Yazarın Diğer Yazıları

next
prev
Rusya'nın Orta Asya Haremine Girişi

"Orta Asya” ifadesi tıpkı “Ortadoğu" gibi XIX yüzyıl coğrafyacılarına özgü bölgesel alt bölünmelerden türemiş bir soyutlamadır. Orta Asya terimi Avrupalılar için uzun süre erişilemeyen bölgeyi tanımlamakta kullanılmıştır. Bölgenin en önemli özelliği yalıtılmış hali ve Avrasya’nın kalbinde yer alan “merkeziliği”dir.
Orta Asya’nın tarihi gelişimini üç ayrı dönemde ele almak gerekir; Rus sömürgeciliği, Sovyet dönemi ve Sovyet sonrası bağımsızlık süreci. Timur İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra Orta Asya alanı rakip hanlıklara bölündü. Özbek hanlıkları olarak bilinen bu hanlıklar (Buhara Hanlığı ve Harezm Hanlığı. Bunlara Fergana Vadisi’nin kalbini oluşturduğu Hokand Hanlığı da katılabilir) arasındaki rekabet ve toprak kavgaları Rusya’nın Orta Asya’ya doğru uzun soluklu bir strateji ile girişini kolaylaştırdı. İlk adım XVIII. yy’ın ortasında Ural Nehri’nin kıyılarında Orenburg şehrinin kurulmasıyla atıldı. Bu yüzyıl boyunca Ruslar kendi himaye rejimlerini kabul ettirmek için Kazaklar arasındaki rekabetten yararlandılar. Yaklaşık bir asır boyunca Orta Asya kuzeydoğusunun sınır boylarında İrtiş hattı denen kalelerden zincir oluşturdular. XIX. yy’ın ortasından itibaren iki farklı yönde ilerleyerek 1887’de tüm Orta Asya’yı sömürgeleştirdiler. Orta Asya’nın sömürgeleştirilmesi Kafkasya’nın sömürgeleşme süreciyle karşılaştırıldığında oldukça kolay gerçekleşti. Rus tarafından iki binden az ölü verildi. Orta Asya’daki Rus politikasının ikili amacı vardı. Birincisi ticareti artırmak, yeni pazarlar ele geçirmek ve ihtiyaç duyduğu ham maddeyi bulmak (Amerikan iç savaşı nedeniyle pamuk ithalatı kısıtlandığından tekstil sanayi için gerekli pamuk üretimi). Bu uğurda Kazakistan bozkırlarına bir yandan çok sayıda Rus köylüsü yerleştirilirken diğer yandan Ruslaştırma siyaseti uygulandı. Diğer tarım ürünlerinin yerine pamuk üretimi dayatıldı. İkinci faktör ise jeopolitikti. Güneyden İngiliz sızmasını önlemek, Londra’nın 1853’te Kırım’da sürdürdüğü harekatı tekrarlaması durumunda Hint alt-kıtasında İngiliz konumunu tehdit edecek güvenceler elde etmek.
1905 devrimi Ruslaştırma siyasetine geçici olarak son verdi. II. Nikolay tarafından ilan edilen manifesto sayesinde elde edilen bazı özgürlükler doğrultusunda imparatorluğun Rus olmayan halkları kendi ulusal dillerinde basın organları yayınlamaya başladılar. Ancak çok kısa sürede otoriter siyaset geri döndü. 1905 devrimi esas olarak bir Rus olayı olduğu için imparatorluğun Müslüman halkları devrimin dışında kaldılar.1914 temmuz ayında Rusya İtilaf devletlerinin yanında savaşa girdiğinde Orta Asya halkları Rus devletine karşı sadakat gösterdi ancak Avrupa cephesine gönderilmek üzere Müslümanlar silah altına alınmak istendiğinde bütün bölgede isyanlar çıktı. İsyanın bastırılması vahşice oldu.1917 devriminin de Orta Asya halklarını pek fazla ilgilendirdiği söylenemez. Zira başta açlık olmak üzere iç savaşın sonuçlarına katlanmak zorunda kalınmıştı. 1919-1923 arasında açlık Orta Asya’da yaklaşık 2 milyon kişinin ölümüne yol açtı. 1918-1924 arasında Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin bağımsız müttefik devletleri olan Buhara Cumhuriyeti ve Harezm Cumhuriyeti Kızıl Ordu tarafından işgal edildi. 1920’den sonra özellikle de çok beklenen Avrupa’daki devrimler gerçekleşmeyince Bolşevikler Orta Asya’da bakış açısını değiştirdiler. Ulusal bağımsızlık temasıyla kendi isteği ile birleşme temasının uzlaşması o dönemde ele alınan devrimin en hassas yeni hedefi oldu. Ancak buna rağmen Müslüman halkların kabulü gene de kolay olmadı. On yıl süren Basmacı hareketi ve 1928’de Stalin tarafından başlatılan kolektifleştirmeye karşı Kazak direnişi çok kanlı şekilde bastırıldı. Öyle ki Kazak nüfusunun yarısı yok oldu.
Günümüzdeki Orta Asya cumhuriyetlerinin sınırları 1936’da Stalin tarafından çizilen nihai sınırlardır. Sınırların çizilmesinde bazı tarihçiler Sovyet yönetiminin sadece “böl yönet” ilkesiyle hareket ettiğini ileri sürerken çoğunluk, biçimde “ulusal” ama içerikte “sosyalist” bir bölünme olduğu fikrini ileri sürer. Bir başka deyişle ileri aşamada, ulusallıktan kurtulmuş halkların sosyalist birliğinde erimelerini sağlamak.
Toprakların ve sınırların belirlenmesinde dikkat çeken husus karmaşıklıktır. Her ne nedenle olursa olsun doğal kaynakların dağıtılması, içte kuşatılmış topraklar bırakılması, kendi toprakları içinde önemli etnik azınlıkların varlığı başından itibaren bu siyasi oluşumları kırılgan hale getirmiş ve maalesef Orta Asya devletlerinin bugün içine düştükleri sınır ihtilaflarının baş nedeni olmuştur. Örneğin Özbek çoğunluğun yaşadığı Oş şehri Kırgız Cumhuriyeti’ne bağlanırken, Taciklerin çoğunlukta olduğu Buhara ve Semerkant Özbekistan’a verilmiştir. Kırgız Cumhuriyeti ile çevrili Sukh iç bölgesinin nüfusunun %95’i Tacik ve % 5’i Kırgız iken Özbekistan’ın egemenliği altına bırakılmıştır. Örnekleri onlarca çoğaltmak mümkündür. Adlarını vermiş oldukları cumhuriyetin dışında kalmış olan azınlıklar gizli bir önemli çatışma kaynağı oluşturmaktadır. Orta Asya cumhuriyetlerinin sınırlarında ekonomik, coğrafi ya da etnik bir akılcılık teşhis etmek zor olduğu gibi, dönemin koşullarıyla izah etmek de mümkün değildir. Fergana vadisinin durumu bu meselenin en çarpıcı örneğini verir. Coğrafi ve tarihi anlamda birleşmiş olan bu arazi parçası üç cumhuriyet arasında parçalanmış ve paylaştırılmıştır.
JEOPOLİTİK GEÇİŞ
SSCB sonrası Orta Asya çerçevesi içerisinde soğuk savaşın jeopolitik düzeninin kaybolması çok önemli sonuçlar doğurdu. Çarlar imparatorluğuna, sonra da SSCB’ye dahil olunmasından sonra varlığı ortadan kalkan bölge bu sayede uluslararası satranç tahtasında yeniden ortaya çıktı. Bu dönüş 5 devletin ortaya çıkmasından daha büyük önem taşır. Zira beş yeni cumhuriyetin sınırlarını aşan coğrafi bir alanın bütünüyle jeopolitik yeniden oluşum gündeme getirmiştir. Nitekim 11 Eylül sonrası ABD’nin doğrudan bu alana girmesi temel bir jeopolitik oluşumun tezahürüdür. Orta Asya devletleri özel bir konumda bulunmakta olup İngiliz jeopolitikacı Halford Mackinder’in “tarihin coğrafi ekseni”, “küresel adanın kalbi”  olarak belirttiği alanın bir kısmını işgal etmektedir. Mackinder’e göre bu alana hakim olacak güç uzun vadede dünyaya hakim olacaktır. Nitekim bu alan coğrafi olarak Avrasya kara kütlesinin kalbinde yer almakla kalmamakta, binlerce yıllık uygarlıkların ve Avrupa, Yakın Doğu ve Asya arasında ekonomik,   dini ve kültürel alışverişlerin (doğu-batı ekseni, İpek yolları) tarihi yollarının kavşağında, Doğu ile Slav dünyası arasında (kuzey-güney ekseni) yer alır. Ortadoğu’ya ve Çin’e yaslanan, Hint alt kıtasının üzerinden bakan ve Rusya’nın yumuşak karnı boyunca uzanan Orta Asya bölgesi Asya, Ortadoğu ve Avrupa arasında coğrafi ve stratejik bir köprüdür.

 
Share