Yazarın Diğer Yazıları
Satranç Tahtasındaki Suriye
II. Paylaşım Savaşı Öncesi Güçler Dengesi-2
II. Paylaşım Savaşı Öncesi Güçler Dengesi-1
1. Paylaşım Savaşı Öncesi Güçler Dengesi (2)
1. Paylaşım Savaşı Öncesi Güçler Dengesi (1)
Irak'ta Tarihin İronisi
2011'de Dünya ve Türkiye
Rusya'nın Orta Asya Haremine Girişi
Kapitalizmin Krizi ve 'Düzeltici Savaş'
Suriye Üzerine Stratejik Oyunlar
Ortadoğu’da Mezhep Stratejileri
Balkanlarda Stratejik Kıskaç
Kaddafi 2. Ömer Muhtar Oldu
Strateji-Jeostrateji-Jeopolitik Üzerine
Somali: Kara Afrikanın Kaderi
“Sıfır Sorun”dan Zaloğlu Rüstem'e
Erdoğan’ın Füze Kalkanı Gölgesinde Tehditleri
İran Bağlamında Suriye Olayları
Orta Asya Bir Türk Alanı Mı ?
Yeni Jeopolitiğin Kalbiİ: Hazar Bölgesi
Yukarı Karabağ Fiyaskosu
ABD'nin yeni Ortadoğu'su; KARADENİZ
Enerji Yolları Oyunu: NABUCCO
Gürcistan'da "Gümüş" Devrimi
Erdoğan’ın Büyük “Açılım” Uzlaşması
Bin Ladin’in Afganistan Jeopolitiğine Etkisi -II-
Bin Ladin’in Afganistan Jeopolitiğine Etkisi -I-
Müslüman Kardeşler ve Arap Coğrafyası
Suriye’de Esad Krallığı Sallanıyor
Yaşam Sahası ve Savaşın Kaçınılmazlığı
Emperyalizmin Riyakarlığı: Bahreyn
Kaddafi 2. Ömer Muhtar mı Olacak?
Adına ağıtlar yakılan Yemen
Osmanlı Bakiyesinin Meçhul Geleceği
AKP dış politikasının Arap coğrafyasındaki açmazları
Ali baba ve son firavunun öğrettikleri
Emperyalizmin yeni dalaşma alanı: SUDAN
Lübnan ve Hizbullah gerçeği
KIBRIS SORUNU- RUSYA’NIN AKDENİZ AÇILIMI
Erdoğan'ın "Füze Kalkanı" ile İmtihanı
Trabzon’un yiğit evladı: Ali Şükrü Bey
Türkiye-Rusya stratejik ortak olabilir mi?
Bölgesel güç masalları ve Türkiye
İran’ın kurtlarla dansı
Erdoğan’ın karizması çizildi
| Ortadoğu’da Mezhep Stratejileri |
|
Dünya petrolünün yüzde 60’ının çıkarıldığı Ortadoğu’nun merkezine yerleşen ABD, gerek kendisine yönelen kısa vadeli tehditleri bertaraf etmek, gerekse bölge ve çevre alanlardaki çıkarlarını korumak amacıyla riski yüksek yeni açılım ve stratejiler planlıyor. Arap coğrafyasında Şii ve Sünni grupların anti-Amerikan, anti-İsrail ortak paydasında birleşmeleri ABD için en korkutucu rüyadır. İran ortak paydayı oluşturan bölgedeki en güçlü ülke olarak bu stratejiyi başarıyla uyguluyor. Şimdilerde ABD’nin bölgedeki en öncelikli hedeflerinden biri, İran’ın Irak-Suriye-Lübnan-Filistin eksenli (Şii zinciri) nüfuz alanı zincirinin kırılmasıdır. Doksan yıl önce İngiliz emperyalizmi tarafından Ortadoğu haritası çizilirken, siyasi dengeler ileride kolaylıkla manipüle edilecek şekilde mezhep farklılıkları üzerine inşa edilmişti. Bu bağlamda Sünni Suudi Arabistan’ı ve Körfez ülkelerini Irak’taki Şii çoğunluğa karşı korumak için Irak’ın yönetimi Sünni azınlığa verildi. Suriye’deki Sünni çoğunluğun bölgede mezhepsel bir politik güç haline gelmesini önlemek üzere Suriye’nin yönetimi Şii azınlığa verildi. Tampon ve geçiş ülkesi olarak Mısır, Ürdün ve Filistin’de Sünni çoğunluğa dayalı Sünni yönetimlerin iktidarda kalması uygun görüldü. 1979’da İran’da iktidara gelen Şii İslamcı rejimin, radikal ABD ve İsrail karşıtlığı, bölgedeki etnik, siyasi ve de mezhepsel dengeleri alt üst eden büyük bir jeopolitik değişikliğe neden oldu. Anti-Amerikancı İran İslam yönetimi, Türkiye başta olmak üzere bölgedeki Müslüman ülkelerde de ideolojik bir yayılmayı hedefliyordu. ABD elebaşılığındaki emperyalizm İran’dan kaynaklanan mezhepsel boyutun siyasi bir güç kazanarak Ortadoğu’ya yayılmasını önlemek amacıyla Saddam’ı kullanıp Irak-İran savaşını başlattı. Bu savaş, ABD desteğine rağmen devrilen Şah için değil, ABD’nin güç ve prestij gösterisi olarak çıkarıldı. Henry Kissinger, bu savaş için “Umarım birbirlerini tüketirler” diyerek ABD’nin amacını en kısa yoldan açıklamış oldu. 10 yıl süren savaşın insani ve ekonomik kayıplar dışında İran’ın planları üzerinde önemli bir etkisi olmadı. 1989’dan itibaren Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasıyla birlikte İran’ın Irak Şiileri, Lübnan Şiileri, Şii Suriye yönetimiyle Hizbullah ve Hamas örgütleri üzerindeki nüfuzu arttı. Savaşın bile durduramadığı İran’ın yayılan siyasi nüfuz ve ideolojisi, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve İsrail’in güvenliğini de tehdit eden boyuta gelince, ABD’nin bir şekilde Ortadoğu’ya daha kalıcı bir şekilde yerleşmesi zorunlu hale geldi. Bu hedef doğrultusunda, Saddam’ın Kuveyt’e saldırması cesaretlendirilerek 1991’de Irak’a ilk müdahale yapıldı. 2001 İkiz Kuleler saldırısı, ABD’nin Irak’a yerleşmesi için bulunmaz bir bahane oldu. Irak’taki başarısızlığa İran’ın da nüfuz alanını genişletme ve ABD karşıtı stratejilere hız vermesi eklenince, ABD ve İsrail çıkarları önemli ölçüde tehlikeye girdi. Gelinen bu noktada ABD ve İsrail, İran’a karşı Ortadoğu’da 1920’lerden bu yana devam eden “Mezhepsel Yönetim ve Nüfuz Bölgeleri’nin korunması hedefine odaklandı. Bu hedefe ulaşmak için ABD tarafından uygulanan “dolaylı stratejiler” şöyle özetlenebilir: Irak’taki Şii ve Sünni grupların ABD karşıtı milliyetçi ideoloji etrafında birleşmelerinin önlenmesi, Lübnan’da Hizbullah etkisinin kırılması, gerekirse din eksenli bir bölünmenin sağlanması, Filistin’de Hamas’ın etkisinin kırılması ve siyasi arenadan çıkarılması, Suriye yönetiminin İran’ın etki alanından çıkarılması, Mısır’da İsrail ve ABD karşıtı Müslüman Kardeşler Örgütü’nün iktidara gelmesinin önlenmesi veya Türkiye’dekine benzer bir Ilımlı İslam projesiyle ABD yanında yer almasının sağlanması, İran’ın Ürdün’deki Filistin göçmenleri vasıtasıyla bu ülkede nüfuz kazanmasının önlenmesi, Ortadoğu’daki 90 yıllık statükonun korunması ABD elebaşılığındaki emperyalizmin giderek artan enerji açıkları nedeniyle bugün çok hayati bir konuma yükseldi. Başta Irak olmak üzere Suriye, Lübnan, Ürdün ve Mısır’ın emperyalizm yanlısı politik istikrarının ana amacı Irak ve Körfez ülkeleri petrolünün güvenlik ve süreklilik içinde Doğu Akdeniz’e akıtılmasıdır. Petrol ihraç eden Körfez ülkelerindeki rejim ve politik statülerin korunması da enerji güvenliğinin ön şartını oluşturuyor. Bu bağlamda Kerkük-Hayfa, Musul-Hayfa ve Kerkük-Ceyhan, bir ucu Golan tepelerini aşıp Hayfa’ya diğer ucu Lübnan’a giden Trans-Arabistan boru hatları hayati önem taşıyor. Bu hatlar faaliyete geçtiğinde Hayfa limanına günde 8 milyon ton petrol akıtılmış olacak. Bu durum Ortadoğu petrollerinin İsrail denetiminde Akdeniz’e yani Batı’ya nakledilmesi anlamına gelecektir. Bu perspektiften bakıldığında, Lübnan’ın, Golan Tepeleri’nin, Gazze şeridinin, Kıbrıs’ın, Türkiye’nin ABD ve İsrail için mutlaka kendi kontrol ve nüfuz alanı içinde tutulmasının ve Arap Yarımadası’ndaki 90 yıllık statünün korunmasının gerekliliği ortaya çıkmaktadır. SON YERİNE İran ile Türkiye 1514 Çaldıran Savaşı’ndan bu yana geçen yaklaşık beş asırdır, müttefik olmasalar bile dost kalmayı başardılar. Ancak bugünlerde Türkiye, ABD’nin Şii zincirini kırma amacına yönelik stratejisi içinde İran ile İsrail arasında politik bir tercihe zorlanıyor. Kabaca füze kalkanı diye tanımlanan sistemin topraklarında kurulmasını kabul ederek Türkiye tercihini İsrail’den yana koymuş durumda. Son günlerde askeri birlik ve tesislerin bombalanması başta olmak üzere İran’a karşı “Doğrudan Stratejilerin” sık sık gündeme gelmeye başlaması ise bölgedeki siyasi tansiyonu yükseltiyor. Türkiye’nin yardımı olmaksızın İran’a yönelik “Doğrudan Stratejilerin” uygulanmasın mümkün olmadığı bilindiğinden gerçekleşmesi halinde Türkiye’nin kendisini bir ateş çemberinin içinde bulacağı mutlaktır. İran’a buna mukabil bir müdahalede İran, başta Irak olmak üzere etki alanındaki tüm Ortadoğu’yu ateşleyebilecek, iradesi dışında savaşa bulaşacak Türkiye ise ağır bedeller ödeyecektir. |

