|
Dikkatlerin sıcak gelişmelere sahne olan Ortadoğu’ya çevrildiği şu günlerde Rusya’nın Kazan kentinde Yukarı Karabağ ile ilgili yapılan üçlü zirve dikkatlerden kaçtı. Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan devlet başkanlarının katılımıyla, AGİT’e bağlı Minsk grubunun desteğiyle gerçekleşen dokuzuncu toplantı, bölge ülkesi olan Türkiye’yi de “istikrar” açısından yakından ilgilendiriyor. Bölgede nispi sükunet devam etse de son zamanlarda Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki sürtüşme ve gerginlik havası ABD ve Fransa’nın desteğiyle Rusya’yı harekete geçirdi. İki liderin bu kez daha önce yapılan 8 toplantıda esasları belirlenen “çerçeve anlaşması”na imza atması beklense de mutabakat sağlanamadı ve zirve fiyasko ile sonuçlandı. Tasarlanan çerçeve, Ermeni’lerin işgal ettikleri Karabağ etrafındaki 5 reyondan çekilmesini, mültecilerin evlerine dönmesini, bölgede uluslararası barış gücünün konuşlanmasını, Ermenistan ile Karabağ arasında Laçin koridorunun açılmasını, bağımsızlık isteyen Karabağ’ın nihai statüsünün ileride belirlenmesinin öngörüyordu. YUKARI KARABAĞ KÖRDÜĞÜMÜ Yukarı Karabağ Azerbaycan’ın ortasında yer alan, 4.392 km2 yüzölçümü, 145.593 nüfusu (%76 Ermeni, %22 Azeri, geri kalanı Kürt, Rus, Rum ve Süryani ) olan bir bölgedir. Ermenilere göre M.Ö. 7.yüzyıldan beri Ermeni nüfusu ve kültürü egemendir. Azeriler ise Ermenilerin Yunanistan’ın Selanik bölgesinden Doğu Anadolu’ya gelip sonradan Kafkasya’ya göç eden yabancı bir halk olduğunu, bölgenin esas sahibinin kendileri olduğunu iddia ederler. Karabağ bölgesi 1555 Amasya Anlaşması ile Osmanlı devletine katıldı. 1828’de ise Çarlık Rusya’sının hakimiyetine girdi. 1917 Bolşevik devrimini takiben Rusya savaştan çekilince Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’daki Bolşevik karşıtı üç hareket Mavera-yı Kafkas Federasyonu’nu kursalar da kısa zamanda dağıldı. Yerine Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan cumhuriyetleri kuruldu. Ancak 1920’de Kızıl Ordu bu cumhuriyetleri tarihe gömdü. 12 Haziran 1921 senesinde Ermenistan ile Azerbaycan arasında imzalanan deklarasyonla Yukarı Karabağ Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne bağlandı. Ancak 3 hafta sonra Rusya Komünist Partisi Kafkasya bürosundan Stalin fikir değiştirdi ve Y.Karabağ bu kez Azerbaycan’a bağlı otonom bölge olarak tanımlandı. Dahası bölgenin Ermenistan ile fiziki ilişkisini kesmek için Laçin koridoru da Azerbaycan’a bırakıldı. Ermeniler 1927’de Y.Karabağ’ı Ermenistan’a bağlamak için Moskova’ya başvursalar da çözülmemiş sorunu iki tarafa da müdahale etmek için kullanmayı düşünen Stalin’den destek bulamadılar. 1964 senesinden itibaren Ermeniler Moskova’ya defalarca dilekçe vererek Y.Karabağ’ın Ermenistan veya Rusya Federasyonu’na bağlanmasını, kendi kaderini tayin hakkını kullanmasına izin verilmesini talep ettiler. Son dilekçeden iki gün sonra 07.02.1988’de Azeriler Bakü’nün kuzeyinde 19 bin Ermeni’nin yaşadığı Sumgait şehrine saldırıp en az 200 Ermeni’yi katletti. Olaylar yatıştıktan sonra Azerbaycan’da yaşayan 300 bin civarında Ermeni Ermenistan’a, Ermenistan’da yaşayan 250 bin civarında Azeri de Azerbaycan’a göç etti. Bunu takiben toplumlar arası çatışmalar başladı. Azerbaycan Devlet Başkanı Muttalibov Y.Karabağ’ı Azerbaycan’a bağladığını ilan edince Y.Karabağ Ermenileri de 13 Ocak 1992’de bağımsızlığını ilan etti. 25-26 Şubat 1992’de Sumgait Katliamı’nın dördüncü yıldönümünde Ermeni birlikleri Azeri yerleşim yeri Hocalı’ya saldırıp 613 Azeri sivili katledince savaş başladı. 10 gün içerisinde Ermeniler Şuşa’yı, Ermenistan’ı Y.Karabağ’dan ayıran Laçin’i ve Azerbaycan’a ait 5 bölgeyi işgal etti. Rusya’nın aracılığıyla ateşkesin sağlanmasını takiben devam eden müzakereler esnasında Devlet Başkanı Haydar Aliyev stratejik bir hata yaparak 1994’de imzalanan Bişkek Protokolü’nde Y.Karabağ’ı taraf olarak tanıdı ve böylece Azerbaycan’ı siyasi ve diplomatik açıdan zayıf düşürdü. Azeri milletinin gururunu rencide eden yenilgi çok sıcak iken bile Y.Karabağ konusunda Haydar Aliyev’in, çözüm politikası oluşturduğu biliniyordu. Bu projeye göre Ermeniler işgal ettikleri 5 bölgeden çekilecek, Y.Karabağ’a ileri özerklik verilecek, açılacak iki koridorla Ermenistan-Y.Karabağ (Laçin koridoru), Azerbaycan-Nahçıvan (Kelebcer ) birleştirilecekti. Ancak kamuoyu baskısı altında kalan baba-oğul Aliyev’ler kalıcı barış adına tarihi adımı atamadı. Böylece Stalin’in beceriksiz milliyetler politikası sonucu bütün Kafkasya’da olduğu gibi bu bölgede de sorun kördüğüm oldu. ERMENİSTAN VE AZERBAYCAN JEOPOLİTİĞİ Kafkasya hem ABD elebaşılığındaki emperyalizm hem de emperyal güç Rusya bakımından büyük önem taşıyor. ABD bu alanı Rusya’nın etkisinden çıkarmak, jeopolitik sistemi bozmak, Kafkasya topraklarını emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etmek, Ermenistan’ı sisteme entegre ederek Gürcistan-Azerbaycan-Ermenistan’dan oluşacak Güney Kafkasya zinciri ile İran’ı kuzeyden, Rusya’yı güneyden kuşatmayı hedefliyor. Moskova ise güneye doğru sıcak denizlere çıkışın önünü açmak, yakın çevresinin güvenliğini sağlamak, enerji zengini bölgeyi ABD’ye kaptırmamak için stratejik kontrolü sağlamaya çalışıyor. Ermenistan Rusya’nın Kafkasya politikalarını hayata geçirebilmesinde jeopolitik öneme sahip bir ülke. Örneğin Türkiye’nin Orta Asya dünyasına açılımının önüne set çekmede önemli bir stratejik üs görevini yerine getiriyor. Diğer etnik bir faktörde Ermenilerin Kürtlerle etnik ve dilsel akrabalık bağlarının olmasıdır. Bu olgu Rusya’nın Türkiye politikasında jeopolitik sarsıntıları tahrik etmesinde önemli bir unsur olarak yedekte tutulmakta. Keza halka görevi gören Ermenistan’ın İran ile etnik ve tarihi yakınlığı sebebiyle Moskova-Erivan-Tahran ekseni hayat bulmakta. Ermenistan jeopolitik olarak bu kadar önemliyken hemen yanı başında olan Azerbaycan’da, dev enerji kaynaklarıyla emperyalizm için jeopolitik olarak iştah kabartmakta. Rusya’nın kontrolünde olmayan topraklardan geçecek boru hatlarıyla enerji tüketen Batı ekonomilere bağlanacak Azerbaycan, aynı zamanda enerji zengini Orta Asya cumhuriyetlerine büyük bir geçiş yoludur. Kafkasya, vakti zamanında çizilen suni sınırlar nedeniyle bugün patlamaya hazır barut fıçısı gibi. Abhazya, G.Osetya, Çeçenistan gibi Y.Karabağ sorunu da her an sıcak çatışmaya dönüşme potansiyeli taşıyor. Ne yazık ki, emperyalist güçlerin yayılma politikaları devam ettikçe, yeni sınırlar çizilmedikçe ve daha da önemlisi ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı tanınmadıkça bu durum maalesef sürüp gidecek.
|