Yazarın Diğer Yazıları
Satranç Tahtasındaki Suriye
II. Paylaşım Savaşı Öncesi Güçler Dengesi-2
II. Paylaşım Savaşı Öncesi Güçler Dengesi-1
1. Paylaşım Savaşı Öncesi Güçler Dengesi (2)
1. Paylaşım Savaşı Öncesi Güçler Dengesi (1)
Irak'ta Tarihin İronisi
2011'de Dünya ve Türkiye
Rusya'nın Orta Asya Haremine Girişi
Kapitalizmin Krizi ve 'Düzeltici Savaş'
Suriye Üzerine Stratejik Oyunlar
Ortadoğu’da Mezhep Stratejileri
Balkanlarda Stratejik Kıskaç
Kaddafi 2. Ömer Muhtar Oldu
Strateji-Jeostrateji-Jeopolitik Üzerine
Somali: Kara Afrikanın Kaderi
“Sıfır Sorun”dan Zaloğlu Rüstem'e
Erdoğan’ın Füze Kalkanı Gölgesinde Tehditleri
İran Bağlamında Suriye Olayları
Orta Asya Bir Türk Alanı Mı ?
Yeni Jeopolitiğin Kalbiİ: Hazar Bölgesi
Yukarı Karabağ Fiyaskosu
ABD'nin yeni Ortadoğu'su; KARADENİZ
Enerji Yolları Oyunu: NABUCCO
Gürcistan'da "Gümüş" Devrimi
Erdoğan’ın Büyük “Açılım” Uzlaşması
Bin Ladin’in Afganistan Jeopolitiğine Etkisi -II-
Bin Ladin’in Afganistan Jeopolitiğine Etkisi -I-
Müslüman Kardeşler ve Arap Coğrafyası
Suriye’de Esad Krallığı Sallanıyor
Yaşam Sahası ve Savaşın Kaçınılmazlığı
Emperyalizmin Riyakarlığı: Bahreyn
Kaddafi 2. Ömer Muhtar mı Olacak?
Adına ağıtlar yakılan Yemen
Osmanlı Bakiyesinin Meçhul Geleceği
AKP dış politikasının Arap coğrafyasındaki açmazları
Ali baba ve son firavunun öğrettikleri
Emperyalizmin yeni dalaşma alanı: SUDAN
Lübnan ve Hizbullah gerçeği
KIBRIS SORUNU- RUSYA’NIN AKDENİZ AÇILIMI
Erdoğan'ın "Füze Kalkanı" ile İmtihanı
Trabzon’un yiğit evladı: Ali Şükrü Bey
Türkiye-Rusya stratejik ortak olabilir mi?
Bölgesel güç masalları ve Türkiye
İran’ın kurtlarla dansı
Erdoğan’ın karizması çizildi
| Türkiye-Rusya stratejik ortak olabilir mi? |
|
ABD’nin güdümündeki “PİVOT” ülke Türkiye’nin “stratejik ortak “ olduğunu söylemek olsa olsa şaka yapmak olarak algılanmalıdır. Ahmet Hacaloğlu K. Başbakan Erdoğan’ın Rusya ziyaretinde Rusya ile ilişkileri “stratejik ortaklık” olarak değerlendirmesinden sonra Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev de yakın zamandaki Ankara ziyaretinde ,Türk-Rus ilişkilerini “Sadece sözde değil,gerçek bir stratejik bir ortaklık” olarak nitelendirdi.Taraflar arasında 17 anlaşmanın imzalanmış olmasından (çoğu nihai anlaşma olmayıp “niyet belgesi”,”protokol” mahiyetindedir.) cesaret alan Cumhurbaşkanı Gül ise daha mütevazi davranarak hızla gelişen çok yönlü ilişkilerin “stratejik boyutunun bulunduğunu” belirtti. Hatırlanacağı gibi geçen ağustos ayında Putin’in ziyareti sırasında da Başbakan Erdoğan 20 anlaşmaya imza koymuş ve bizim için her şey tarihi olduğundan (!)Medya da “Rusya ile tarihi anlaşma ” olarak ilan edilmişti. Anlaşılan bu yetmemiş olacak ki medyadaki bazı işgüzarlarca ilişki bu kez daha ileri boyuta “stratejik ortaklık” mertebesine yükseltildi. Türkiye’nin ABD ile bağının gerçekten “stratejik “ olup olmadığının tartışıldığı bir ortamda buna ilaveten birde Türk-Rus stratejik ortaklığının ortaya atılması ve bazı aklı evvellerin bu tanımlamada sanki gerçeklik payı varmış gibi ciddi ciddi kalem oynatması ülkemizde kavramların nasıl karıştırıldığı ve onlarla oynandığına işaret etmekte. Göründüğü kadarıyla Türkiye’nin Rusya ile imzaladığı 17 niyet mektubundan 16’sı rutin işlemlerden olup sadece bizi enerji alanında Rusya’ya tam bağımlı hale getirecek nükleer santral kurulmasıyla ilgili mutabakat “stratejik” nitelik taşımakta. İki devletin “stratejik ortak” olabilmesinin bir takım kriterleri vardır ve bu kadar tali ticari protokollerle “stratejik ortak” olunamayacağı izahtan varestedir. Bu günkü konjonktürde iki ülkenin “stratejik ortak” olup olamayacağını tartışırken Rusya’nın jeopolitiğini (Jeopolitik, insanlığı mekan faktörüyle karşılıklı ilişkisi içerisinde inceleyen bir disiplindir)ve Türkiye’nin “stratejik derinlik” teorisini karşılaştırıp her iki devletin nüfuz alanları tesis etmek istediği Kafkasya, Balkanlar ve Orta Doğu’da ki çıkarlarının hangi noktalarda çatıştığı-çakıştığını analiz etmek gerekir. Ama önce kavramı yani stratejik ortaklığın ne demek olduğunu kabaca tarif etmek yararlı olacaktır. STRATEJİK ORTAKLIK Basit bir tanımlama ile “stratejik ortaklık”,iki ülke arasında her alanda uyumlu davranma yükümlülüğünü de beraberinde getiren ve ülkelerin diplomatik ve siyasi olduğu kadar askeri alanlardaki zorlukların üstesinden gelinebilmesi için bir davranış beraberliği sergilenmesini gerektirecek bir ortaklık türüdür. Yanların siyasi, ekonomik ve askeri anlamda çok sıkı çıkar ilişkileri bulunması, çakışması stratejik ortaklık için zorunludur ama yeterli değildir. Stratejik ortaklık için en önemli unsur her iki ülke halklarının birbirlerine tarihi yakınlık ilişkileri üzerine dayalı sempati beslemeleridir. RUSYA’NIN JEOPOLİTİK GELECEĞİ Rus jeopolitiğine göre bugünün Rusya’sının başlıca jeopolitik ihtiyacı 1989’da çöken eski imparatorluğun yeniden toparlanmasıdır. Rusya’nın jeopolitik ve stratejik egemenliği için gereken sadece kaybedilen yakın çevrenin yeniden kazanılması değil aynı zamanda ayrı siyasal projesi olan Fransız-Almanya Bloku ve İran-Hindistan-Japonya devletlerinin stratejik Bloka dahil edilmesidir. Çünkü Rusya Avrasya enginliklerinde kendi stratejik, siyasi ve ekonomik nüfuzunu yeniden tesis edemezse bu alan ya ABD elebaşılığındaki emperyalizm ya da Çin’in stratejik hedefi olacaktır. Rusya’nın toparlanma süreci ilk olarak tarihi sıcak denizlere çıkış hedefini gerçekleştirme gibi bir amaca yönelmelidir. Sovyet emperyalizmi döneminde kuzeyin soğuk denizlerine hakim olan SSCB, Güney ve Batının sıcak denizlerine Boğazlar ve Kafkasya üzerinden çıkamadığı için stratejik olarak yetkin olamadı. Tarih boyunca çok sayıda Rus-Osmanlı, Rus-İran savaşları hep bu hedefe ulaşmak için yapıldı. Felaketle sonuçlanan son stratejik operasyon Afganistan işgali de bu amaçla gerçekleştirildi. Kafkasya Ruslar ve ABD elebaşılığındaki emperyalizminin jeopolitik çıkarlarının çatıştığı çok önemli bir alandır. Kafkasya ve Güney Kafkasya üzerinde hakimiyet kurmak adına son üç yüzyıl boyunca İngiltere ile sayısız savaşlar yapıldı. Sıcak denizlere, Hindistan’a ve Hint Okyanusuna çıkmaya can atan Rusya, açılımın geçiş kuşağı üzerinde bulunan Kafkasya üzerinde denetim kurmaktan geçtiğinin bilinciyle savaşmaktan yılmadı. Ancak Karadeniz’in doğu kıyıları ve Hazar Denizi’nin büyük bölümü üzerinde denetim kursa da Okyanusa erişmek hedefine bugüne kadar ulaşılamadı. Bu konumuna ilaveten sanayinin itici gücü olan enerji yüzünden(Kaynakları itibariyle Hazar bölgesi Suudi Arabistan’dan sonra gelir) bölge yayılmacı güçler için 20.yüzyılda daha da iştah kabartacak hale geldi. Kafkasya hem sıcak denizlere ulaşmada geçiş kuşağı olması hem de enerji zenginliği sebebiyle Rusya’nın asla vazgeçemeyeceği yumuşak karnıdır. Rus jeopolitiğine göre Balkan yarımadasından Kuzey-Doğu Çin’e kadar tüm kuşak Rusya güvenliği için önemli bölgedir. Bu nedenle Balkanların Rusya’ya entegrasyonu teşvik edilmelidir. Bölgede yerleşik halklar etnik, dinsel, kültürel açılardan farklılık arz etse de her biri Rusya jeopoliğine uygun unsurlardır. Orta vadede Rusya’nın amacı etnik ve dinsel olarak akrabalık ilişkileri bulunan Sırbistan, Bulgaristan, Makedonya, Karadağ ve Bosna’nın Sırp kesiminden oluşan ortak güney Slav federasyonunu oluşturabilmektir. Diğer yandan Deniz gücü hakimiyeti için bölge ABD için de önem taşımakta. Bu çerçevede Batı yanlısı Hırvat ve Müslümanlar desteklenirken, Sırbistan ve Bulgaristan’ı Yunanistan’la jeopolitik ittifaktan ayıracak politikalar uygulamaktadır. Rusya’nın projelerini alt üst edecek olan Makedonya kullanılırken Türk-Bulgar ilişkilerinin Bulgar-Rusya ilişkileri aleyhine iyileştirilmesine çalışılmaktadır. Bu politikaların hayata geçmesi halinde Rus jeopolitiği burada yenilgiye uğrayacaktır. Tersinden söylersek Balkanların Rus jeopolitiğine göre dizayn edilmesi halinde ise Rusya kıtasal yayılmacı bir güç olabilecektir. Hem sınırları içerisinde ve Orta Asya devletlerindeki yoğun Müslüman nüfusu nedeniyle hem de SSCB’nin tarihi jeopolitik stratejisi doğrultusunda bir taraftan Basra Körfezini çevreleyen Afganistan-Suriye-Güney Yemen-Etiyopya hattında sağlam bir jeopolitik zemin kurma, Türkiye, İran ve Irak’taki iç politikalarını zorlayarak Kafkasya’dan Basra’ya kolay iniş yollarını arama politikası gereği İslam dünyası ve özellikle Ortadoğu her daim SSCB ve Rusya’nın ilgi alanı içerisinde olmuştur. Rus jeopolitiğinde İslam dünyası, türdeş değil de her birinin özgün din, tarih, kültür ve medeniyet eğilimleri olan, küresel-yerel çapta bağımsız stratejik çizgilere sahip birkaç jeopolitik merkezden ibaret parçalı toplum olarak değerlendirilir. Gerek SSCB ve gerekse devamı olan Rusya’da İslam toplumuna ilişkin politikalar oluşturulurken bu ayrıştırmaya dikkat edilir. ABD elebaşılığındaki emperyalizmin Orta Doğu ülkelerindeki müttefiki, ileri karakolu Vehhabilik ideolojisine, Batı yanlısı ve stratejik açıdan bağımsız olmayan “Aydınlanmış İslam” olarak kategorize edilen laik modele (Türkiye, Mısır, Cezayir, Tunus, Fas, Pakistan ) karşı, herkese karşı olan,jeopolitik bakımdan Avrasyacı Şii temayüllü İran İslam’ı ve Baas Partisiyle temsil edilen İslami sosyalizm desteklenir.Amerikan stratejistleri Atlantikçiliğe meyil eden İslam’a destek verirken Rusya daha ziyade Avrasyacı olan jeopolitik merkezleri destekler.Bundan sonrada İslam dünyası ve özellikle Ortadoğu, hem kendi içerisindeki ve yakın çevresindeki İslam nüfusu hem de yukarıda sıraladığımız nedenlerle Rusya’nın ilgi alanı içerisinde olmaya devam edecektir. TÜRKİYE’NİN STRATEJİK DERİNLİK TEORİSİ Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” teorisine göre Türkiye’nin yakın kara havzası üç bölgeyi kapsar. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya. Türkiye gerek tarihi Osmanlı geçmişi ve gerekse coğrafi konumu itibariyle bu havzanın ayrılmaz bir parçasıdır. Bu havzasındaki oluşum ve gelişmeler Türkiye’nin dış politikasını doğrudan etkilemekte. Türkiye’nin iç bütünlüğü ve uluslararası konum içindeki siyasi, ekonomik ve kültürel ağırlığı bu havzada sahip olduğu etkinliğe ve performansa bağlıdır. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya gibi hassas jeopolitik alan üzerinde etkili olamayan Anadolu ülkesi ne bütünlüğünü muhafaza edebilir ne de dışa açılabilir. Balkanlar, Avrasya ana kıtasının steplerinden Akdeniz’e inen temel kuşağını oluşturmak açısından jeopolitik, Doğu ile Batı’yı ayıran bölge olarak görülmesi açısından ise jeokültürel bir önem taşır. Bölge 20.yüzyılın en temel kriz bölgelerinden birisi olmuştur. Türkiye, asrın başında Osmanlının Balkanlardan tasfiyesinden sonra son 20 yılda yaşanan gelişmelerin ortaya çıkardığı sosyo-politik ve sosyo-kültürel kimlik meseleleri nedeniyle ortaya çıkan “siyasi merkez” boşluğunu doldurmak zorundadır. Türkiye bunu, siyasi etkisini sağlayan Müslüman topluluklarla yapabilir. Türkiye “siyasi merkez” boşluğunu kendi güvenliği için de doldurmak zorundadır. Soğuk savaş döneminde D.Trakya’da oluşturulan güvenlik hattı, Balkanlar düzeyinde daha batıda gerçekleştirilmelidir. Bu açıdan bölge üzerindeki Rusya faktörünü dengeleyecek güvenlik şemsiyeleri oluşturmak ve özellikle Müslüman Arnavutluk, Bosna ve Makedonya’nın toprak bütünlüğünü garanti edecek plan hazırlamak kaçınılmazdır. Soğuk savaşın sona ermesiyle SSCB-Türkiye arasındaki suni stratejik sınır ortadan kalktı ve Doğu Anadolu ile Kafkaslar bütünleşti. Bu süreç Kafkaslardaki iç dengeleri de, Türkiye’nin Kafkaslara bakış tarzını da doğrudan etkiledi. Kafkaslardaki Sovyet gücünün oluşturduğu statüko ortadan kalkınca etnik ve dini farklılıklar gün yüzüne çıktı. Bu durum bir taraftan bölge içi çatışmaları tırmandırırken diğer yandan bölgeye yönelik hesaplarda başka unsurlarda devreye girdi. Kafkasya hem Balkanlar hem Boğazlar hem de genel stratejinin en önemli sütunlarından birini oluşturmaktadır. Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini artırabilmesi ve Orta Asya’ya nüfuz edebilmesi için mutlaka Kafkaslarda etkinlik kurması gerekir. Aksi takdirde Türkiye ne iç ve dış güvenlik parametreleri arasındaki ilişkileri fark edebilir ne de ekonomik güç alanı oluşturacak kaynakları verimli bir tarzda kullanabilir. Ortadoğu konumu itibariyle son derece önemli stratejik bölgedir. Bölgenin soğuk savaş dönemindeki jeopolitik anlamı ise SSCB’nin sıcak denizlere inme politikası ile ABD’nin çevreleme doktrininin en yoğun çatışma alanı olmasıdır. Ortadoğu’nun bölgesel jeopolitiği ve bu jeopolitiğin “küresel ilişkiler” ağı içindeki önemi de Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte ciddi bir değişim yaşamıştır.”Yeni Dünya Düzeni” ilk uygulama alanını bu bölgede bulmuştur. Soğuk savaşı sonrası dönemde bölgenin jeoekonomik özellikleri ve çekim alanları açısından önemli değişim yaşandı. Soğuk savaş sürecinde petrol ile özdeşleşen bölge jeoekonomisi ve petrole bağlı dengelerin yönlendirdiği bölge jeopolitiği su kaynakları, tarım havzaları ve enerji kaynaklarının aktarımı çevresinde yeni unsurların etkisi altına girdi. Çift kutuplu dünyanın dağılmasından sonra, SSCB’nin hakimiyet alanında kalan kaynakların emperyalist sisteme entegre edilme politikasıyla Kafkas ve Orta Asya’daki enerjinin yeni aktarım hatlarının gündeme gelmesi Ortadoğu bölgesinin Kafkasya ve Orta Asya ile bağlantısını güçlendirmiş, jeoekonomik önemini artırmıştır. Kara ve deniz bağlantısı açısından bölgenin en avantajlı coğrafyasına sahip Türkiye’nin stratejik önemi artmıştır. Gerek doğu-batı, gerekse kuzey-güney geçiş ve aktarım yollarının merkezinde yer alan Türkiye bu konumun getirdiği avantajları uzun vadeli stratejik planlama ile değerlendirmelidir. SON YERİNE Jeopolitik düşünce, günümüz dünyasında ciddiye alınması gereken düşüncedir. Uluslararası ilişkilerde gelişen olaylar bizi bu gerçekliği dikkate almaya mecbur bırakır. Şu anda tek süper güç olan ABD elebaşılığındaki emperyalizmin tüm stratejik metotları jeopolitik üzerine kuruludur. Bilimin genel tespitlerini unutmadan Rusya’nın yakın çevre ve Türkiye’nin kara havzası olarak gördüğü Kafkasya-Balkanlar-Ortadoğu bölgelerindeki iki devletin ihtiraslarına baktığımızda siyasi-ekonomik-askeri çıkarlarının örtüşmediği aksine çatıştığı sonucuna varmak zor olmasa gerek. Emperyal politikalar güden ve süper güç olmak peşindeki Rusya ile Davutoğlu teorisine göre emperyal hayaller içerisinde olan ABD’nin güdümündeki “PİVOT” ülke Türkiye’nin “stratejik ortak “ olduğunu söylemek olsa olsa şaka yapmak olarak algılanmalıdır. |

