|
Devrimler ne soyut bir anlatım kavramıdır ve ne de geçmişe olan tepkilerin toplamındaki çığlık sesleridir. Devrimler geçmişin olumsuzlukları üzerinde yükselen; siyasal, sosyal ve sınıfsal nitelikleriyle donanmış anti-kapitalist dönüşümün halk iradesindeki bilinçli yansıması demektir.
Devrimler; ne kendiliğinden gelişip yaygınlaşan belli bir dönüşümün toplumsal hareketidir ne de bugün batı müttefiklerinin Arap baharı için model olarak sıkca üzerinde durdukları ısmarlama bir değişimin adıdır. Devrim; bir önceki yönetimin tersyüz edilip, halkın genel çıkarlarını temel alan yeni bir yönetim biçimi olma doğrultusunda yaşama umudu demektir. Devrime giden bu yolda, halkın bilinçli tercih algılaması belirleyicidir ve de devamlı öne çıkan yeni (devrimci ve ilerici) bir gelecek perspektifi vardır. İşte bu anlayıştaki gelecek beklentisi sosyal, siyasal ve toplumsal dönüşümün gerçek adı demektir. Arzu edilen bu yeni yaşam tarzı, geçmiş ile antogonist (uzlaşmaz) bir ilişkiyi yaşar ve bu çelişkiyi ısrarla bağrında taşımaktadır, aksi halde halkın ‘geçmişe’ olan tepkisinin ‘yeniye’ olması gereken güven desteğini sürekli kılmaz. Toplumsal devrimler sınıfsal ve sosyal bir temele dayanır, devrim denilen değişim ve dönüşüm ilerici bir öz taşır. İşte bu noktada, Arap baharını düşünürken ve gelişmeleri izlerken, yukarıda bahsedilen açık tercihli gelecek perspektifini göremiyoruz. Tunus, Mısır, Libya, Yemen, ve Suriye’de ki gelişmelere parelel; yer yer iktidarların alaşağı edilmesine rağmen, geleceğin devlet profilini verebilecek, sınıfsal temeli olan bir iktidar hedef görünmüyor. Onlar geçmişe olan tepkilerini dile getirirken; sırtını cami duvarlarına dayayarak cuma-namazlarında tekbir-getirirken, Libya genelinde de, ‘Sarkozy’ ve ’İngiltere’ gibi söylemlerle Arap baharı’nı sembolize eden yansımalar ağırlıklıdır.
Görünen o ki; yaşanan ayaklanmalar ışığında dile getirilen genel talepler, eski binaya yeni bir sıva çekme çabası yansıtılmaktadır. Nasıl bir değişim adına, sosyal dönüşümü yansıtan bir önderliğin iktidar özlemi yoktur. Nasıl bir devrim? Veya ne yapılmalı? soruları günlük olarak Arap baharı ile atbaşı yürüdüğünü görüyoruz. Arap baharı ekseninde ayaklanmaların yaşandığı bütün ülkeler, şu veya bu şekilde hep teokratik düzenin olduğu veya etkisindeki ülkelerdir. Seçme ve seçilme hakkından yoksun, teokrasinin kılıç salladığı ulemanın (dini kuralların) iznindeki bir yaşam biçimi. Din merkezli; yaşam ve var olma hakkı, İslam dininin toplum ‘üstü kutsal’lığına endeksli insan tanımlaması olmuştur. Böyle bir yönetime uygun, o ülkelerin ‘vatandaş’ tanımlaması kaçınılmaz olacaktır. Yeni iktidara ilişkin umutlar; maalesef halen ‘cuma namazlarında verilen vaazlarla’ (dini öğütler) iktidar olma özlemi besleniyor. Bireylerin din ve inanç özgürlüğüne karşı olma bağlamında bir saptamada bulunmuyoruz. Ancak; devrimci ve ilerici nitelikteki toplumsal dönüşümler, sosyal devrimlerin adım adım bir dönüşümü yansıttığı ölçüde ‘devrim’ sözcüğünün kullanılması önem arz eder… Sosyal devrimlerle kendini yöneten, yönlendiren ve aşma çabasında olan toplumlar, ilerici olurlar. Oysa günün 24 saati dinin etkisini hiseden ve zorunluluğunu yaşayan, ölüm ile yaşam arasındaki yolların kapı bekçiliğinin yapıldığı anlayışlar, en fazla olsa olsa geçmişin yeni temsilcileri olmaktan öteye gidemezler. 21. yüzyılda din merkezli bütün toplumsal yönetimler, hareketler veya oluşumların, aydın ve ilericilik yönü tali plana itilmiş, uzun vadede sosyal ve ilericiliğe yabancı kalmaları olmuştur. (Örneğin; ‘70’li yıllardan sonra güçlü konumda olan, Ortadoğu coğrafyasındaki ‘Arap sosyalizmi’ hareketinin nasıl adım adım bugünkü gerici, teokrat lider konumuna dönüştüğünü görmek önemlidir). Devrim soyut bir kavram değil Teokrasinin devamlılığı; salt dini değer ve kutsallığın olmazsa olmazı olarak toplumu tek başına belirlemedi vede belirlemiyor, çünkü onun gücü 40 veya 50 yıllara yayılan sömürü ve toplumu baskı altında dizayn etmesine yetmez. Sömürü ve adaletsizliğin temelinde ekonomik ve siyasal baskının varlığı söz konusudur. Bu baskı kimi ülkelerde askeri darbelerle faşist yönetim uygulanırken, kimi ülkelerde de teokratik düzen din zırhına sığınarak aynı faşizan uygulamalarla toplumu yönetmiştir. Bu noktada; uluslararası destek hep kaçınılmaz olmuştur, bunun adı ise uluslararası sermayedir ve onun müdahale gücüdür. Arap baharı’nın çıkış nedeni, anlatmaya çalıştığımız kapitalizmi temsil eden uluslararası sermayenin sömürü, böl ve yönet politikası olmuştur. Maalesef, bu ayaklanmaların talep ve nasıl bir gelecek noktasındaki değişim ve dönüşümlerin beklentisinde açık bir tercih göremiyoruz. Devrimler ne soyut bir anlatım kavramıdır ne de geçmişe olan tepkilerin toplamındaki çığlık sesleridir. Devrimler geçmişin olumsuzlukları üzerinde yükselen; siyasal, sosyal ve sınıfsal nitelikleriyle donanmış anti-kapitalist dönüşümün halk iradesindeki bilinçli yansıması demektir. Ortadoğu, ‘50’li yıllardan sonra Amerika Dış Politikası’nın açıktan köşe taşları konumundır ve de önemini arz etmektedir - o bu bölgede etkisini kaybetmemek için bütün olanak ve yöntemleri devreye koymaktan hiç çekinmemiştir. Zira, Ortadoğu’da aktif olan CIA uzmanlarından Paul R. Pillar son bir demecinde; Batı’ya sığınan Libya Dış İşler Bakanı Moussa Koussa’la 1999 yılından beri gizli görüşmelerde bulunduğunu belirtir. Bu görüşmelerin BOP (Büyük Ortadoğu Prorejesi) ve GOP (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) ilişkilerinin yeni dönemde ABD’nin Ortadoğu ilişkilerini temel aldığını itiraf eder (NRC, 09.04.2011 Holland). Gerçek şu ki, bu ülkeleri yıllardan beri destekleyenler Avrupa ve Amerika olmuştur. Bu ülkelerin banka ve de finans kaynakları bugüne dek petro-dolarla beslenerek bugünlere gelinmiştir. Günümüzde, bir yandan muhaliflere ‘yardım’ ve ‘desteklemek’ adına toplumdaki gerginliği büyütürken, diğer yandan da NATO savunma gücünü devreye sokan bu ülkeler Irak’ta ve Afganistan’da olduğu gibi onarılması yüz seneyi bulan ekolojik yıkım ve tahribatlara neden olmuştur. Batı ülkelerinin bugünkü ‘destek müdahalesi’, tıpkı; dilencinin köşe başında şans dağıtmasına benziyor. Batı, çıkarı gereği Arap ülkeleriyle olan ilişkisinin iki noktada sürdürülmesine hep önem vermiştir: Birincisi; kendi halkını sömürerek elde edilen milyarlarca doların Avrupa ve Amerika bankalarında kalmasına olağan üstü bir olanak sunmuştur. Avrupa adeta Arap sermayesinin bir banka limanı görevini görmektedir. İkincisi; demokrasinin beşiği, diğer bir ifadeyle annesi olarak ifade edilen Avrupa, teokrasi rejimlerini yıllarca beslemiş ve de korumuştur. Tüm bunlar yapılırken, insan hak ve özgürlüklerinin yok sayıldığı Arap ülkelerine açıkça çifte standart uygulamıştır. Bugünkü Batı müdahalesi ‘demokrasi’ veya ‘insan haklarını korumak’ adına lanse etse de, Avrupa bunu Avrupa’nın çıkarını anti-demokratik ve de teokratik rejimlerde bulabileceğinin milicien hareketle ikili ilişkilerde ısrarlı olmuştur. Zira, Fransa ve İngiltere’nin yangından mal kaçırırcasına Libya’ya yapılan ilk hava saldırılarındaki o panikli yarışı anımsamak yeterlidir. Pillar, Arap baharı coğrafyasından kaygı duyduklarını ve geçmiş müdahalelerinin bugünkü gelişmeleri önleyecek güçte olmamasından büyük üzüntü duyduklarını (age) söylemesi, ABD’nin (Batı’nın) bu bölgeye geçmişte ve de geleceğe dair vermiş olduğu önemi yansıtmaktadır.
|