|
Sait Çetinoğlu
Sen küçük bir çocukken bana hep memleketteki hayatımı sorardın. Şimdi seni çocuklarınla gördüğümde, geçmişin anılarının ne kadar önemli olduğunu anlıyorum. Ben öldüğümde gerçek de benimle birlikte ölecek. Sen ve çocukların neler yaşadığımı öğrenmelisiniz.
Margaret Ajemian Ahnert’in “Şimdi ben, annemi ve beni yazıyorum; öc almak için değil, tarihe not düşmek için” diye ifade ettiği Amasyanın Dikenleri1 çalışması, Ermeni soykırım sürecine anne kız diyalogları çerçevesinde bugün ve geçmişin iç içe olduğu bir bakışla okuyucuya sunar. Ester Minarecyan’ın anlatımları Soykırımı bizzat yaşayan, tesadüfen kurtulan birinin ilk elden gözlemcinin anlatımı olması ve tarihe not düşülmesi bakımından önemlidir: Sen küçük bir çocukken bana hep memleketteki hayatımı sorardın. Şimdi seni çocuklarınla gördüğümde geçmişin anılarının ne kadar önemli olduğunu anlıyorum. Ben öldüğümde gerçek de benimle birlikte ölecek. Sen ve çocukların neler yaşadığımı öğrenmelisiniz. Ester’in anlatımlarında öz yaşam öyküsü soykırım sürecinin ayrıntılı anlatımıyla çakışmaktadır. Anne Ester’in merkezde olduğu öz yaşam öyküsü bir yetim olarak Amasya’da başlayıp her Ermeni gibi 1915 soykırım sürecinde kesintiye uğrayarak yeni dünyada noktalanır. Anne Ester soykırım kurbanı olarak her şeyini kaybederek yeni dünyada bilmediği bir ortamda tüm zorluklarla – Ermeni sığınmacıları soykırımın arkasından kendilerini 1929 büyük buhranı beklemektedir- yaşamını kurmasına rağmen içinde kin yoktur., “Anne, sana ve ailene yaptıklarından dolayı bugün Türklerden nefret ediyor musun?” Annem hemencecik cevap verdi, “Hayır, etmiyorum.” Hikayesini yaşamının son günlerinde anlatmaya karar verdiğinde de Kızı Margaret’e de ilk tavsiyesi olarak bu duygunun altını çizer. “Niye ki? Evini, malını-mülkünü, toprağını almışlar, bütün aileni öldürmüşler. Nasıl olur da nefret etmezsin?”, “Bilmiyorum, niye olduğunu,” dedi, “Türkler bizden hep nefret ettiler. Hep nefret ettiler çünkü biz Hıristiyan’dık. Bize gavur dediler. Kulağa garip geliyor ama Türklere karşı hiç kin duymuyorum. Onları Tanrı yargılayacak, ben değil. Margaret, yaşamına kini sokma. Kin sadece seni incitir. Kin asit gibidir, kabını yakar. Kötü hatıraları kafandan silip atmalısın.” Ester’in okuyucuyu da kucaklayan naif bir anlatımı vardır: “Tanrı niye müdahale edip de Ermenileri korumadı?” diye bir soru çıktı ağzımdan. “Annem omuzlarını silkti. “Kim bilir niye? Sadece Tanrı bilir. Onu gördüğümde sorarım.” Bir Ermeni yetim olarak Ester Minarecyan’ın evlatlık olarak verildiği evde yaşamı hiç de kolay geçmemesine karşın çocukluk yıllarından söz ederken sonsuz bir sevinç içinde görürüz. Evini, dostlarını çevresini sonsuz bir mutlulukla ve ayrıntıyla çizer. Anlatımı aynı zamanda Anadolu Ermeni yaşamı ve etnografik değerlerine ilişkin zengin kaynak niteliğindedir. Kendi deyimiyle çocukluğunda kimse ne düşündüğünü hiçbir zaman sormasa da o çevresini ayrıntılarıyla resmeder. Ester 1915’te 14-15 yaşındadır. 5 yaşında yetim kalmıştır. 6 kardeşi kendisi gibi birilerine evlatlık verilir. Ağabeyi Harutyun dışında diğer 5 kardeşini bir daha hiç göremeyecektir. Ağabeyi ile yıllar sonra karşılaşmasını anlatır. 1915 soykırım süreci yaşanmaktadır: On dördüme geldiğimde, on sekiz yaşındaki Harutyun’un ziyarete geleceğini söylediler. Çok heyecanlandım. Doğru mu, öz ağabeyim beni görmeye mi geliyor? diye düşündüm… Yüzünü hatırlayabilecek miydim? Harutyun Minareciyan, geçmişle olan tek bağım! Yaşayan tek akrabam! Parmaklarımı dolamış dudaklarımı ısırıyordum… Harutyun kapının eşiğinde, batmakta olan güneşin kızıllığı önünde öylece duruyordu. Uzun boyluydu. Siyah gözleri ve dalgalı kahverengi saçları vardı. Göğsü madalyalar ve pırıl pırıl altın şeritlerle dolu bir üniforma giymişti… Sadece birkaç santim önümde, uzun bir süre durdu ve beni süzdü. Ardından, ani bir hareketle eğildi, kucakladığı gibi havaya kaldırdı beni. Güldü, alnımı öptü ve “Aynı anneme benziyorsun” dedi. Harutyun’un hemen yanına oturdum ve Türk ordusundaki işini anlatmasını dinledim can kulağıyla. Bir misyon okulundayken Almanca öğrenmiş olduğunu söyledi. “İttihatçılar Almanya’yla birlik oluşturdular” diye devam etti. “İşim çok önemli; Jöntürklerle Almanlar arasında tercümanlık ve ulaklık yapıyorum.”…
Hiç kimse hariç tutulmayacak
Ermeniler oluşan atmosferden dolayı huzursuzdurlar, Harutyun durumun farkında olduğundan aileyi uyarır: Harutyun, babalığım ve Vartuhi ile ülkedeki kasvetli havadan bahsediyordu. “Öbür kasabalarda her gün çok sayıda Ermeni asılıyor. Haber gelir gelmez ayrılmaya hazır olmalısınız. Emir verildiğinde hemen kaçabilecek şekilde hazırlık yapın. Eli kulağında. Dostunuz olduğunu düşündüğünüz hiçbir kimseye güvenmeyin, çünkü size ihanet edeceklerdir” dedi. Ardından, komşu bir kasabada tanıdığı, üç nesildir kapı komşusu olarak yaşayan iki ailenin başından geçenleri anlattı bize. Türk koca Ermeni komşusuna, “Merak etmeyin, senin ailenle benim ailem yıllardır dost. Senin çocuklarınla benim çocuklarım oyun arkadaşı. Senin karınla benim karım kardeş gibi. Hiçbirinizin acı çekmesine izin vermem. Bıçaklarımı her gün sizin için biliyorum. Sen ve ailen hiç acı çekmeyeceksiniz. Bunun için sana söz veriyorum, sevgili arkadaşım.” Ağzım açık kalmıştı. Kulaklarıma inanamıyordum. “Gördüğünüz gibi,” dedi ağabeyim, “hiç kimse hariç tutulmayacak, güvenin bana, biliyorum. Subay olduğum için Ermenilerin her gün öldürüldüğünü duyuyorum. Fakat benim ailem bile hariç tutulmayacak. Size yardım edemem. Sadece kaçmanızı söyleyebilirim. Bu çılgınlığın karşısında yapılacak tek şey hızla buralardan gitmek.” Her Ermeni’de olduğu gibi Ester’in de memleket özlemi anlatımının her satırına sinmiştir. O yeni dünyada. Toprağından sökülen her Ermeni gibi memleketi ve hatıralarıyla yaşar: Ester 1998 haziranında “Annem güllerin sarıldığı kağıdı yavaşça açtı ‘oh! en sevdiğim renk diye mırıldandı. Gülleri, ağabeyi Harutyun’un, duvarda, hemen yatağının üstünde asılı resmine doğru kaldırdı. “Bak Harutyun, Margaret bana pembe güller getirmiş!” Sonra da bana dönerek, “Amasya’daki komşumuzun bahçesinde bunlar gibi küçük güller vardı. Bizim yoktu. Arada bir bana birkaç tane verirdi. Çok güzeldi. Hımm, bunlar da güzel kokuyor.” Annemin gözleri buğulanmıştı. “Ne kadar güzel yaprakları var. Amasya’daki hayatım bu çiçekler gibiydi -güzel ve hoş. Biteceğini rüyamda bile görsem inanmazdım.” “Ölmekten korkuyor musun ?” diye sordum. “Hayır, korkmuyorum. Birkaç kez o kadar yaklaştım ki yakında yolcuyum. Hayır, korkmuyorum. Asıl arkada kalanlar için üzücü, çünkü sevdiklerinden ayrılıyorlar. “Babam Amasya’da alıp götürüldüğünde, kendimi çok yalnız hissetmiştim. Neler hissettiğimi kimse anlayamaz. Bugün hâlâ onu özlüyorum” dedi annem. Neler hissetmiş olduğunu çok iyi anlıyordum çünkü babamın öldüğü gün aynı terk edilmişlik duygusunu ben de hissetmiştim. Ermeniler için tehlike çanları çalmaktadır. Amasyalı Ermeniler de oluşan iklimden rahatsızdırlar: 1915 Mayıs’ında, komşularımızın ziyaret sıklığında değişiklik olduğunu fark etmiştim. Her gün sürekli bir ziyaretçi akını vardı. Alıştığımız sohbetler ve fıkra anlatmalar olmaz olmuştu. Yaşlılar kapalı kapıların ardında fısıltıyla konuşuyorlardı artık. Sanki dışarıdaki bir şeylerden saklanıyorlardı. Eğer odaya bir çocuk girerse büyükler onlar gidene kadar konuyu değiştirip havadan sudan konuşuyorlardı. Ben on beşimdeydim. Bir şeylerin yanlış gittiğini anlayacak yaştaydım… Ailede de durum tartışılır, kimileri karamsar iken kimileri de bu akıldışı olayları anlamakta zorluk çekmektedirler: “Harutyun bizi idamlar konusunda uyarmıştı. Amasya’yı terk edip emniyetli bir yere gitmemizi söylemişti; onu dinleyelim. Çok geç olmadan gidelim” diyordu Vartuhi. Babam kolunu omzuna doladı, “Hemen telaşa kapılma. Zamanını ben biliyorum. Arkadaşım olan encümen reisi mallarımızı satmamız ve işlerimizi mahkeme yoluyla tasfiye etmemiz için yeterince zaman vereceğini söyledi bana.” “Fakat meselelerini bir Osmanlı mahkemesinde halletme şansın hiç olmayacak. Kürt’tür, vurur lafını biliyorsun. Hakkın olanı asla alamayacağını biliyorsun” dedi Vartuhi. Kürt’tür vurur sözü Ermenilerin yaşamı ve toplumsal statüsü hakkında fikir vermesi bakımından önemli bir vurgudur. Ester bu vecizeyi kızına açıklar. Gayrimüslimler için adalet çok uzaktadır: Şimdi sana Kürt’tür, vurur ne demek, anlatayım” dedi. “Denir ki, Van vilayetinde bir Kürt Müslüman ağa, bir gün, çok güzel işlenmiş bir kılıç satın almış, arkadaşlarıyla beraber gururla köyüne doğru yola çıkmış. Derken, elinde değneğiyle, karşıdan gelen bir Ermeni görmüş. “Kendi kendine demiş ki, ‘işte yeni kılıcımı denemek için iyi bir fırsat.’ Hiç duralamadan kılıcını Ermeni’nin başına doğru sallamış. Adamcağız değneğiyle kendisini korumuş. Kürt’ün kılıcı kırılmış. Kürt Ermeni’yi yakaladığı gibi Agantz’daki (şimdiki Erciş) kadıya çıkartmış ve Ermeni’den kırılan kılıcını ödemesini talep etmiş. “Zavallı Ermeni, kendisini korumak için değneği başının üstüne kaldırmaktan başka bir şey yapmadığını anlatmış yalvar yakar. Kürt’ün kendi kılıcını kendisinin kırdığını söylemiş kadıya. “Müslüman kadı Ermeni’ye, ‘Sana kılıç çalanın Kürt olduğunu fark etmedin mi? Ne cüretle sopanı başına kaldırırsın?’ diye bağırmış. “Ermeni’yi kılıcın bedelini ödettirmiş ve o günden sonra Kürt’tür, vurur lafı öyle kalmış. Gördüğün gibi yavrucuğum, bir Ermeni’nin bir Osmanlı mahkemesinde hakkını elde etmesini düşünmesi boş bir şeydir. Hiç unutmamalı, Kürt’tür, vurur.” Okuldaki bazı arkadaşları kasabada son zamanlarda yapılan idamlar hakkında konuşmaktadırlar. Sohbetlerine katılmak ister, fakat hiç idam görmemiştir. Yaklaşık bir hafta sonra okuldan eve giderken, sokağın ortasında elleri arkasından bağlı yürüyen bir adam görür: Yanında askerler vardı; silahlarını sırtına dürtüyor, sokakta itekleyerek yürütüyorlardı… Yanımdan geçerken Ermenice dua okuduğunu duydum… Çok gençti, on yedisinde filandı. Ne yaptığını merak etmiştim. Acaba bir idam mıydı bu?... ki muhafız delikanlıyı kollarından sürüklüyordu. Platforma yaklaştıklarında oğlanın dizleri çözüldü ve yere düştü. Üç adam zorla ayağa kaldırdı. İlk darağacının ortasına doğru iteklediler… Bir süre sonra kasabada yeniden bir sessizlik hakim olur. Halka açık idam da olmaz. Fakat Mayıs ayı sonlarına doğru sokaklara uçlarında kasatura takılı tüfekler taşıyan askerler dolmaya başlar. Artık durum netleşmektedir: Kasabamızın Osmanlı yöneticisi bir konuşma yaptı. Asker olmayan bütün sağlam Ermeni erkeklerinin askerlerin karşısına dizilmeleri gerektiğini söyledi… Her gün sokaklarda toplanan erkekleri seyrediyordum penceremden. Sonra askerler onları yirmi veya otuz kişilik gruplar halinde şehrin dışına yürütüyorlardı. Bir öğleden sonra bazı komşuların konuştuğunu işittim. Biri diyordu ki, “Hıh, fazla uzağa gitmiyorlar. Şehrin sınırları dışına çıkar çıkmaz oracıkta öldürüp yenilerini almak için geliyorlar.”
Koyun gibi boğazlanmayı bekleyemeyiz Birkaç gün boyunca sık sık kasabadan götürülen gruplarını izler. Askerlerin yanlarında birkaç adamla kasabanın dışına çıkar, birkaç saat sonra geri dönüp bir başka grubu götürürler. Babalığımın yönetimdeki arkadaşlarının her gün kasaba dışına yapılan yürüyüşlerden onu uzak tutabildikleri için kendimizi şanslı sayıyorduk. Fakat bu durum fazla sürmez: Haziran 1915’de bir akşam babalığım işten eve dönmedi. Ertesi sabah, Haçig ve Garabet’le birlikte, kasap dükkanından alınıp şehir hapishanesine götürüldüğüne dair söylentiler geldi kulağımıza. Vartuhi, büyükannem ve ben hemen hükümet konağına koştuk. Bu bina hem belediyemiz, hem adliyemiz hem de hapishane-mizdi. Büyük salona girer girmez, iki büklüm olmuş adamları daha iyi görebilmek için boynumu uzattım. Babalığım, orada, parmaklıkların arkasında duruyordu. Tükenmiş bir haldeydi. Bütün gece uyumamış gibiydi. Elbiseleri kir pas içinde ve buruş buruştu… Babalığım duvar kenarından süzülerek kapıya ve bize doğru yaklaştı. Askerlerin dükkanını nasıl aradıklarını anlatırken ben onun elini tutuyordum. Bütün parasını almışlar, muhasebe defterlerini yakmışlar ve dükkandaki etleri götürmüşlerdi… Kasabalıların kilisede toplantı esnasında katledildiklerine şahit olur: Kasabanın yaşlılarının pencerelerden sızan seslerini duyabiliyordum. Kilise ağzına kadar doluydu ve insanlar birbirlerine bağırıyorlardı. Bir adamın, “Karşı koymalıyız. Koyun gibi boğazlanmayı bekleyemeyiz” dediğini duydum. Bir diğeriyse, “Fakat dostlarımızın sözlerine güvenmeliyiz. Eğer emniyette olduğumuzu söylüyorlarsa, ben onlara inanırım” diyordu. “Oldu,” dedi biri, “sen onlara inanmaya devam et; cesedini ben gömerim.” Sol tarafımda atlarının sırtında kiliseye doğru ilerleyen bir grup asker gördüm. Duvarın arkasında iyice çömeldim ve bir askerin açık bir pencereden içeri yanan bir meşale attığını gördüm. Öbür askerler gülüyor ve bir yandan da bağırıyorlardı, “Hadi bakalım Hıristiyan Tanrı’nız gelsin de kurtarsın şimdi sizi. Domuzlar gibi kızaracaksınız.” Ardından çığlıklar yükselmeye başladı. Kiliseden koşuşan erkek, kadın ve çocukların çığlıkları havaya yükseliyordu… O gece hiçbirimiz uyumadık. Sabahleyin, hapishaneden bir bekçi geldi ve bize, babalığımın diğer mahkumlarla birlikte bir çalışma kampına gönderildiğini aktardı. Bizden kısa yolculuk için bir şeyler paketlememizi istedi… Her gün çok sayıda insan kasabayı terk ediyordu. Derken babalığımdan orayı terk etmemizi ve komşu kasabada kendisini bulmamızı yazan notu geldi… Yerel memurlar, düşmanın çok yakınlarında olduğunu ve güvenlikleri için şehri terk edip erkeklere yetişmeleri gerektiğini söylerler: Hangi düşman? Yakınımıza gelen kimdi? Bu sorular cevapsız kalıyordu. Komşumuz Victor Hamadyan bize, kasabamızdan, şehrin varoşlarına götürülmüş erkekler gördüğünü söyledi. Erkeklerin vurulup içine itilmeden önce derin bir çukur kazmaya zorlandıklarını söyledi… Hamadyan babalıktan gelen nota bakar not sahtedir: “Şu nota bir bakayım. Babanın el yazısını tanırım... Bu not onun değil. İnanmayın. Hemen kaçın. Eğer ayrılmanızı söyleyecekleri ana kadar beklerseniz çok geç olur, inanın” dedi… 1 Margaret Ajemian Ahnert , Amasyanın Dikenleri Çev. Attila Tuygan, Belge Uluslararası Y. 2009.
|