|
Bin Ladin’in Afganistan Jeopolitiğine Etkisi -II- |
|
Önce Bosna sonra Kosova’da olup bitenlere tepki gösteren Rusya, ABD’nin Afganistan işgaline ses çıkarmadı. Aksine elinde olanak olmadığı için Rusya’ya en fazla menfaat sağlamak üzere bu dalganın üzerinde yer almayı tercih etti. Putin, işgali Rusya’yı küresel emperyalist sisteme entegre etmek için fırsat olarak gördü. Geçici olarak stratejik geri çekilmenin, ekonomisi çok zayıf olan Moskova’ya güçlenmesi için gerekli şartları sağlayacağını hesapladı (dış borcun yeniden vadelendirilmesi, ülke içinde Batılı yatırımların hız kazanması ve uluslararası kuruluşlardan yeni kredi temini vb.). Bunun yanında ABD ile işbirliği yaparak doğal bir nüfuz bölgesi olarak gördüğü Hazar havzası etrafındaki etkisini güçlendirme fırsatı yakalayabileceğini düşündü. Nitekim Bakü-Tiflis-Ceyhan projesine engel olamadıysa da Amerikan desteği ile CPC projesi sayesinde Kazakistan’ın şu anki petrol üretimlerinin ana transit geçiş ülkesi olmayı sağladı. Daha da önemlisi federasyon sınırları içerisindeki cumhuriyetlere örnek olabilecek Çeçenistan’daki özgürlük savaşına karşı askeri müdahalesini “uluslararası teröre” karşı seferberlik olarak kabul ettirdi. Rusya’nın yakın çevresini teşkil eden beş Müslüman cumhuriyete gelince; Güney kanadı için potansiyel bir tehdit oluşturan Taliban rejimi ile El Kaide’nin ortadan kaldırılmasına çok memnun olundu. Bununla birlikte Taliban’ın ortadan kalkması Moskova’nın güvenlik alanında işbirliği sahtekarlığı ile sağladığı Orta Asya’daki Müslüman cumhuriyetlere etkisini sürdürebilme bahanesini elinden aldı. ABD’nin Afganistan işgali ile Orta Asya’dan gelen ve Afganistan üzerinden Hint alt kıtasına doğru yönelen gaz ve petrol boru hatları projeleri, hidrokarbonların transit geçişi konusunda sağladığı avantaj Rusya’nın enerji sahasında oynamayı düşündüğü role zarar verdi. 11 Eylül’den sonra ABD’nin daimi askeri üsler kurarak bölgeye stratejik sızması da Rusya’nın kayıp hanesine yazılmalıdır. Sovyet işgalinden sonra Pakistan, Afgan direnişine karşı uluslararası yardımın geçiş noktası ve stratejik avantajlarını kullanarak Afgan siyaset sahnesinde vazgeçilmez bir aktör oldu. İslamabat’ın stratejisi savaş bittikten sonra Kabil’de kendisine bağlı bir iktidarın yerleşmesini temin etmekti. Afganistan’da dost bir rejimin kurulması bu ülke üzerinde sadece Sovyet nüfuzunu değil Hint nüfuzunu da kırmayı hedeflemekte ve Pakistan’ın Kabil’den kaynaklanacak toprak bütünlüğüne yönelik her türlü tehdidi (Peştunistan sorunu) bertaraf etmeyi sağlayacaktı. Ayrıca Afgan rejimiyle olan yakınlık sayesinde daha önce 3 kez savaştığı Hindistan’ın olası saldırısı karşısında çekilebileceği hinterlant yani “stratejik derinlik” elde etmeyi, Keşmir cihatında Afgan topraklarını askeri eğitim ve geçiş noktası olarak kullanmayı hesaplıyordu. Nitekim Taliban, Pakistanlı “cihatçılara” Jammu ve Keşmir’de Hint kuvvetleriyle çatışmaya gitmeden önce askeri eğitim alma olanağı sundu. Ekonomik alanda ise 1991’den sonra SSCB’nin yıkılmasıyla Orta Asya cumhuriyetlerinin Hint Okyanusu’na çıkışlarında ayrıcalıklı bir yol haline geleceği, petrol ve gaz kaynaklarına erişim koridoru açılmasına imkan vereceği hayalini kuruyordu. 11 Eylül saldırıları Pakistan’ın Afgan stratejisine ölümcül bir darbe vurdu. Stratejik alanda Afganistan’daki ayrıcalıklı konumunu kaybetti. Kabil ve ABD, Pakistan’ın en büyük düşmanı Yeni Delhi ile ilişki kurdu. ABD’nin askeri operasyonları ülke içinde ve aynı zamanda Keşmir meselesinde Pakistan için ağır sonuçlar doğurdu. 11 Eylül olaylarıyla zaten kırılgan olan Pakistan ekonomisi büyük darbe yedi. 11 Eylül saldırılarından sonra, yükselen bölgesel güç Hindistan hemen ABD’nin yanında yer aldı. Nitekim kısa sürede kazançlar da sağladı. Çünkü Amerikan baskısı sonucu Pakistan, Afgan politikasının dayanak noktası olan Taliban rejimini terk etti. Taliban rejiminin ortadan kalkması ve iç savaş sırasında desteklediği Kuzey ittifakı’nın ağırlıkta olduğu bir hükümetin iş başına gelmesi Yeni Delhi bakımından stratejik kazanç oldu. İslamcı militanların eğitim gördükten sonra Keşmir’e geçtikleri kampların kaldırılması Hindistan için rahatlama sağlamasının yanında Afganistan ile ilişki kurulması fırsatını verdi. Böylece Pakistan’ın Kabil’de olası bir nüfuz kazanmasını dengeleme imkanı oluştu. Daha da ötesi baş ağrısı Keşmir sorununu “terörizm” sorunu olarak kabul ettirmeyi önemli ölçüde başardı. Tacikistan’ın Afgan sınırına yakın bir bölgesi olan Farkhor’da kendi toprakları dışındaki ilk askeri üssünü kurarak uzun vadeli stratejik hesaplarında adım atmış oldu. Daha global düzeyde ise Hindistan uluslararası statüsünü güçlendirerek yeni bir üçlü ABD-Hindistan-Çin ilişkisi çerçevesinde Pekin’e karşı konumunu sağlamlaştırdı. 11 Eylül olayları sonucu genel oluşum açısından en önemli değişiklik SSCB’nin ortadan kalkmasıdır. Rusya şüphesiz zayıflamış olmakla beraber Orta Asya’da yine birinci güçtür ancak yalnız değildir. Çin, Hindistan gibi eski oyuncuların yanında on yıllarca Orta Asya işlerinde adı hiç geçmeyen başka oyuncular da ortaya çıkmıştır ve ABD öncelikli bir yer işgal etmektedir. 1991’de SSCB’nin dağılması ve Orta Asya’da beş devletin bağımsızlığına kavuşması Avrasya’nın jeopolitik biçimini değiştirmişti. On yıl sonra 11 Eylül olayları sonucu ABD elebaşılığındaki emperyalizmin Afganistan’a müdahalesi ve Taliban rejiminin çökmesiyle Orta Asya’daki siyasi-stratejik hesaplar bir defa daha büyük ölçüde değişti. ABD’nin Orta Asya’nın kalbine girmesi jeopolitik manzarayı alt üst etti. Stratejik özellikleri olan bölgeye (Çin, Rusya ve aynı zamanda Ortadoğu ile güney Asya’nın arka bahçesi) yerleşmekle, büyük bir deniz gücü olan ABD, Mackinder’in düşündüğü gibi daha çok karasal güce sahip ülkelere has olan, dünyanın her tarafında eylem yapma yeteneğine sahip olacaktır. Taliban’ın çökmesiyle geleneksel müttefiki Pakistan’ın stratejik konumu kırılgan hale gelmişken ABD ile işbirliğini geliştiren rakibi Hindistan, Çin’in konumunun zayıflamasından yararlanarak Orta Asya’daki pozisyonunu güçlendirmiş oldu. ABD’nin Afganistan işgalinin tek nedeni şüphesiz petrol ve gaz ile ekonomik nedenler değildir. 11 Eylül olaylarının sonucunda, dünyanın petrol ve gaz kaynakları üzerindeki kontrolünün daha da güçlenmesinin yanında Amerikan topraklarının dokunulmaz olduğu efsanesini çökertmesi ve “ulusal gururlarının” kırılması da işgalde mutlaka etmen olmalıdır.
|