Yazarın Diğer Yazıları

next
prev
Türkiye’nin Ermenistan’la dansı

Türkiye’nin geldiği noktayı diplomatik bir fiyasko olarak nitelemek herhalde haksızlık olmayacaktır

Ahmet Hacaloğlu K

Futbol diplomasisiyle başlayan Ermenistan açılımının geleceği ile ilgili soru işaretleri iyice arttı. Ermenistan’la normalleşmeyi öngören protokollerin geçen nisanda parafe edilmesi ileriye atılmış bir adımdı. Başbakan Erdoğan’ın o parağrafların mürekkebi kurumadan, iki hafta sonra protokollerin uygulanmasına Dağlık Karabağ’da çözüm ön koşulunu getirmesi ve Bakü-Erivan hattında bir gelişme olmaması yetmiyormuş gibi şimdi birde Ermenistan Anayasa Mahkemesinin protokole yazdığı gerekçe ortaya çıktı. Böylece Ermenistan ile normalizasyon süreci daha şimdiden zora girdi. Gerçek şu ki her iki tarafta bu süreçte samimi değil. Şu anda yaptıkları ise “diplomatik köşe kapmaca” oynamaktan ibaret.

Yanlar arasındaki ihtilafın özünü kavrayabilmek için Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan iki protokolde öne çıkan şu unsurları hatırlamak gerekiyor.

· Toprak bütünlüğü ve sınırların dokunulmazlığı ilkelerine saygı gösterilecek.

· İki ülke arasındaki mevcut sınırın uluslararası hukukun ilgili antlaşmalarında tarif edildiği şekilde karşılıklı olarak tanındığı teyid ediliyor.

· Protokollerin yürürlüğe girmesinden itibaren diplomatik ilişki kurulacak.

· Mevcut sorunların tanımlanmasına ve tavsiyelerde bulunulmasına yönelik olarak tarihsel kaynak ve arşivlerin tarafsız bilimsel incelenmesini de içerecek şekilde bir diyalog ortaya konulacak.

İki protokol önce Türkiye’de Meclise sevkedildi. Ama ortaya konan Dağlık Karabağ şartı nedeniyle gündeme alınamadı. Ermenistan’da ise, kendi prosedürüne göre protokoller önce Anayasa Mahkemesine sevk edildi. Bu arada Yüksek Mahkeme protokolleri kendine göre yorumladı ama sonuçta onay verdi. Şimdi Ankara Erivan’ı Anayasa Mahkemesinin birtakım şartlar koyduğu gerekçesiyle, Erivan ise Ankara’yı protokollerde yer almayan birtakım şartları ortaya atmak ve normalleşme sürecini tıkamakla suçluyor.

Karşılıklı suçlamalar konusunda saptama yapmak gerekirse şunlar söylenebilir. Ermenistan ile imzalanan protokollerde Karabağ sorununa değinilmemesine rağmen bu ön koşul Azerbaycan’ın kıyamet koparması ve Türkiye’deki milliyetçi unsurları hareketlendirmesi ile hükümetçe sürece sokulmuştur. Ermenistan Anayasa Mahkemesinin Bağımsızlık bildirisine atıfta bulunarak “Soykırım tartışılmaz” demesi ve iki ülke arasında sınır çizen anlaşmalardan sadece 1990 sonrasında imzalananları (1990 sonrası anlaşma imzalanmadı) geçerli sayması ise uluslararası hukuka göre protokolleri sakatlamamaktadır. Çünkü Mahkemenin gerekçeli kararı sondan ikinci paragrafında net bir şekilde söz konusu protokollerin “Ermenistan Anayasasına” uygun olduğu belirtilmektedir. Kaldı ki diplomatik ilişkilerin kurulmasıyla ilgili ilk protokolün 5.maddesinde tarafların mevcut sınırları tanıdığı da vurgulanmakta. Esasen Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesinin 27.maddesi bir anlaşma imzalandıktan sonra iç hukuk gerekçe gösterilerek rafa kaldırılamaz hükmünü içermekte.

Türkiye ve Ermenistan aslında bu uzlaşma işine tümüyle genel ve özel nedenlerle girdiler. Bu süreçte Türkiye tarafındaki temel beklentinin Ermeni soykırım iddialarına son vermek olduğu malum. Ermenistan ise sınırları açtırarak izolasyondan kurtulmak istiyor. Daha da önemlisi ise uluslararası konjonktürden kaynaklanan nedenler. Öncelikle ABD’nin bu bağlamda hem dış hem de iç politikasından kaynaklanan nedenleri var. Washington ekonomik (enerji güvenliği-sömürüsü açısından) ve stratejik (hassas coğrafi konumu) önemi büyük olan Kafkasya’da nüfuzunu artırmayı ve bölgenin Rusya’nın tekrar arka bahçesine dönüşmesine meydan vermemeyi amaçlıyor. ABD tamamen Rusya’ya bağımlı durumda bulunan Ermenistan’ın, Türkiye ile yakınlaşması sayesinde, Moskova’ya bağımlı kalmaktan kurtulabileceğini, Rusya-İran –Ermenistan ekseninin parçalanarak ABD elebaşılığındaki emperyalist sisteme eklemlenebileceğini hesaplıyor. ABD yönetiminin iç politika ile ilgili beklentisi ise normalizasyonun, soykırım meselesinde Kongre üzerindeki baskıların kalkmasına yardımcı olacağı, dolayısıyla ABD-Türkiye ilişkilerinin İran gibi çetrefil konular gündemdeyken böyle bir ipotekten kurtulacağıdır. Rusya’nın bu destek tablosuna katılmasının sebebi ise Ermenistan’ın Rusya için önemli olmasına karşın son zamanlarda Aliev’in Moskova’ya yaklaşmasından ve enerjide işbirliği anlaşmalarının imzalanmasından sonra Azerbaycan’ın öneminin daha da artmış olmasıdır. Rusya diplomasisi kıvrak bir manevra ile şimdi Ermenistan’ı kaybetmeden Azerbaycan’ı kazanmayı hedefliyor.

Dağlık Karabağ sorunu nedir?

Dağlık Karabağ Azerbaycan’ın ortasında yer alan 4.392 kilometrekare yüzölçümlü, 145.593 nüfuslu (1989 sayımı) bir bölgedir. Nüfusunun % 76’sı Ermeni, %22’si Azeri kalanı Rus, Kürt, Rum ve Süryani’dir. Ermenilere göre M.Ö 7.yüzyıldan beri Ermeni nüfusu ve kültürü egemendir. Azerilere göre ise, Ermeniler Selanik bölgesinden Doğu Anadolu’ya gelip sonradan Kafkasya’ya göç eden yabancı bir halk olup D.Karabağ Azeri vatanıdır.

Karabağ bölgesi 1555 Amasya anlaşması ile Osmanlı Devleti’ne katılmış, 1828’de ise Çarlık Rusya’sının hakimiyetine girmiştir. 1917 Bolşevik devrimini takiben Rusya savaştan çekilince Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’daki Bolşevik karşıtı üç hareket Mavera-yı Kafkas Federasyonu’nu kurdular. Ancak bu federasyon kısa bir süre sonra dağıldı. Yerine ayrı ayrı cumhuriyetler kuruldu. 1920’de Kızıl Ordu bu cumhuriyetleri tarihe gömdü. 12 Haziran 1921 tarihli deklarasyonla Dağlık Karabağ Ermenistan Sovyet Cumhuriyetine bağlandı. Ancak üç hafta sonra Rusya Komünist Partisi Kafkasya bürosundan Stalin fikir değiştirdi ve bölge bu sefer Azerbaycan’a bağlı otonom bir bölge olarak tanımlandı. Dahası bölgenin Ermenistan ile fiziki ilişkisini kesmek için Laçin koridoru Azerbaycan’a bırakıldı. Ermeniler 1927’de D.Karabağ’ı Ermenistan’a bağlamak için Moskova’ya başvursalar da bu çözülmemiş sorunu iki tarafa da müdahale etmek için kullanmayı düşünen Stalin’den destek alamadılar. 1964’den itibaren Moskova’ya dilekçe vererek D.Karabağ’ın kendi kaderini tayin hakkını kullanmasına izin verilmesini talep ettiler. Son dilekçeden iki gün sonra yani 17.02.1988’de Azeriler Bakü’nün kuzeyinde 19.000 Ermeni’nin yaşadığı Sumgait şehrine saldırıp en az 200 Ermeni’yi katletti. Olaylar yatıştıktan sonra Azerbaycan’da yaşayan 300 bin civarında Ermeni Ermenistan’a, Ermenistan’da yaşayan 250 bin civarında Azeri’de Azerbaycan’a göç etmek zorunda kaldı.

1988 yılı Temmuz ayında ileride Ermenistan Cumhurbaşkanı olacak olan Petrosyan’ın başkanlığını yaptığı bir komite Dağlık Karabağ’ı Ermenistan’a bağladıklarını ilan ettiler. Bunun üzerine bölgede çatışmalar başladı. O dönemde Azerbaycan devlet başkanı olan Muttalibov’da D.Karabağ’ı Azerbaycan’a bağladığını ilan etti. Bunun üzerine D.Karabağ Ermenineleri de 13 0cak 1992’de bağımsızlıklarını ilan ettiler. 25-26 Şubat 1992’de, Sumgait katliamının 4. yıldönümünde Ermeni milisler Azeri yerleşim yeri Hocalı’ya saldırıp 613 Azeri sivili katletti. 10 gün içerisinde Ermeniler

Şuşa’yı, Laçin’i ve Azerbaycan’a ait 5 bölgeyi işgal etti. Yenilgi sonrası Muttalibov istifa etti yerine Türk dostu kabul edilen Elçibey geçti. Ancak o da 1 milyonu aşkın mültecinin sorunlarını halledemeyince “Moskova yanlısı “ Haydar Aliyev tarafından devrildi. Taraflar arasında devam eden müzakereler sonucunda Aliyev stratejik bir hata yaptı ve 1994 senesinde Bişkek’te imzalanan protokolde D.Karabağ’ı taraf olarak tanıdı. Böylece Azerbaycan siyasi ve hukuki olarak zayıf konuma düştü.

Azeri milletinin gururunu rencide eden yenilgi çok sıcak iken dahi Haydar Aliyev tarafından D.Karabağ sorununda çözüm politikası oluşturulduğu, Ermenilerin işgal ettiği 5 bölgeden çekilmeleri karşılığında nüfusunun savaştan önce de % 76.4’ü Ermeni olan D.Karabağ’a ileri özerklik verilerek açılacak iki koridorla Ermenistan-Karabağ (Laçin koridoru), Azerbaycan-Nahçıvan’ın (Kelepçer) birleştirilmesinin kabul edildiği bilinmekte idi. Ancak kamuoyu bakısı alında kalan baba-oğul Aliyev’ler kalıcı barış adına bu tarihi adımı atamadıkları gibi şimdi de cesaret edemiyorlar. Böylece Stalin’in beceriksiz milliyetler politikası sonucu bütün Kafkasya’da olduğu gibi bu bölgede de sorun kördüğüm olmuş halde duruyor.

Son yerine

Gelinen aşamada ihtilaf konusu ile ilgili ülkelerin yani ABD-Rusya ve İsviçre’nin pozisyonlarını değerlendirdiğimizde de Türkiye’nin konumunun pek güçlü olmadığı ortaya çıkmakta. İlgili ülkeler Zürich protokolleri ile Karabağ sorunu arasında doğrudan bağ olduğunu kabul etmediği gibi Ermenistan Anayasa Mahkemesi kararını da protokollerin ileri götürülmesi açısından olumlu bir adım olarak değerlendiriyorlar. Uluslararası rüzgar Ermenistan’dan yana esmeye başlamışken Başbakan Erdoğan’ın bu bağlamda “Biz bir adım ilerdeyiz. Çünkü protokolleri Meclise sevk ettik. Söz artık Meclisin” şeklindeki argümanı ise kandırmacadan öte anlam ifade etmeyecektir.

Sonuç olarak “D.Karabağ önkoşulu” nedeniyle protokolleri ihlal eden ve ilgili ülkelerce de haksız bulunan “komşularla sıfır sorun” tekerlemesini sıkça kullanan Türkiye’nin geldiği noktayı diplomatik bir fiyasko olarak nitelemek herhalde haksızlık olmayacaktır.

8.02.2010

 
Share