Yazarın Diğer Yazıları

next
prev
Biten hayal: Avrupa siyasal devleti

Ahmet Hacaloğlu K.

Avrupa Birliği’nde kapsamlı reformu öngören Lizbon Antlaşması, düzenlemeye aylardır muhalefet eden Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus’un da onaylamasıyla artık 1 Aralıkta yürürlüğe giriyor.

Avrupa kıtasının tek bir devlet yönetimi altında idare edilmesi düşüncesi 15. yüzyıldan bu yana farklı biçimlerde tartışıldı ve yazılı metinlere girdi. Bu fikrin ütopya olmaktan çıkıp projelendirilmesinde İstanbul fethinin etkisi yadsınamaz. Müslüman Osmanlı tarafından Doğu Roma’nın fethi ve sonrasında Viyana kapılarına dayanılmasının getirdiği korku Avrupalıları iliklerine kadar titretiyordu. Duyulan korku sebebiyle Çanakkale Boğazı’ndan itibaren Hıristiyan Avrupalı devletler ittifakının oluşturulması fikri daima canlı kaldı.

Osmanlı’nın her talancı çıkışı Avrupa kamuoyunda “bir araya gelme fikrini” ateşlemekle birlikte kendi aralarındaki iktidar mücadelesi birlikte hareket etmelerini engelledi. Birleşik Avrupa fikri uzlaşma ile sağlanamayınca bazı liderler bu kez askeri yol ile gerçekleştirmeye çalıştı. Örneğin 1789 Fransız Devrimi’nden sonra uygun koşulları yakalamış olan Napolyon ve 1939-1945 yıllarında Adolf Hitler Avrupa kıtasını kuvvet kullanarak tek bir devlet yönetimi altında birleştirmek adına tüm Avrupa’yı felakete götürdü.

İkinci emperyalist paylaşım savaşının kaderi belli olduktan ve SSCB ile ABD arasında Avrupa ülkelerinin paylaşılması anlamında 1944 “yüzdeler anlaşması”nı takiben “Birleşik Avrupa Devletleri” gibi bütünsel bir yapının oluşturulması gerektiği başta İngiltere Başbakanı Churchill olmak üzere birçok devlet adamı tarafından güçlü bir şekilde dile getirilir oldu. 1946-1952 yılları arasında yoğunlaşan tartışmaların sonucunda kademeli ve gönüllülük esasına göre Avrupa Birliği entegrasyon aşamasına varıldı. Bu anlamda ilk olarak 1952’de Avrupa Kömür ve Çelik topluluğu, 1957’de Avrupa Atom Enerjisi topluluğu ile Avrupa Ekonomik topluluğu (AET) sayesinde entegrasyon süreci daha  ciddiye alınır bir noktaya geldi.

SSCB’nin  1991 yılında dağılması ve Doğu Bloku diye bilinen ülkelerin tamamına yakınının Avrupa Birliğine üye yapılmasıyla birlikte entegrasyon süreci üst bir noktaya taşındı. Avrupa Birliği en dikkate değer çıkışını, uzun yıllardır çabalanan tek Avrupa Devletinin yolunu açacak Avrupa Anayasal Antlaşması’nı 2000 yılında hazırlayarak sergiledi. Ancak 2005 yılında Fransa ve Hollanda’da yapılan referandumlarda her iki ülke halkı Anayasal Antlaşmayı reddetti. Anayasal Antlaşma’nın reddinin verdiği sıkıntı iki yıl boyunca aşılamadı. Uzun tartışmalardan sonra siyasi birliği sağlayacak olan birleşik Avrupa Anayasası ortadan kaldırılarak yerine daha gevşek bir reform antlaşmasının devreye sokulması için Brüksel’de zirve yapılması kararlaştırıldı.

Avrupa siyasal devlet hayalinin sonu

21-22 Haziran 2007 tarihinde Brüksel’de toplanan Avrupa Birliği liderler zirvesi birlikten ne anlaşıldığı konusunda Avrupa ülkeleri arasındaki  farklı fikirleri net olarak ortaya çıkardı. Zirvenin gündemine oturan ve üye ülkeler arasında farklı yorumlara neden olan tartışmalar, AB’de yapılacak reformlar ve devletlerin ulusal çıkarları oldu. Neticede Avrupalı liderler AB Anayasası’ndan geriye gidilerek “mini anayasa” denilebilecek Reform Antlaşması üzerinde güçlükle ve karşılıklı ödünlerle uzlaştılar. Böylece birliğin uluslar üstü bir Avrupa değil, egemen uluslardan oluşan bir Avrupa olduğu gerçeği istemeyerek de olsa kabul edildi.

Uzlaşılan reform antlaşmasına göre artık Avrupa Anayasası ifadesinin kullanılmasından vazgeçilip yerine “Reform Anlaşması” tabiri kullanılacaktı. En kısa zamanda hükümetler arası bir konferans yılsonuna kadar çalışmalarını tamamlayarak üzerinde uzlaşılan metni 2009 Avrupa parlamentosu seçimlerine kadar üye ülkelerin parlamentolarının onayına  sunacaktı. AB’nin bir dışişleri bakanı değil Dış İlişkiler ve Güvenlik politikasından sorumlu Yüksek temsilcisi olacak, dileyen ülkeler ortak savunma, dış politika, adli ve polisiye konular ile sosyal güvenlik alanlarında diğer ortak ülkelerle işbirliği sürecine katılmayabilecekti. Devlet çağrışımlı marş, bayrak gibi semboller kullanılmayacak getirilen “ikili çoğunluk sistemi” olarak adlandırılan nitelikli oylama yöntemi ile ortak karar alınabilmesi için yüzde 55 ve ülke nüfusu dikkate alındığında yüzde 65 destek temini şart olacaktı. Keza üye ülkelerin ulusal veto yetkisi dışişleri, savunma, mali konular ve sosyal güvenlik, kültür alanlarında korunuyordu.

Tarihe Lizbon Antlaşması olarak geçen bu mutabakat metni başkentlerde ayrı ayrı onaylanmak üzere 18-19 Ekim 2007’de Portekiz’de yapılan AB zirvesinde kabul edildi.

Netice olarak gelinen aşama Avrupa süper devletini stratejik çıkarlarına uygun bulmayan ABD’nin “endişe ve karıştırmaları bağlamında” İngiltere, Polonya, Hollanda, İspanya gibi ülkelerin ulusal menfaatlerini Avrupai hedeflerin önüne koyduklarının açık kanıtını ve Birleşik Avrupa siyasal projesi ortak ruhunun kaybolduğuna yönelik kesin görünümü ortaya çıkardı. 1 Mayıs 2004 genişlemesinden sonra yapılan her AB zirvesinde yaşanan AB’nin geleceğine, genişlemesine, derinleşmesine yönelik tartışmalar bu kez kati olarak daha önceden kabul edilen süper Avrupa projesinden vazgeçildiğini gösterdi. Gelinen aşamada iki Avrupa oluştuğunu söylemek kehanet olmayacaktır. Bir tarafta ABD’nin vesayetinden çıkmış, kıtasal vizyon arayışı içerisinde olanlar (başta Almanya ve Fransa) diğer yanda ise ABD’nin öngördüğü gibi ulusal ve siyasal amaçlarla salt ekonomik birlik perspektifiyle AB’nin  rolünü kendisine göre  biçenler.

 
Share