|
Karizmayı Mavi Marmara olayında çizdiren Erdoğan, İsrail’in de geri adım atmamasıyla sorunu tırmandırdı. BM Genel Kurulu’nda esip tehditler savurdu. Sıranın Ortadoğu’ya geldiğine kanaat getiren “sıfır soruncu” yeni “Nâsır” Erdoğan, Türkiye’yi birkaç cephede birden krizle karşı karşıya bırakmış durumda. İsrail ile ilişkilerin en alt düzeye indirilmesi ve askeri anlaşmaların askıya alınması (Nedense ticari ilişkilere dokunulmuyor) yanında Suriye ile ilişkilerin kopma noktasına gelmesi ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin adanın batısında doğalgaz arayacak olması başka bir krizin ayak seslerini de şimdiden duyuruyor. Rusya’nın Kıbrıs’a diplomatik destek verdiği bir an da Başbakan’ın “Doğu Akdeniz’de seyrüsefer serbestliği sağlama” misyonuna soyunduğunu açıklaması ve tüm bunların biraz da utangaç bir şekilde “Füze Kalkanı” projesine katılmaya karar verildiğinin açıklandığı ana denk düşmesi ise işin içinde iş olduğu ihtimalini güçlendiriyor. Son zamanlarda belirli çevrelerce imajı iyice şişirilen Erdoğan’ın, Ortadoğu’nun yeni Nâsır’ı olduğu hatta ondan da büyük olduğu ciddi ciddi söyleniyor (örneğin Türk büyüğü Ertuğrul Özkök vs). Kitleler Nâsır’ın bir zamanlar Arap dünyasının emperyalizme başkaldırışının simgesi, üçüncü yol arayan Bloksuzlar hareketinin liderlerinden olduğunu, İngilizlerin egemenliği altındaki Süveyş Kanal’ını millileştirdiğini, ABD emperyalizminin baskılarına karşın Assuan Barajını inşa ettiğini bilmedikleri için ABD elebaşılığındaki emperyalizmin Arap coğrafyasındaki operasyonlarına katılan, emperyalistler ve onun Ortadoğu’daki stratejik ortağı İsrail’in güya İran tehditlerine karşı güvenliği için AN/TPY 2 erken uyarı radarını konuşlandırıp ülkeyi olası bir savaşta cephe ülkesi yapan Erdoğan’ın pehlivan tefrikalarına inanıyor, Nâsır ile nasırı karıştırıyorlar. Kıbrıs Cumhuriyeti adanın batısında doğal gaz aramaya başlayacağını açıkladıktan sonra Erdoğan’ın etrafa tehditler yağdıran açıklamalarının ne uluslararası hukuk ne de fiiliyatta hiçbir kıymet ifade etmediği kısa zamanda anlaşılacaktır. Bizim Rum tarafı dediğimiz Kıbrıs Cumhuriyeti BM’de adayı temsil eden devlettir ve Türkiye’nin taraf olmadığı Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre Doğu Akdeniz’de münhasır bölge ilan edip doğalgaz araması ne kadar hukuki ise Türkiye’nin hukuken tanınmayan KKTC ile anlaşma yapıp Kuzey Kıbrıs bölgesinde arama çalışması yapacağını açıklaması da o kadar hukuk dışıdır. Diğer yandan Erdoğan’ın yeni yardım gemilerinin korunacağını ve her şeyin göze alındığını açıklaması da kof bir tehditten ibarettir. Pratikte iki donanmanın çatışması mümkün görülmese de silah teknolojisine bilgisayarlar kumanda ettiği ve onu yöneten “yazılıma” da İsrail hakim olduğu için muhtemel bir savaşta savunma ihalelerinde tercihini İsrail’den yana kullanan Türk ordusunun silah sistemleri çökebilecektir. 2010 kasım ayında hava tatbikatı ile gövde gösterisi yapmak isteyen İran bir anda kendisini casus yazılımlarla karartma altında bulunca bunu İsrail’in yaptığından kimse şüphe etmedi. 2011 ocak ayındaki siber tatbikatın ilk gününde Türk sistemleri çökünce İsrail teknolojisinin gelişmişliği ve yıkıcılığı bir kez daha anlaşılmış oldu. YAZILIMI YÖNETEN SİLAHI YÖNETİR. Ortadoğu Müslüman coğrafyasında iç ve dış politikalar anti-İsrail söylemler ile meşrulaştırılır. Bu söylem birçok şeyin üstünü örtmek ve muhalefet alanının tümünü doldurmak için işe yarar araçtır. Anlaşılan Erdoğan’da bu yola girmiş görünüyor. Erdoğan’ın spektaküler çıkışlarına rağmen geçmişte İsrail iye ilişkiyi geliştirecek her fırsatı kullandığına tanık olunması, o “çıkışın” iç politikaya dönük olduğu kuşkularını güçlendiriyor. 2011 senesinde de iki yanlı ticari ilişkilerin her şeye rağmen gelişmesi, Davos’taki “one minute” krizi sonrası gittiği ABD’de ilk olarak Musevi kuruluşu yetkilileriyle görüşmesi, Amerikan Musevi Kongresi’nden aldığı Cesaret Madalyası’nı iadeye yanaşmaması birkaç örnektir. İsrail ile çekişme, gerginlik, Kıbrıs’a babalanma, sağa-sola tehditler yağdırma iç politika ve İslam dünyasında RTE’nin itibarını arttırma ve füze kalkanıyla ilgilidir. Şimdiye kadar “sıfır sorun” değil “bolca sorun” üreten Erdoğan’ın dış politikadaki başarısızlıklarının prestij kaybına neden olmaması, füze kalkanının alalanması, pehlivan tefrikalarının devamı için sert davranması gerekiyor. O da onu yapıyor. 11 Eylül saldırısından sonra Bush yönetimi yeni bir “savunma stratejisi” açıkladı. Bu yeni stratejinin üç ayağını, şiddete dayanan dış politika, soğuk savaş bittikten sonra dağılmaya başlayan Batı Bloku’nu küresel savaş yoluyla yeniden kanatları altına almak ve stratejik enerji bölgesi, jeopolitik alan olan Ortadoğu’yu yeniden ve İsrail’in güvenliğini güçlendirecek yönde yapılandırmak olarak özetlemek mümkündür. Bu ayaklardan birinci (Irak,Afganistan) ve ikincisinde başarılı olunamadı. Üçüncü ayak da, İran’ın bölgedeki etkisinin artmış olması karşısında çöktü. Bölgenin jeopolitik dengeleri ABD ve İsrail aleyhine değişti. ABD hegemonyasına ve onun bölgedeki işbirlikçilerine karşı genç ve öfkeli bir Arap dünyası şekillendi. Radikal İslamı dengelemek için öne sürülen ve desteklenen “Ilımlı İslam” fantezisi de genel olarak bölgede özel olarak da Türkiye’de siyasal İslamın manevra alanını genişletti, etkisinin artmasına neden oldu. Bu uğurda “stratejik derinlik”, “yeni Osmanlı barışı”, “sıfır sorun”, “Dünyanın akil adamı olmak” gibi tuhaflıklar da ABD tarafından desteklendi. Türkiye dış politikası kendisine verilen rol olan İran’ı dengeleme ötesine geçerek “Müslüman dünya” nın liderliğine oynama hayaline dönüşürken İsrail ile ilişkileri de bu hayalin gereği hızla bozuldu. Son 5-6 aylık süreçte Ortadoğu’da cereyan eden gelişmeler analiz edildiğinde kendiliğinden gelişen devrimci dalganın ABD elebaşılığındaki emperyalizm tarafından denetim altına alınarak liderliği belirlenip silahlı isyana dönüştürüldüğü, liderliğin NATO’dan yardım istemesiyle askeri müdahale ile otoriter-totaliter yönetimlerin devrilip yeni tipte sömürgeleştirme modelinin uygulandığı anlaşılıyor. Bu gelişmeler emperyalizmin enerji kaynaklarına, doğal zenginliklere ulaşmasının yanında Africa-Com’un Afrika topraklarında konuşlanmasına, Akdeniz Birliği’ne, NATO’nun Libya harekatına karşı çıkan Afrika Birliği Örgütü’ne ve Çin’in Afrika’da gelişmekte olan etkilerine karşı bir mevzi kurarken, İran-Suriye-Hizbullah’a karşı bir NATO-Sünni İslam ittifakı inşa amacını taşıdığını gösterdi. Ortadoğu’daki bu alt üst oluş sonucunda bölgenin günlük işlerinin yönetimi, kaynakların kullanımı için gerekli güvenlik emperyalizm adına taşeron bazı bölge devletlerine bırakılacaktır. Bu anlamda Osmanlı bakiyesinde hak iddia eden Türkiye’ye verilecek en büyük mükafat Erdoğan’ın babalanmasının aksine E.Yıldızoğlu’nun dediği gibi EMPERYALİZMİN bir tımarını yöneten, istendiğinde asker sağlayan “sipahi” olmak olacaktır.
|