte, bu tür örgütlenmelerde yer aldığı yadsınamaz bir gerçekliktir. Söz konusu olan, kitlelerin kendi hak talepleri çerçevesinde harekete geçtiği yerel inisiyatiflerin eleştirisi değildir. Halk kitlelerinin kendi sıkıntıları etrafında örgütlendikleri kurumlara ilişkin farklı düşüncelerimiz olmakla birlikte, esas tartışma konusu yaptığımız mesele bu değildir. Sosyalizm idealinden, yöre dernekçiliğine kadar kendisini sınırlayan insanlar toplamının, son tahlilde ulaştıkları “yeni” sentezlemenin, neyi ne kadar kurtaracağı sorununu irdelemektir. Halk arasında kullanılan bir deyim vardır: “At izi ile it izinin karışması”. İki iz bir birinden temel olarak çok farklılık teşkil etmesine rağmen karışabilir mi? Eğer bulanık bakarsak karışır! Siyaset de böyledir. Teorik anlamda bilimsellik, politik anlamda netliği şart koşar. Bu iki yöntem bilime sahip olmadığımız takdirde, dost-düşman ayrımı silikleşir. Bu da, varılacak olan güzel yarınlara gitmenin önünde engel teşkil edebilir. Mao bu konuda bize şunları söylemektedir: “Düşmanlarımız kimlerdir? Dostlarımız kimlerdir? Bu devrimin en önemli sorunlarından biridir… Devrimi kesin olarak başarıya ulaştırabilmek ve kitleleri yanlış yola sokmaktan kaçınabilmek için, gerçek düşmanlarımıza saldırmak üzere, gerçek dostlarımızla birleşmeye dikkat etmeliyiz”.[2] Görüldüğü gibi, dost-düşman ayrımının iyi yapılması, Demokratik Halk Devrimi’nin temel meselelerindendir. Halk kitleleri nezdinde kafa karışıklığına vesile olan, “skandal” gelişme sonrasında, adından başka hiçbir şeyi halkçı olmayan CHP’nin, eskiden devrimci gelenekte bulunan bireyleri bir bir aday göstermesiyle “sol” janjanlama eylemine girişti. Aday adaylık curcunasında yaşanan itiş-kakışta, İbrahim Kaypakkaya’nın kardeşinden Hilmi Yarayıcı’ya, Yılmaz Güney’in kardeşi Yaşar Pütün’den Emre Saltık’a kadar birçok “solcunun” telaşına tanık olundu. Ama tüm bu “sürprizlerin” içerisinde en fazla keşmekeşliğe neden olan isim, Dersim halkının yakından tanıdığı Hüseyin Aygün’dür. Şüphesiz ki Hüseyin Aygün geçmişinde devrimcilerin yanında yer almış, onların mücadelesini desteklemiş birisidir. Ama Aygün’ü CHP gibi gerici faşist bir partiye sürükleyen sadece tarihin akışı değil, aynı zamanda Aygün’ü var eden ilerici-devrimci fikirlerin ne derecede ilerici ve devrimci olduğu ile ilintilidir de. Zira kendisine Kılıçdaroğlu gericiliğinin yanında kürsü açan bir zihniyetin gökten vahiy yoluyla gelmeyeceği kesindir. O’nu Kılıçdaroğlu’nun “saygınlığına” hayran eden, yine kendi düşün dünyasının nesnel koşullarıdır. “Seçimlerin” getirisi olarak değerlendirilebilir belki! Sayın Aygün öyle bir heyecan içerisindedir ki, kendi resmi internet sitesinden yaptığı açıklamada, CHP’ye ilişkin, “Sola özgü tüm değerlerin de ilham kaynağı olan eşitlik ve özgürlük ilkeleri, bu çıkışın Kutup Yıldızı’nı oluşturuyordu”[3] beyanında bulunmakta. Korkular diyarının tek gözlü canavarı AKP’ye karşı ‘sanki ilelebet sürecekmiş gibi takdim edilen bu siyasal atalet sürecine dur diyen önemli bir çıkış’[4] “direncinde” bulunan sosyal demokrasinin Kutup Yıldızı olarak takdim edilmesi küçümsenemez bir iddiaydı. Ama Sayın Aygün’ün bu iddiayı nasıl argümante ettiğini açıklamaları esnasında göremedik. CHP diyeceksin, Kutup Yıldızı diyeceksin, eşitlik ve özgürlük ilkeleri diyeceksin ama daha da ötesine gidip tüm bunları nasıl bir zemin üzerinden bina ettiğine dair bir tek kelime dahi etmeyeceksin. İddia inandırıcılığını korumaz! Ama hala bir iddia olarak kalır. Biz de bu iddiaya yanıt olmak istedik. Es kaza, sosyal demokrasi “sosyalizme” göz kırpıyorsa, ÖDP ve TKP gibi topuk selamı çakmanın yerinde olacağını düşündük. Yazımızın sorunsalı gereği detaylı bir anlatım yapmamakla birlikte, sosyal demokrasinin sınıf niteliğinin ne olduğunu anlamadan, ona atfedilen Kutup Yıldızı belirlemesinin pespayeliği aktarılamazdı. Kısa da olsa giriş babında sosyal demokrasinin teşhiri önemlidir. Genel olarak sosyal demokrasi mücadelesi, işçi sınıfı mücadelesinin gelişimi ile birlikte ortaya çıkmıştır. Komünistler ligasında, komünist topluma ilerleyebilmek için her bir halkanın kendi özgünlüğünü görerek, yine kendi burjuvazisinin defterini dürebilmek için ara programların ihtiyacı olarak, burjuvazinin “demokrasi” yalanına karşı, sosyalizmin demokrasisini ön plana çıkararak sosyal demokrasi nitelendirilmesi yapılmaktaydı. Dönemin bilinci açısından sosyal demokrat partiler, 1900’lü yılların başlarında dünyayı sarmalamakta olan komünizm heyulasına nüfuz alanları açıyor, 2. Enternasyonal öncülüğünde, proletaryanın nihai davasını savunuyordu. Bu durumdan rahatsız olan Bernstein, “sosyal demokrasi bir toplumsal devrim partisi olmaktan çıkıp, toplumsal reformların partisi olmalıdır” diyordu. Başını Kautsky’nin çektiği 2. Enternasyonal, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı ön günlerinde, sosyal demokrat partileri birer reform partileri halini alıyor, emperyalist savaşın patlak vermesiyle birlikte, nasyonal sosyalizm safsataları altında, savaş kabinelerini destekleyerek, emperyal hegomanyanın sömürgeci yayılmacılığına asker yetiştiriyordu. Proletaryanın görevleri yerine “anavatan savunması” altında, ultra emperyalizm ve üretici güçler teorisine sarılarak, milyonlarca üyelik sosyal demokrat partiler, burjuvazinin asker mangaları haline dönüşüyordu. Tam da bu noktada, Lenin, artık karşı devrime iltihak etmiş sosyal demokrasinin gerçek yüzünü teşhir ediyor ve Komüntern’in temellerini oluşturuyordu. Lenin’e göre sosyal demokrasi artık giyilmemesi gereken kirlenmiş bir gömlekti. Komünizm merkezli sosyalizm mücadelesine zerre kadar faydası olamazdı. Bundan dolayı, bu elbiseyi atıp yerine yenisi giymek yani komünizm mücadelesine gidenlerin bugünden buna hazırlık yapmaları için komünist partilerini kurması elzemdi. 2. Enternasyonal, sosyal demokrat partilerinin büyük bir çoğunluğu bu tartışmaların yaşandığı dönemde emperyalist burjuvazinin yanında yer almıştır. Kafası karışık olanlar, hala reform mücadelesi yürüten bazı sosyal demokrat partiler ise 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında, tamamen burjuva hükümetlerin himayesine girmiştir. Gelinen aşamada, sosyal demokrat partilerin merkezi olan “Sosyalist” Enternasyonale, birebir emperyalist burjuvazi hüküm etmektedir. “Sosyalist” Enternasyonal içerisinde en fazla ağırlığı olan Fransa Sosyalist Partisi, Fransız emperyalizminin en ileri temsilcilerinden olup, Fransa’nın 29 ülkedeki (bu 29 ülke bizzat Fransa’nın sömürgesidir) askeri üssünü yeterli bulmamakta, “demokrasi” için daha da ilerletilmesini savunmaktadır. Yine Libya saldırısında, Sarkosy’yi, ‘saldırı için çok geç kaldın’ diye parlamentoda en fazla eleştiren parti “Sosyalist” Parti’dir! Genel olarak sosyal demokrasinin tarihsel gelişimine kabaca değindikten sonra şunu söyleyebiliriz: Sosyal demokrasi, yaşadığımız toplumda, özel mülkiyete dayalı üretim ilişkilerinin, “sol”dan yorumlanışıdır. O, gerçek manada üretim araçlarının toplumsallaştırılması ve sınıfsız bir topluma ilerlemek üzere mücadele eden ilerici bir güç değil, tam aksine mevcut gerici sistemin devamlılığına biçilen “sol” versiyonlu bir maskedir. Burjuvazinin güçlü olduğu ve halk kitlelerini daha iyi yönetebildiği coğrafyalarda (kısacası burjuva demokrasisinin hüküm sürdüğü coğrafyalarda) izlediği siyaset, “sosyal” devlet sloganları ve “reform” talepleri iken, burjuvazinin görece zayıf olduğu ve feodal sınıf ile iç içe girdiği ülkelerde (kısacası faşist iktidarların olduğu ülkelerde) gerici devletin tüm temel unsurlarını en ırkçı en faşizan biçimde savunur. Sosyal demokrasinin her bir halkadaki niteliği aynı ama görevleri farklıdır. Tekrar edecek olursak, aynı özden beslenir; burjuva üretim ilişkilerinin temellükü! Türkiye-Kuzey Kürdistan’da ise, sosyal demokrasi, devrimci-komünist muhalefetin yükselmesi sonrasında, faşist Kemalist diktatörlüğün kurucu unsuru olan CHP’ye sonradan giydirilen pejmürde bir kaftandır. Bu vesileyle yapılmak istenilen, halkın ilerici taleplerini, dönem dönem “reform” taleplerini dillendirerek kendi bağrında toplama kararlılığıdır. Ama tüm bu sözde “reform” –ki özde de reform olsa niteliği değişmez- dillendirmelerine rağmen, gerici faşist düzenin yani burjuva-feodal sınıfların temsilcisidir. “Kutup Yıldızı” tartışmasına geri dönecek olursak, Hüseyin Aygün’ün iddiası, “sola” dair tüm “umutların”, Kılıçdaroğlu ile yeşerebileceğidir. Bunun kanıtı ise Kılıçdaroğlu’nun Dersimli olmasıdır. Aygün’e göre, vesayete ve ümmetçi gericiliğe karşı yalnız olmamamızın adresidir CHP! Ama Aygün, CHP’nin sınıfsal niteliğini sorgulamamaktadır. Onun hangi sınıfların temsilcisi olduğunu söylememektedir. Yine adı geçen vesayet sisteminin nasıl hüküm sürdüğünü bilmemekteyiz. Mademki bir vesayet sistemi var ve bu vesayete karşı en büyük “darbeleri” AKP vuruyor, ve yine mademki bu vesayet sistemini CHP de istemiyor, nasıl oluyor da bu vesayet devam edebiliyor? Bizim bilmediğimiz başka sınıflar mı var? Yoksa bu vesayet sınıflar üstü bir şey mi?
Aygün, bu soruların cevabını biliyor. Ama bizde O’ndan cevap alamayacağımızı biliyoruz. Zira Aygün’ün derdi, gerçekten de vesayete karşı çıkmak, ümmetçi saltanatı kırmak ve halkı iktidarlaştırmak olsaydı, tüm bu saydığı sonuçları var eden sınıflarla uğraşması gerekirdi. Halka dair “siyasal seçeneklerimizin tek bir şıkka indirgendiği anda”[5] beyanında bulunan “sosyalist” üstadımız, kitlelerin bilinç sıçramasını, reformlara binaen CHP’nin ‘AKP’den çok daha tutarlı bir biçimde savunan bir parti olduğunu’[6] temellendirerek yapıyor. Ehveni şer içerisinde “sosyalizm” yürüyüşü! Sayın Aygün’de kabul edecektir ki, biz sosyalizmi böyle öğrenmedik. Tekçiliğe karşı çıkma babında, ezen sınıfların başka bir temsilcisinin seçenek olarak önümüze sürülmesini asla kabullenmeyiz. Varsın Hüseyin Aygün kitlelerin bilinçlerini böyle daha fazla ilerleyeceğini düşüne dursun. Biz Marksist-Leninist-Maoist yoldan, sınıf mücadelesi yoluyla kitlelerin bilinçlerini demokratik halk devrimine sarılarak ilerletmeye devam edeceğiz. “Bilinç, her şeyden önce, yalnızca en yakın duyumsal çevrenin bilincidir ve biçimlenmekte olan bireyin, kendisi dışında yer alan öteki şeyler ve öteki kişiler ile olan sınırlı bağlantısının bilincidir”[7]. O halde kitleleri kuşatan üretim ilişkilerine ilişkin radikal kopuş mücadelesi yürütmeden yani gerici duyumsal çevrenin sınırlılıklarından çıkmadan ilerletilecek olan bilinç, ezilen sınıfları yeniden bu düzene yedekleyecektir. Hüseyin Aygün’ün halk kitlelerine sunduğu Kutup Yıldızı, tarih karşısında tüm varlık nedenini yitirmiş gerici burjuva-feodal sınıfların sönmüş fenerinden başka bir şey değildir.
Tarih çarpıtıcılığı bir vebadır! Sayın Aygün CHP’ye girer girmez, ayağının tozuyla tarihi inkârla işe koyuldu. Hüseyin Aygün’ün çalışmaları arasında Dersim Tertelesi olduğunu tüm ilerici kamuoyu bilir. Dersim halkı tarafından Hüseyin Aygün’ün tanınmışlığı da zaten buradan gelir; 94 köy boşaltmalarına karşı duruşu ve Dersim Tertelesi’nin resmi olarak tanınması talepleriyle. Ama öyle görülüyor ki Hüseyin Aygün Dersim’e karşı tarihsel haksızlığın sadece bir özür ile ortadan kalkabileceği derekesine kadar düşmüştür. Radikal Gazetesi’nden İsmail Saymaz ile röportajında “Dersim’e dönersek, bu katliamdan CHP’nin payına ne düşer?” sorusuna Aygün şöyle cevap vermektedir: ”Özür düşer tabii. Şunu vurgulamalıyız: O zamanki CHP, Kılıçdaroğlu CHP’si değil. O günahların tümünü CHP’ye mal etmek yanlış”[8]. Sizce, uzun yıllar bu konuda araştırma yapmış birisi nasıl olur da, araştırmalarını sadece bir özre vardırabilmiştir. Asıl soru şu: Hangi tarihsel sürecin ürünü olarak, baş faşist Mustafa Kemal ve onun önderliğindeki CHP, Dersim’i “ıslah” etmek için katliamda bulunmuştur? Eğer bu soruya cevap verecek olursak, bir ya da birden fazla özrün yeterli olup olmayacağı cevabına ulaşmış oluruz. Kökleri Osmanlı’ya dayanan asimilasyoncu, Türk islam sentezcisi TC, yine Osmanlı’dan devraldığı bu bayrağı, komprador bürokrat burjuvazi ve toprak ağaları sınıflarının iktidarını tesis etmek için, başından aşağıya faşist bir devlet mekanizması oluşturdular. Faşist devlet aygıtının yegâne gayesi, emperyalizme biat siyaseti ışığında, Türk hâkim sınıflarının Türkiye-Kuzey Kürdistan sınırları içerisinde derinlemesine nüfuz edebilmesiydi. Çok uluslu bir ülke gerçekliğinin bilincinde olan gerici sınıflar, Kürt ulusunun inkârı üzerinde stratejik bir imha politikası güderek, sınıf emellerini muktedir kılmak istiyorlardı. O yüzden bu siyasete tabi olmayan, ayak diretecek olan yerel otoritelerin tasfiyesi kaçınılmazdı. Herkes tarafından da iyi bilinir ki, Kürt ve Alevi olmasından dolayı Dersim, Osmanlı zamanında da her beş yılda bir düzenlenen askeri operasyonlarla gündeme gelmiştir. Lakin Osmanlı gericiliğinden daha iyi koordineli olan, büyük bir Ermeni soykırımı ile tecrübe edinmiş ittihatçı gelenekten gelen Mustafa Kemal, kendine hasım gördüklerini parçalama, yalnızlaştırma ve teker teker eleme yolunu izlemiştir. Kuzey Kürdistan’daki birçok isyanı, “feodalizmin” tasfiyesi altında hunharca ezmiştir. Dersim Katliamı da bunlardan bir tanesidir. Görüldüğü gibi, Dersim Tertelesi kazara olan bir sonucun ürünü olarak değil, hâkim sınıfların iktidarlarını derinlemesine nüfuz edebilmesi için gerçekleşmiştir. O halde tartışmayı basit bir özür üzerinden sürdürmek, mevcut Türkiye-Kuzey Kürdistan realitesini reddetmektir. Çok uluslu bir coğrafyada, ezilen ulus ile ezen ulus arasında ki çelişkiler “hata yaptık, unutalım gitsin” önermesiyle çözülmez. Bu sadece ezen ulus hâkim sınıflarının, yeni tipte milli zulmüne yedeklenmek olur. Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nı kayıtsız şartsız savunmaksızın, her ulusa eşit hak temelinde yaklaşmaksızın, yine her bir ulusun ve milliyetin yerel meclislerden merkezi meclise kadar bölgesel özerklikler gerçekleştirmeksizin atılacak her adım, ezen ulus burjuvazisinin yararına olacaktır. Geçer akçe olarak önümüze koyulan “özür” isterse günde bin defa tekrarlansın, ezilen ulus, milliyet ve azınlıkların gönlünü okşamanın ötesine gitmez-gidemez! Hüseyin Aygün, mülakatı esnasında bir başka çarpıtıcılığa düşmektedir. “Günahların tümünü CHP’ye mal etmemek gerekir” diyerek, esasta bu tartışmadan CHP’nin çıkmasını istemektedir. Bu dolaylı olarak “iyi de arkadaşlar niye CHP’yi tartışıyoruz. Biz korku duvarını yıktık. Başkanımızda Dersimli! Hem kimin günahı yok ki?” demektedir. Bir nevi, ‘ortada kuyu var yandan geç’ tekerlemesi. Hâkim sınıfların geçmişteki tek temsilcisi olan CHP’yi, gerici sınıflar şahsında tartışmayacağız da neyi tartışacağız! Gerici sınıfların iktidar tesisi için, tek partili dönemin mutlaklığı gayet iyi bilinir. O yüzden gerici sınıfları ve onların resmi temsilcisi CHP’yi tartışmaksızın, Dersim Tertelesi tartışılamaz! CHP’de kümelenen ve hala üretim araçlarının önemli kısmına sahip olan sınıflar deşifre edilmeden, Dersim Tertelesi’nin gerçek yüzü deşifre edilemez. Tarihi çarpıtmak bir veba gibi bulaşıcıdır. Gerici sınıflarla bu kulvarda yarışanların, vebadan payına düşeni almaması düşünülemez. Ki Hüseyin Aygün’ün hazin sonu da budur! Burjuva güllerle çevrili “sosyalizm” bahçesi Sonuca varmadan önce, kısa da olsa, “sosyalist” üstadımızın, zerresine kadar gerici olan sosyal demokrat bir partide nasıl “sosyalizmin” sesi olacağına değinmek istedik. Hüseyin Aygün nerede durduğuna bakmaksızın, İsmail Saymaz’ın ‘CHP’de hangi çizgiyi temsil edeceksiniz?’ sorusuna şöyle cevap veriyor; ‘Emeğe yönelen, çocuk bütçesi yapan, anadilde öğrenimi programına koyan, Dersim arşivlerinin açılmasını isteyen, sosyalistlerin taleplerini savunan bir CHP’[9]. Sayın Aygün, CHP içerisinde “sosyalistlerin” taleplerini savunacakmış. Üstelik bunun garantörü de Kılıçdaroğlu! Çünkü Kılıçdaroğlu YSK’ya başvuruya bir gün kala kendisini arayarak, ‘muhalif fikirleriyle CHP’ye gelebileceğini’ söylüyor. Bu durum Aygün’ün çok hoşuna gidiyor ve yıldırım bir karar ile birlikte CHP’ye katılma kararı alıyor. Mülakatı esnasında anlattığı bu sahne ne kadar doğru bilmiyoruz. Ama doğru olduğunu var sayarsak dahi, Aygün’e bir gün içerisinde karar almasına vesile olan, Kılıçdaroğlu’nun telefonla araması değildir. Esas etmen, yazımızın giriş bölümünde de vurguladığımız gibi, Aygün’ün, sol cenahtayken dahi, mukaddes sosyalizm projesine biçtiği rolle ilintilidir. Bizimkisi gibi yarı-sömürge yarı-feodal çok uluslu ülkelerde, birden fazla çelişki vardır. Geniş halk yığınları sadece emeğin gaspına göre sömürü ve baskı görmezler. Aynı zamanda ezilen ulus, milliyet ve inanç gruplarına mensup oldukları için –ki bazı dönemler ezilen ulus-milliyet ya da inanç çelişkisi ön plana çıkmaktadır- de sömürü ve baskıya tabi olurlar. Bu çelişkiler halk kitlelerini gerici sisteme karşı öfkelendirmekte ve devrimci duruma objektif katkı sunmakla birlikte, iyi ele alınmadığı takdirde, en kızıl sosyalisti dahi burjuva temsilcisine dönüştürebilir. Devamlı baskı altında kalan, baskı zincirlerinin gevşemesi için can atan küçük burjuva “sosyalizmi”, arı adalet ve hak talepleriyle, ezilen sınıfların çıkarlarını reformlar derekesine düşürerek, bir gelecek toplum tasavvurunda bulunurlar. Kimi küçük burjuva devrimci grupların dolaysız olarak burjuva demokrasisine, yaşadığımız 150 yıllık tecrübeye rağmen tamah etmesinin kökleri, işte buradan gelmektedir. Üretim ilişkilerinin gelişmişliğinin “demokrasinin” gelişmişliği ile eş değer tutulması ve uygar Avrupa masalların yılmaz tekrarıyla, burjuva güllerden “sosyalizm” bahçesi düzenlemesi... Yukarıda özetlediğimiz tablodan ne yazık ki, radikal sosyal kurtuluş mücadelesi veren devrimci yapılarda nasibini almaktadır. Tüm bu teorik keşmekeşliğin ortasında, Hüseyin Aygün gibi, düşün dünyasını sadece bulunduğu alanla sınırlı tutan ve burası üzerinden bir gelecek düşleyen birisini sarıp sarmalamamasını bekleyemeyiz. Lenin, Ne Yapmalı eserinde bunu şöyle açıklamaktadır: “Bu baskı toplumun çeşitli sınıflarını etkilediğine göre, kendisini yaşamın ve eylemin en çeşitli alanlarında –meslek, kamu, özel, aile, din, bilim vb, vb, alanlarında- ortaya koyduğuna göre otokrasinin siyasal teşhirini bütün yönleriyle örgütlemeye girişmeyecek olursak, işçilerin siyasal bilincini geliştirme görevimizi yerine getiremeyeceğiz besbelli değil midir?”[10]. Hayatın tüm akışını, bulunduğu andaki çelişkilerle sınırlandıran, mahalle “sosyalizmini” geçmeyen talepler –ki taleplerin bir kısmı Demokratik Halk Cumhuriyeti Programı’nda mevcut olan haklı taleplerdir- sistemle köklü kopuş içerisine girmediği takdirde, kendisine sisteme yedeklemekten alı koyamaz. Velhasıl, Hüseyin Aygün şahsında yaşananlar bundan ibarettir. Sonuca Varırken Hâkim sınıflar, ülkenin reorganize sürecinde, “seçimler” adı altında büyük bir tasfiyeci siyaset izlemektedirler. Hem askeri operasyonlarla Kürt devrimci dinamiklerini fiilen ezmenin peşine düşerken, KCK operasyonlarıyla ise yüzlerce siyasetçiyi tutuklamışlardır. Ezilen sınıfların önüne “seçim” olarak koyulan gerici sistem partileri, kitlelerin gönlünü tekrardan kazanabilme umuduyla birden fazla oyuna başvurmaktalar. AKP, “açılımlar” fatihi olarak oy peşine düşerken, CHP, halk kitleleri üzerinde önemli etkisi olan devrimcilerin etkisini kullanarak bunu yapmak istemektedir. Ergenekon sanıklarından, başörtülü kadın adaylara kadar tüm “dinamikleri” bağrında toplayan CHP bununla da yetinmeyerek, genel kurullarında ve mitinglerinde devrimci önderlerin posterleri asarak, devrimci önderler üzerinde, oy toplama yarışına girmişlerdir. Genel tablo bundan ibaretken, Dersim’de izlenen siyaset tamamen özeldir. Komünist-devrimci ve yurtsever hareketin yoğun olduğu bu coğrafyada, AKP eli ile açılan üniversite sonrasında cemaatçi örgütlenmelerin faaliyetleri yoğunlaşırken, CHP ise atak olarak, devrimci değerlere ikonalaştırıp, halkın geri duygularına hitap ederek saha yaratmaya çalışmaktadır. CHP, yine özel olarak, geçmişte sosyalist hareket saflarında bulunan kişileri bünyesinde toplayıp, gerici yüzünü “sosyalizm” maskesiyle gizlemeye çalışmaktadır. Daha 2010 Mayıs’ında KAYPAKKAYA anmalarına katılarak, ‘sistemin gerçek yüzünü İbrahimlerden öğrendik’ diyen Aygünler, bugün sistemin en köklü gerici partilerinin özel savaş yöneliminin adaylığını yapmaktadır. Evet, sistem CHP üzerinden, devrimci-komünist hareketin değerlerini silikleştirerek, özel bir savaş gerçekleştirmektedir. Geçmişte aramızda olanları bağrında toplayarak, “sosyalizme” muhalefet sınırları çizmek istemektedir. Radikal toplumsal dönüşüm mücadelesi veren Yeni Demokrasi güçleri, Dersim özgülünde, devrimci dinamiğimizi hedef alan gerici saldırıları teşhir etmekte, refleks göstermekte ve karşı koyuş sergilemektir. Hüseyin Aygün’ü dünü ile değerlendiren ve ona dünü üzerinden anlam yükleyen her türlü anlayışlara ortam sunulmamalıdır. Bu anlayış sahipleri ile uzlaşma, gerici sınıfların tasfiyecilik bağlamında bize yönelik gerçekleştirmek istedikleri özel savaş saldırılarına ortam sunmak olur. Kişileri geçmişiyle sınamak değil, bulundukları yerle değerlendirmek doğru olanıdır. Hüseyin Aygün, gelinen aşamada, ezilen sınıflara başkaldırıyı değil, gerici sisteme yedeklenmeyi emretmektedir. Feuerbach’ın da söylediği gibi; ‘kim köleyi köleciliğe karşı isyan için harekete geçirmek yerine teselli ediyorsa, o kölecileri destekliyordur’. Sınıf işbirlikçilerini teşhir etmek, Dersim alanımızdaki devrimci boykot taktiğinin özgün siyasetidir. Sorunun kendisi basit bir eleştiri değildir. ‘Tarihin, dinin, felsefenin, bütün öteki teorilerin devindirici gücü, eleştiri değil, devrimdir’[11] Dersim’de izlediğimiz özgün siyasetimiz de devrimcidir!
[1] William Shakspeare [2] Mao Zedung/Seçme Eserler/ Kaynak Yay./sf 39 [3] Hüseyin Aygün/Dersim Halkına ve İlerici Kamuoyuna adlı açıklamasından [4] Hüseyin Aygün/Dersim Halkına ve İlerici Kamuoyuna adlı açıklamasından [5] Hüseyin Aygün/Dersim Halkına ve İlerici Kamuoyuna adlı açıklamasından [6] Hüseyin Aygün/Dersim Halkına ve İlerici Kamuoyuna adlı açıklamasından [7] Karl Marks&Friedrich Engels/Alman İdeolojisi/ Sol Yayınları/ sf 55 [8] İsmail Saymaz/Radikal Gazetesi/24 Mayıs 2011 [9] İsmail Saymaz/Radikal Gazetesi/24 Mayıs 2011 [10] V. İ. Lenin/Ne Yapmalı/Direniş Yayınları/sf 75 [11] Karl Marks&Friedrich Engels/Alman İdeolojisi/ Sol Yayınları/sf 68
|