|
Sait Çetinoğlu
Ağır suç mahalline dönüyordum. Kanlar temizlenmişti; cesetler kaldırılmıştı, fakat o dehşet anları beynime işlemişti bir kere. Her şey gözlerimde tekrar canlanıyordu. Amasya aynıydı, sadece insanlar değişmişlerdi. Ermeni ailelerinin evlerinde Türk aileler yaşıyordu
Kitabın devamında ‘tehcir’de yollarda başına gelenleri anlatır Margaret. Tabii bu arada Müslümanlaştırılmalara şahit olur, “tehcir”den kurtulmak için Müslümanlığa geçenler Müslüman erkeklerle evlendirilmektedir: Amasya’da kalmak için Müslüman olup Hıristiyanlığımdan asla vazgeçemezdim. Okul arkadaşlarımdan bazıları öyle yaptı. Türk oğlanlarıyla evlendiler; böylelikle ailelerinin evleri ve malları zarar görmedi. Fakat bir daha Ermeniceyi konuşmama veya Hıristiyan ibadetlerini yapmama sözü verdiler. Hayır, ben dinimden vazgeçemezdim. Onları gitmeye ikna ettim. Bilmediğim şey artık çok geç olduğuydu. Her gün şehrin bir başka kesimi boşaltılıyordu. Okul arkadaşım Ağavni bir Türkle evlenmişti… Yüzüne baktım. Gözleri buğuluydu, artık gülmüyordu… Gidiş hazırlıklarına başlanır bazı önlemler alınır: Büyükannem bej rengi yün ceketimin astarına birkaç altın ve mücevher dikti. Mücevherlerden kalanları, altın gerdanlıkları, yüzükleri, altın ve inci işli uzun kordonları demir bir kutuya yerleştirip avlunun bir köşesine gömdü. Gizli yeri yalnız Arşen ve ben biliyorduk. Büyükannem, birisi geri dönecekse, onun ben veya Arsen olacağından emindi. Haklı çıktı… Tehcir konvoyuna katılıp ölüm yolculuğuna gitme vakti gelmiştir. Ayrılmayı planladığımız sabah zaptiyeler kapımızı yumrukluyorlardı. Sesinde ordunun kazandırdığı yetki, güç ve dehşetin yansıdığı genç bir Osmanlı zabiti derhal ayrılmamız gerektiğini bağırıyordu. “Kalanlar vurulacaktır” diyordu. “Yallah, yallah.” “Bu kadar çabuk nasıl gideriz?” dedi, kelimeler arasında nefesini tutarak. “Hazırlanmamız gerek.” “Beni ilgilendirmez” dedi zabit. “Toplayabildiğinizi toplayın ve gidin.”… Kasabadan uzaklaşalı daha yarım saat olmuştu ki dağlardan bir grup Kürt sökün etti ve kervanın önündeki ilk gruba saldırdı… Askerler Kürtlerle birlikte bize saldırıyorlardı… Etrafımdaki insanlar çığlık çığlığa bağırıyorlardı. Kimileri kağnı tekerleklerinin altında eziliyor; kimilerinin çeşitli organlarından kan fışkırıyordu. Bir at hemen yanımdaki bir kadını ezdi ve kemiklerinin çatırdayışını duydum… İlk saldırıda ölmeyenler soyulup dövülüyorlardı. Ardından askerler kızları alıp götürdüler… Saldırı bitti, ortalık sessizleşti. Grubun kalanıyla yavaş yavaş tekrar yola koyulurlar. O sabah, üç saat yürümüştük ki askerler ağır ilerleyen kervana tekrar saldırdılar. Bu kez erzak ve kağnılarımızı aldılar. Kalabalığın içine yürüdük çünkü askerler açıkta kalan insanları kırbaçlıyor ve atlarının altında eziyorlardı… Bu şekilde üç gün üç gece yürüdük. Tek yediğimiz şey, büyükannemin cebindeki çörekti…Bizim grubumuz yaklaşık yüz kişiydi. Önümüzde biraz daha büyük bir grup vardı; arkamızdaki üçüncü grup da benzer kalabalıktaydı. Kimileri, gittiğimiz yerin Der-el-Zor çölündeki ölüm kampı olduğunu söylüyorlardı. Ölüm kampına varanların güçlüler olduğu söyleniyordu; çoğu yolda ölüyordu. Merak ediyordum, biz Der-el-Zor’a varacak mıydık yoksa ölenler arasında mı olacaktık. Ölüm konvoyunun durumu giderek daha kötüleşmektedir. Sıcak haziran günleriydi ve elimizdeki su da sıcaktan kurumuştu. Arabadan kurtardığım küçük su testisine yapışmıştım, fakat neredeyse boştu. Ertesi gece bir kuyunun yanında kamp kurduk. Askerler matara ve testilerini ağzına kadar doldurdular. İşleri bittiğinde, kalabalığa dönüp, “Su almaya çalışırken yakalananlar vurulacaktır” diye bağırdılar. Birbirimize yakın oturuyorduk, vücutlarımız değiyordu. Kuyunun yanına kimse gitmedi. Gece ilerlediğinde, kuyu tarafından gelen bir kadın çığlığı duyduk. Kimse kıpırdamadı. Sabah olunca Amasya’dan tanıdığımız genç bir gelinin cesedini gördük… Yol boyunca yol kenarında katledilen genç ve yaşlı erkeklerin çıplak cesetleriyle dolu çukurların yanlarından geçerler. Açlıktan yamyamlık baş gösterir. Arsen koluma sıkıca asıldı. “Lütfen, lütfen, senden başkasının beni yemesine izin vermeyeceğine söz ver.” “Arsen, salak salak konuşma. Seni kimse yemeyecek.” “Hayır, hayır, bana söz ver” dedi. Bıkkın bir edayla, “Tamam, söz” dedim. Dinlenmek için yol kenarında mola vermiştik ki, bizim zaptiye grubumuzun başındaki Kemal Bey adamlarına bağırdı. “Hücum!” Saldırıdan sonra askerler grubun dışına çekildiler. Biz de ağır ağır kalktık, birkaç eşyamızı topladık ve tekrar yola koyulduk. Bir yorganımız, bir emaye kabımız, biraz da kuru kayısıyla bademimiz vardı; onları da büyükannem bir cesetten yürütmüştü.... Esterde artık takat kalmamıştır, düşer. Başıma güneş geçmiş düşmüşüm… kimsede yardım edecek takat kalmamıştı… Tekrar düştüğümde, bir asker Vartuhi’yi itti. “Bırak onu, nasıl olsa ölecek.” Bir Kürt aşiretinin geçen kervanları beklediği kamp yerinin yakınlarında yol kenarına uzandım. Ölü ve yarı ölüleri soymalarını izledim… Vartuhi eğilip alnımdan öptü. Gökyüzüne baktı ve mırıldandı, “Asvadz, atçigis azade.” (Tanrım küçük kızımı koru.) Mülteci kalabalığı arasında gözden kayboldu. Bir başına kalmıştım…. Kendimden arta kalanlar Ester kendinden geçer, tekrar kendine geldiğinde cesetlerle beraber elbiseleri soyulmuş, çıplak olarak bir at arabası üstündedir. Orada çürüyen etlerin altında hiç kıpırdamadan yattım… Et yığınının altına gömüldüm iyice… Atlar dik bir yamacın kenarına gitti geri geri ve arabanın arka kapağı açıldı. Ceset parçalarıyla birlikte yuvarlandım ve yarın kenarına düştüm. Bir kayaya saplanmış bir ağaç dalı aşağıdaki ırmağa düşmemi engellemişti. “Bak, biri şu ağacın üstüne takıldı” dedi arabacı. “Boş ver... Rüzgar o orospuyu aşağı atar. Ben acıktım, gidelim” dedi yardımcısı. Öylece durdum… Daha sonra Siranuş dediği Müslümanlaştırılmış bir Ermeni kadın tarafından kurtarılırken “Bırak öleyim. Beni aşağı itiver. Hiçbir şeyim kalmadı ki. Niye yaşayayım?... Mezarım ırmak olsun.” Siranuş eğildi ve kulağıma Türkçe, “Bu da geçer” yahu dedi. Gözlerimi kapadım. Amasya’dan ayrılalı üç hafta olmuştu; üç yıl gibi geliyordu bana… Siranuş Tarafından Yusuf adlı birine teslim edilir: Siranuş beni ölüm yürüyüşünden kurtarıp da Yusuf Bey’in evine getirdiğinde bütün sıkıntılarımın bittiğini düşünmüştüm.” Annem kaktüsü elinde sıkıca tutarak arkasına yaslandı. “Yusuf Bey bana kızı gibi göz kulak olacağına söz vermişti….Fakat benim ırzıma geçti.” Evde evlad-ı metruke olarak tutulan iki Ermeni genci daha vardır. Evde ayrıca uşak olarak çalışan Amasyalı Aram ve Suren vardı… Aram; Ben yeteri kadar Türkçe öğrendiğimde, sınırdan Rusya’ya kaçacağım ve Ermeni devrimcilerine katılacağım. Sözleriyle kurtulma ümidini kaybetmemektedir. Yusuf tarafından Malatya’daki yetimhaneye teslim edilirken Ester yaşam ümidini korumaktadır. Burada da yetimhane koşullarını tasvir eder: “Hoş geldin,” dedi, “Ben Mayrig” -anne.”Kaç annem olacaktı benim? Birincisi öz annemdi, ki hiç tanımamıştım. Sonra zatürreden ölen Pepron geliyordu, ardından ölüm yürüyüşünde kaybettiğim Vartuhi. Bir sonraki beni kızı kabul ettiğini söyleyip bir orospu gibi kocasına sunan Hanım’dı. Belki bütün bunlar kötü bir rüyaydı. Bir süre sonra uyanıp kendimi Amasya’daki yatağımda bulur muydum?” Yetimhane Ester için olduğu gibi diğer yetimler için pek kurtuluş sayılmaz. Yemek ve sağlık koşulları kötü, çocukların kafaları bit dolu, ölümler yüksektir: Akşam yemeğinde birkaç parça bayat ekmek, biraz et suyu ve yoğurt vardı. Yemekten sonra dosdoğru yataklara gittik. Şiltenin sağ tarafına büzüştüm ve öbür ikisine dokunmamaya çalıştım. Beş yaşındaki Sofya ortada uyudu ve gece boyu hiç kıpırdamadı. Sabahleyin birisi dedi ki, “Sofya ölmüş.” Meri elini battaniyenin altındaki koluma dokundu ve fısıldadı, “Kıpırdama, Ester. Şimdi birisi gelir ve onu ölüm arabasına götürür.” “Ölüm arabası nedir?” diye sordum. “Her sabah ölüm arabası gece ölenleri almaya gelir. Sus, işte geliyor.” Beyazlar içindeki bir hemşire uzandı ve küçük ölü kızı sıska kolundan tuttuğu gibi kaldırdı. Öbür yana döndüm ve kızı merdivenlerden sürüklemesini seyrettim. Küçük kızın cesedi her basamakta küt diye ses çıkartıyordu. Başının bir bez bebek gibi bir o yana bir bu yana çarpmasını izledim. Başımı yastığın altına soktum ve ellerimle kulaklarımı kapattım.
Haftada bir, birileri gelip beğendikleri yetişkin kızları alıp götürürler. Haftada bir gün, Tacikler geliyor, seçtikleri kızları alıyorlardı. Köle seçer gibi, hiç kimse soru sormuyordu. Bir gün sıra Ester’e gelir. Kendini bir arabanın arkasında bularak Şamil tarafından evine götürülür: Evleri küçüktü. Ortadaki oda oturma, yemek pişirme ve yeme odasıydı. Öte yanda kadınların uyudukları girintiler vardı. Mobilyalar eski ve pisti. Kirli zeminin ortasında eski bir kilim seriliydi. “Merak etme,” dedi Şamilin annesi, “Sabahleyin siniri geçer. Senin adın ne bakayım?” “Ester” dedim. “Artık değil” dedi. “Bugünden tezi yok senin adın Hatice Gezer. Yarın seni nikaha hazırlarız.” Ester adını kaybetmiştir. Müslümanlaştırılır. Namaz kıldırılır. Günde beş kez Mekke’ye dönüyor ve dizlerimiz üstünde namaz kılıyorduk. İnançlı Müslüman olmadığın anlaşıldığında günlük dayaklar başlar. Ya Tanrıyı unutursun ya da ölürsün… Sağdım fakat hala bir köleydim… Hey gavur gelip sırtımı ov. Bana yemek getir. Yerleri sil. Atları sula…
Gökyüzüne uzanan boş gölgeler Savaş herkesi vurduğu gibi Ester’in Hatice olarak kaldığı Şamil ailesini de vurmuştur. Şamil ve ailesiyle yaşadığım üç yıl boyunca çok kötü beslenmiştik. Savaş herkesin erzakını silip süpürmüştü. Zaten çok şeyimiz olmamıştı ve şimdi öncekinden de kötüydük. Ailemin ve arkadaşlarımın dolu mideyle ölmelerini düşünüyordum. Ben sağdım fakat açtım. Beraber yaşadığım bu Türkler de acı çekiyorlardı. Sivas’ta, “Türkiye Türklerindir” naralarını duyuyordum. Bana bir zafer gibi gelmiyordu pek. Nihayet savaş biter, 1918 Mayıs’ında küçük bir grup Ermeni devrimcinin bağımsız bir Ermenistan kurdukları haberi geldi. Kıraathanelerdeki Türk erkekleri Ermeni birliklerinin mültecileri kurtarmak üzere Sivas’a ilerlediklerinden bahsediyorlardı. İçim birden umutla dolmuştu. Askerlerin mültecileri kurtarmak için Sivas’a geldikleri doğru muydu? Beni kurtarmaya gelen askerler! Şamil bu durumdan o kadar çok korkmuştu ki, askerler geldiğinde kendisi için iyi şeyler söyleme sözü verdirtti bana. “Onlara sana iyi davrandığımı söyle Hatice. Senin hayatını kurtardığımı söyle.” Bana gavur değil de Hatice diye seslenmesi dikkatimi çekmişti. Gerçekten kaygılanmış olmalıydı. Kaygılanmasına hiç gerek yoktu. Gelen giden olmadı. Bu arada bir tesadüf eseri iki kardeş karşılaşırlar. Ester’in acıları nihayete ermesi için kaçabilme umudu belirir. Harutyun, Nalbant oldukları için soykırımdan kurtulan Bagradyan ailesi ile Amasya’ya dönerler. Amasya bıraktığı Amasya değildir. Sokaklarda koyu bir bulut gibi elle tutulur bir sessizlik asılıydı… Ağır suç mahalline dönüyordum. Kanlar temizlenmişti; cesetler kaldırılmıştı, fakat o dehşet anları beynime işlemişti bir kere. Her şey gözlerimde tekrar canlanıyordu. Gördükleri ve yaşadıkları karşısında şaşkındır. Tanrıyı sorgular. Amasya aynıydı, sadece insanlar değişmişlerdi. Geri dönmeyen Ermeni ailelerinin evlerinde Türk aileler yaşıyordu. Şehirde kalan Ermeni aileler yalnızca Türkçe konuşuyordu. Tüm Ermeni kiliseleri kapatılmıştı, gökyüzüne uzanan boş gölgeler gibiydiler. Tanrı, ibadethaneleri kapatıldığına göre, kulları nerede ibadet ediyorlar diye merak ediyor muydu? Müslümanların, kafir Hıristiyanlar karşısındaki zaferlerini işitiyor muydu? Cemaatinin nereye gittiğini merak ediyor muydu? Bu cinayetleri niye durdurmuyordu? Babalığının sözü aklına gelir: Bir bildiği vardır elbet… İnkar ve amneziyi sorgular: Zovikyanlar’a önemli Türk memurları ziyarete geliyorlardı, fakat hiçbiri “bela”dan bahsetmiyordu. Sanki hiç olmamıştı. Ermeniler, çirkin öyküleri kendi evlerinde konuşuyorlardı. Mortsir hepsinin kullandığı bir sözcük olmuştu. Fakat nasıl unutulur ki? Amasya’da kalanlar cehenneme giden yolda neler olduğunu hiç görmemişlerdi. Hiç görmedikleri şeyleri unutmak kolaydır. Ester’in, Hiçbir sözcük yaşadığım acıları tarif edemezdi. Sözlerine ise eklenecek bir şey yoktur…
|